Nejat Eralp Tezcan - Cam Kırıkları
Thursday February 22nd 2007, 1:35 pm ~
Filed under:
Öykü
İlk cam kırığı az önce bir parçası olduğu otobüs penceresinden ayrıldığında ve peşinden binlerce kardeşini sürüklediğinde, adam başına geleceklerin büyüklüğünün pek farkında değildi. Tuhaf gelmişti ona, birarada dururken saydam olan bu parçaların ayrıldıklarında hepsinin ötelerindeki nesneleri göstermek konusunda ne kadar bencil oldukları. Hatta o ilk kırılmayı ve hızla ilerleyen cam kırığı ve kardeşlerinin kendisine ne kadar hızlı yaklaştığını anlayamamıştı bile. Anladığındaysa bedenine saplanan binlerce camın acısı, üzerine düşen insanların acısıyla birleşmişti. Bu bir anlık farkındalık bedeninin daha fazla ıstırap çekmesini önlemiş, böylece adam beden acıları ruhuna da yansıyan biri olarak bilinçaltının huzurlu karanlığına gömülmüştü.
Gözünü açtığında gökyüzünü gördü. Sırtüstü yatırılmış, mumya gibi bezlerle sarmalanmıştı. Yalnızca başı serbestti. Paniğe kapıldı. Gökyüzünden başka birşey göremiyor, nerede olduğunu, neden buraya getirildiğini anlayamıyordu. O zaman başını çevirmeyi akıl etti. Geniş bir çayırın ortasında yüksekçe bir şeyin üzerinde yatıyordu. Yeşil otlar yağmur sonrası ıslaklığıyla mis gibi kokuyorlardı. Güneş ise… güneş ortalıkta görünmüyordu. Güneşi görebilmek umuduyla başını bu kez diğer yöne çevirdi. Gördüğü sahne onu biraz şaşırttı. Bir koyun duruyordu yanında. Yarı şaşkın yarı bilgiç yüzüne bakıyordu. “Günaydın,” deyiverdi hayvan. Adam doğru duyup duymadığını diğer duyularıyla da sağlamak istercesine bedenini de döndürmeye çalıştı. Ayaklarından beynine doğru çakan bir elektriklenme sırtının gerilmesine, çenesinin kasılmasına neden oldu. “Kıpırdama,” dedi koyun. “Geri getirecekler seni.”
Aklında beliren soru adamın acısını anlık da olsa unutmasını sağladı. Neredeydi ki nereye getireceklerdi onu? Tüm bu karmaşık olağanüstü olaylar karşısında sorabileceği en mantıklı soruyu yöneltti hayvana, “Neredeyim ben?”
“Sizin kalıcı taş çadırlarınızdan birinin içindesin. Burası senin biraraya getirileceğin yer.” Yanıt adamı rahatlatmak bir tarafa binlerce yeni soru işaretiyle doldurmuştur kafasını. Acı çekse ve istediği gibi hareket edemese de kendini bir araya getirilecek kadar da dağılmış hissetmiyordu.
Aynı anda hayvanın arkasında bir adam belirdi. Uzun boylu zayıf görünümlü yaşlıca biriydi. Nereden çıktığı belli olmayan bu adamın omuzunda bir güvercin duruyordu. Güvercin sanki sessiz bir emir almış gibi yaşlı omuzlardan havalandı. Geniş bir yay çizip sargılı adamın üzerine kondu ve sargıları gagalamaya başladı.
“Onun adı Kam,” dedi koyun başıyla yaşlı adamı işaret ederek, “Seni o geri getirecek. Güvercinin yardımıyla tabii.” Adam yine birşey anlamamıştı. O anda inanılmaz birşeyi farketti. Ellerini kıpırdatabiliyordu! Kollarını iki yana açıp ellerini çırpacak kadar gücü yoktu ama parmaklarını ve avuçlarını hissediyordu. Güvercine baktı. Kuş göğsüne oturmuş kendi tüylerini temizliyordu. Kam yanına geldiğinde adam elleri için sevinsin mi yoksa bulunduğu tuhaf duruma şaşırsın mı bilemiyordu. “Endişelenme evlat,” dedi Kam, “her gün güvercin sana hislerinin bir bölümünü geri getirecek. Ancak en zoru son kısım. Onun için senin de benimle gelmen gerekiyor.”
“Neredeyim ben?” diye daha önce sorup da yanıtını anlayamadığı sorusunu yineledi. Belki adı Kam olan bu yaşlı adam daha açık anlatabilirdi. Ne de olsa o da bir insandı.
“Sen dünyayla sonsuzluk arasındaki ilk basamaktasın. Geçirdiğin kaza yalnızca bedenini değil ruhunu da parçalamış. Bedenin aşağıda, dünyada, ben burada ruhunu toplamaya çalışıyorum. Güvercin ise bana yardım ediyor. Çünkü o senin koruyucu ruhun.” Yaşlı adam bir an duraksadı ve genç adamı şöyle bir süzdü. Bir kaşını şüpheyle havaya kaldırırken, “Şimdi anladın mı?” diye sordu.
“Koruyucu ruhum mu?” diye kendi kendine sordu yattığı yerden. Soru sesli çıkmıştı ama aslında içe dönük olduğu ortadaydı. Çocukluğu geldi aklına genç adamın. Bir daha geri gelmeyecek çocukluğu. Uzun saatler boyu bir güvercini yakalayıp elinde tutmak için yaptıkları geldi gözünün önüne. Önce hain tuzaklar denemişti güvercinleri yakalamak için. Bunların pek sonuç vermediği üstelik de kuşları yaralayabileceğini farkedince vazgeçmişti. Güvercinlerin karanlıkta göremediklerini öğrenmek amacına ulaşmasını sağlayan bilgi olmuştu. Sonunda bir tanesini yakalamıştı ve o günden sonra güvercinleri yakalamak bir azap olmaktan çıkmıştı. Gün geçtikçe öyle iyi dost olmuştuki onlarla kuşlar kendiliklerinden eline gelmeye bile başlamışlardı. Büyüyüp de dostluk kurmak için kuşlar yerine insanları seçmeye başladığından beri güvercinlerle olan dostluğunu tamamen unutmuştu. Bu işe pek akıl sır ermese de güvercinler unutmamış görünüyorlardı.
Yine de Kam’ın ne demek istediğini tam anlayamadı. Daha fazla sorgulamak yerine gözlerini kapayıp dinlenmeyi tercih etti. Çok yorgundu.
Günler geçmiş, genç adam Kam’ın ve güvercinin ruhunun parçalarını birer birer geri getirmeleriyle kendini bulmuş ve sonunda neredeyse ayağa kalkacak duruma gelmişti. İkisinin son gelişinde Kam omuzuna dokunarak şöyle dedi: “Artık senin zamanın geldi. Kendin için mücadele edebilecek güce ulaştın. Yarın son savaşı birlikte vereceğiz. Seni bekliyorum. Güvercin sana yol gösterip seni bana getirecek.”
Geçen altı gün boyunca genç adam en son başına gelen korkunç kazayı ve geride bıraktıklarını, sevdiklerini hatırlamıştı. Şu anda bulunduğu yerin konuşan yada şifacı hayvanlarıyla nasıl bir yer olduğunu tam olarak kestiremiyordu. Ancak gün geçtikçe hisleri yerine gelmişti. Bunun bir şekilde güvercin sayesinde olduğunu biliyordu. Kam güvercini yönlendiriyor, o da yapılması gerekeni yapıyordu. Bu noktaya kadar genç adam henüz birşey yapmamıştı. Ölümlü gözleriyle gördüğü son şeyler üzerine doğru uçan cam kırıklarıydı ve bunlar içten içe batmaya devam ediyorlardı. Onların batmalarını engellemesi gerekiyordu. Sanki bedeninde gezinmeyi sürdürüyorlardı. Kam’ın söz ettiği son savaş bu olmalıydı.
Kendi kendine başını salladı. Kam’ın göstereceği yolun kendi iyiliği için olduğuna inanıyordu.
Ertesi sabah uyanıp çevresine baktı. Uzaktan yaklaşmakta olan güvercini gördü. Güvercinin üzerine konabilmesi için elini uzattı. Kuş ona yaklaştı ve küçük pençelerini işaret parmağına yerleştirdi. Ama konmak ve kanatlarını kapamak yerine onları iyice açtı ve olanca gücüyle çırptı. Parmağından tuttuğu adamla birlikte göğe yükseldiler. Sanki adamın hiç ağırlığı yokmuş ya da kendisi büyümüş de küçülmüş bir Zümrüt-ü Anka’ymış gibi onu çekip götürmüştü.
Genç adamın içinde bulunduğu şaşkınlığı atlatması uzun süre mümkün olmadı. Birlikte sonu gelmez, engin göğe doğru süzüldüler. Uzun süre uçtuktan sonra ileride bir dağ göründü. Kuş dağa yöneldi. Yaklaştıkça dağın yüceliği iyice arttı. Kendisinden genç dağlarla çevrelenmiş yüce bir dağaydı. Torunlarına geçmiş zamanların yaşanmış öykülerini anlatan bilge bir dede gibi kucaklayıp gözetiyordu.
Güvercin onları dağın doğu yamacına doğru götürdü. Alçaldıkça aşağıda bir mağara görünür oldu. Önünde duranın Kam olduğundan kuşku yoktu. Güvercini ve genç adamı bekliyordu.
Kam ile genç adam bir an birbirlerine baktılar. Kam’ın elinde su kabağından iki çıngırak vardı. Birini genç adama verdi ve bir şey söylemeden mağaranın içerisine yöneldi. İşte başlıyor, diye düşündü geç adam. Cam kırıklarından kurtulması için yapması gerekeni yapma zamanı gelmişti. Ne kadar çılgınca olursa olsun. Güvercinin gırtlağından çıkan sesle irkildi. Omuzunda sakin bir edayla duran hayvana bir bakış attı ve Kam’ın peşinden mağaraya girdi.
Nereden geldiği belli olmayan bir ışığın sağladığı loşluğun içerisinde mağarada ilerlemeye başladılar. İnişleri çıkışlar, aşılması güç yarları tatlı şırıltılarla akan su altı kaynakları izledi. İkili uzun bir süre ilerledikten sonra Kam eliyle genç adama durmasını işaret etti. Çıngırağıyla ileriyi gösterdi. Genişçe bir mağarada duvarlardaki yarıklardan sular sızıyordu ve sulara sinekler üşüşmüştü. Her bir sinek neredeyse güvercin kadardı ve yüzlerceydiler. Genç adam dehşetle Kam’a baktı. Kam’ın tepkisi ise çok açıktı. Sineklerin boğuk vızıltılarla uçuştuğu mağaraya doğru yöneldi. Yanından geçen ilk sineğe çıngırağıyla vurdu. Sinek hem aldığı darbe hem de duvara çarpmanın verdiği etkiyle dağıldı ve yere düştü. Sonra Kam geriye dönüp genç adamın gözlerinin içine baktı. Fazla uzatmadı ve çıngırağını sallayarak sineklerin arasına daldı. Genç adam gördükleriyle bir an bocaladı. Omuzunda duran güvercine baktı. Yerinde yoktu. Sonra yerinden fırladı. Kuş bile gitmişti o niye bekliyordu ki? Çıngarığını sallayarak Kam’ın yanına ulaştı. Güvercin sinekleri avlamaya çalışmıyor onun yerine onları olabildiğince duvardaki yarıklardan sızan sulardan uzak tutmaya çalışıyordu. Bu, genç adamın içini tuhaf bir coşkuyla doldurdu ve çıngarığını önüne gelen sineğe salladı. Her vuruşuyla çıngıraktan çıkan şakırtıya Kam bir türkü tutturdu. Bedenlerine çarpan sineklerin sayısı azaldıkça bu türküyü birlikte söylediler. Çok dövüştüler, kan ter içinde kaldılar ama başardılar. Mağara içinde uçan sinek kalmamıştı ve yerdeki sinek ölüleri ise duvardan akan suların onları mağaranın ötesindeki yarıklardan daha derinlere götürmesiyle yavaş yavaş azalıyorlardı. “Yaralarını temizledik,” dedi Kam sakince. Mağaradan içeri girdiklerinden beri ilk kez konuşmuştu. Sonra günlük bir işi bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla mağaranın derinliklerine doğru yürümeye devam etti.
Genç adam sineklerle yaralarının ilişkisini anlayamadı. Ama mücadeleden önce içine dolan çoşku oradaydı. Bütün içtenliğiyle güldü. Kahkahaları mağaranın içerisinde neşeyle yankılandı. Duvarlardaki yarıklardan birinden kana kana su içti. Kendini daha güçlü ve zorluklara karşı yenilmez hissediyordu. Güvercinin yeniden omuzuna konmasıyla başarı sarhoşluğundan ayıldı. Henüz Kam işin bittiğini söylememişti. Çıngarığını bir kez daha sallayarak Kam’ın peşine düştü.
Yine bir ömür gittiler gibi geldi genç adama. Bu kez sarp yeraltı yamaçlarının kenarından bir kişinin güçlükle yürüyebildiği yerlerden, değişik bitkilerin yeşerdiği gizemli yeraltı bahçelerinin arasından geçtiler. Yolun sonunda önlerine atlasan atlanmaz bir geniş yar çıktı. Yarın iki tarafını birbirine bağlayan tahta köprü zamansız bir eskilikteydi ve karşıya geçilmesini olanaksız kılıyordu. Kam genç adama baktı. Gözgöze geldiler. Kam yine birşey söylemeden köprüye doğru yürüdü. Köprünün üzerinde yerinden çıkmış ilk tahtayı eliyle yokladı. Sallanan tahta onu tutan iplerin çürümesiyle üzerine çıkanı taşıyamayacak bir duruma gelmişti. O sırada güvercin gagasında uzun bir iple çıkageldi. Kam iyice bağladı tahtayı sonrada bir adım atarak üzerine çıktı. O tahta yerine yerleştirilmişti ama yanında ve önündeki tahtalar tamir edilmeyi bekliyorlardı. Yine dönüp genç adama baktı. O sırada kuş ağzında yeni bir iple genç adamın omuzuna kondu. Kam bu arada bir sonraki tahtayı yerleştirmeye başlamıştı bile. Adam nereden geldiği belli olmayan ipi kuştan aldı ve önüne çıkan ilk tahtayı yerine yerleştirmeye koyuldu.
Genç adam ve Kam uzun saatler boyunca çıkmış tahtaları yerleştirmek, kırıkları yeniden bağlamak için uğraşıp durdular. Düzeltilen her adım genç adamın daha canla başla çalışmasını sağlıyordu. Geriye bakıp köprünün sağlamlaştığını gördükçe coşkusu artıyor, güvercinin bulup getirdiği ipleri heyecanla ve daha sağlam bağlıyordu.
Uzun çalışmanın sonunda hem köprünün onarımı bitmişti hem de karşıya varmışlardı. “Kemiklerini de düzelttik,” dedi ona Kam.
Genç adam bu kez eskisi kadar şaşırmamıştı. Yaptıklarıyla neleri başardığını artık daha iyi anlamıştı. Kam kendi kendini iyileştirmesine yardımcı oluyordu. Zihnin aydınlığı kararmadıkça yapılabileceklerin sonsuzluğunu tadıyordu.
Kam, yarın karşı yakasındaki patikadan ilerlemeyi sürdürdü. Bu kez yol tutarlı bir şekilde derinlere gidiyordu. Yerin derinliklerinden sızan sıcak buharların doldurduğu dehlizlerden, çatal dilli, sivri dişli mahlukların kol gezdiği çukurlardan geçtiler. Yolların iyice ısındığı ve tekinsizleştiği bir anda varacakları yere ulaştılar. Büyük bir salona gelmişlerdi. Duvarlarda gökkuşağı renklerinde alevler çıkaran meşaleler asılıydı. Salonun uzak ucunda ise büyük, heybetli bir taht vardı. Tahtta oturan geniş göbekli, koca kafalı bir adam sabırla onları seyrediyordu. Yürürlerken Kam anlatmaya başladı.
“Bu karşında gördüğün Diplerin Cini’dir. Çalınan ve kayıp ruhlar hep ona gelir.”
“Bunun benimle ne ilgisi var?” diye sordu genç adam.
“Geçirdiğin kazada aldığın ağır yaralar ruhunun serbest kalmasına neden oldu. Sen kendini toparlayıp ruhunu geri çağırana kadar iblisler onu bulup Diplerin Cini’nin huzuruna getirdiler. Seni onlar ruhunu bulmadan önce toparlayabilseydik, şimdi iyileşmiş ve sağlıklı olurdun. Ancak durumun o kadar kötüymüş ki güvercinin seni geri getirmesi çok zaman aldı.”
“Nasıl geri alacağız ruhumu o zaman?”
“Pazarlık edeceğiz.”
Böylece vardılar Diplerin Cini’nin huzuruna. Tahtın önünde durdular ve cinin onları uzun uzun izlemesini beklediler. Sonunda cin konuştu.
“Ruhunun sahibi artık benim genç adam. Onu geri almadan kendi diyarına geri gidemezsin. Onsuz ölmüş sayılırsın. Gelmekte geç kaldın.” Cinin sesi gürdü ve geniş salonda kudretle yankılanıyordu. Bütün söylediklerine karşın cinin ne sesinde ne bakışında onun kötülüğünü ister gibi bir hali yoktu. Sanki evrenin yaradılışından beri üstlendiği görevi sadakatle yerine getirmek dışında bir şey yapmıyordu. Hatta bakışlarında belki biraz hüzün bile görülebilirdi.
“Yüce Cin!” diye haykırdı genç adam. “Benim yerim burası değil. Ruhumun yeri henüz senin huzurun değil. Bir yol olmalı zamanım dolmadan huzurunda kalmamı önleyecek.”
“Madem sordun iyi dinle,” diye mırıldandı bu kez Diplerin Cini. Sesi yine salonda yankılanmıştı. “Senin ruhuna karşılık başka bir ruh verirsen bana, alabilirsin o zaman ruhunu.”
“Kim verirki benim için ruhunu burada?” diye sordu genç adam. O sırada güvercin kanatlandı. Heyecanla havalanacak oldu adamın omuzundan. Ama genç adam tez davrandı ve iki eliyle kuşu yakaladı. “Olmaz,” diye mırıldandı kuşa. “Sensiz çıkmak hiç çıkmamakla eş.”
“Koruyucuna bağlılığın için sana son bir seçenek daha veriyorum,” diye kükredi Diplerin Cini. “Eğer diğer dünyadan biri, dünyevi değerlerle kirlenmiş bir saflık simgesini adak olarak verirse ruhunu geri alabilirsin.”
Genç adamın bütün dünyası başına yıkılmıştı. Ümitsizliğe kapılmış ve gözleri dolmuştu. Yaşlı gözlerle cine baktı. “Nasıl olur bu?” diye sordu. “Nasıl haber ederim oradan birine ben?” Artık hiç ümidi kalmamıştı. İçine yol boyunca dolmuş olan coşku sönüp gitmiş, yerini sonu belirsiz bir karanlığın kasveti almıştı. Genç adam içini saran ümitsizlikle dizlerinin üzerine çöktü. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kederi öyle büyük, hıçkırıkları öyle yoğundu ki Kam’ın omuzuna koyduğu elini hissetmedi.
Bir kadın ağlıyordu. Çok sevdiği kocası trafik kazasında yaralanmış, yedi gündür komada yatıyordu. Kadın hergün ona izin verilen saatte kocasının yanına geliyor ve onunla konuşuyordu. İyileştiğinde neler yapacaklarını, bir çocuk bile düşünebileceklerini anlatıyordu ona. En sevdiği hikayelerden birini okumuştu bir kez. Ama adam hiç kıpırdamamıştı. Doktor ümidini kesmemesini henüz geçirdiği travmanın etkilerini tam olarak atlatamamış olabileceğini söylüyordu. Kadın da geliyordu. Her gün. Kendisini en güzel hissettiği elbiselerini giyiyor, makyajını eksiksiz yapıyor ve eşinin yanına, ziyaretçiler için ayrılmış iki saati en verimli şekilde geçirmek için geliyordu. Eğer kocası uyanırsa onu en güzel, en çekici haliyle görsün istiyordu.
Ağlamamaya özen gösteriyordu kadın. Güçlü olmak ve umudunu yitirmemek istiyordu. Her eve gidişinde yatağa kapanıp hüngür hüngür ağlarken ertesi gün daha güçlü olmak için kendine söz veriyordu. İstiyordu ki adam gözünü açsın ve ve ona her zaman söylediği gibi “Canım!” desin.
Yedinci gün kadın yine kocasını ziyarete gitmişti. Adama günlük olaylardan sözetmiş, en yakın arkadaşlarıyla ilgili dedikoduları anlatmıştı. O kadar komik ayrıntılardı ki bunlar kadın anlatırken bile kendini gülmekten alamıyordu. Sonunda saatine baktı. Bugünkü birliktelik zamanları da dolmuştu. Gözleri adamın ifadesiz suratına kaydı. Aslında o kadar da ifadesiz değildi sanki, uyuyor gibiydi. Bir çocuğun masumluğuyla uyuyordu. Hep öyle uyurdu; bir çocuk gibi masum ve huzurlu. İlk defa komadaki kocasının yanında gözleri doldu kadının. Adam uyuyordu ama onu ağlarken görsün istemedi. Veda öpücüğünü vermek için hızla eğildi. Öpücüğü dudaklarına kondururken rimelle kararmış bir damla gözyaşı adamın yanağına damladı.
Kaza anını yeniden yaşamaya başladı genç adam. Diplerin Cini’nin sarayında değildi artık. Bir otobüste gidiyordu. Yalnız başına koridor üzerindeki koltuklardan birinde oturuyordu. Otobüs uçarcasına gidiyordu. Bulutlardan başka birşey olmayan mavi bir gökyüzünde büyük bir hızla gidiyordu. Gerçekten uçuyorlardı. Genç adam artık ne sarayı ne de otobüsü duyumsayabiliyordu. Aradaydı.
Otobüs bir bulutun içine girdi. Genç adam ve otobüsü kendilerini köşeyi dönemedikleri sokakta buluverdiler. Ve yine dönemediler o köşeyi. Çarptılar duvara. Acıyla sarsıldı genç adam. Hatırladı ona doğru kanatlanmış uçan cam kırıklarını. Acıyı anımsamak gözlerini yaşlarla doldurdu. Uçuştu yine cam kırıkları. Olamaz, diye düşündü, herşey baştan başlıyor olamaz. Toparlandığında acısının dindiğini fark etti. Son hissettikleri bedeninden çıkan cam kırıklarının acısıydı. Bedeni sokağın ötesinde durmuş boş otobüsün yuvarlanmasını izliyordu. Gözüne çarpan bir ışıltıyla başını göğe çevirdi. Cam kırıkları bu kez göğe doğru uçuyorlar, nereden geldiği belli olmayan bir ışıkla çevreye renkli parıltılar saçıyorlardı. Genç adamın gözleri huzurla kapandı. Bu kez son gördüğü şey minik gökkuşakları arasında sevgili karısının güzel yüzüydü.
Kadın doğrulup kocasına bir an baktıktan sonra kapıya yöneldi. O sırada pencere pervazında duran bir güvercin havalandı. Kadın onu neden daha önce görmediğini anlayamadı. Elini kapı tokmağına attı. İlk duyduğu şey tokmağın tıklaması olmadı bu kez. Duyduğu şey yüreğini hoplatmıştı. “Canım?” demişti biri odanın içerisinden. “Canım!”
Nejat Eralp TEZCAN
Özlem Peker - Rakipsiz Dedektif
Thursday February 22nd 2007, 1:34 pm ~
Filed under:
Öykü
-Yürü Gidiyoruz-
Sevgili dostum,
Gönderdiğim son zarfın eline geçmemiş olmasına üzüldüm. Beş ayrı mektup vardı içinde. Oldukça tuhaf işler almıştım geçen sene ve elimden geldiğince tüm detaylarıyla yazmıştım sana sonbaharın son gecelerinden birinde. Posta hizmetinin azizliğine uğradık sanırım. Yazık oldu açıkçası! Fakat boş verelim şimdi bunları, çünkü sana anlatmam gereken önemli bir şey var ve iadeli taahhütlü yolluyorum mektubumu bu sefer. İade olursa bir şekilde öğrenirim nasıl olsa…
Her şey 31 Aralık gecesi başladı dostum. Sonun başlangıcı mı, yoksa yepyeni bir başlangıç mıydı bu bilemiyorum. Sen bilebilirsen şayet yaz bana. Yardımı olacağına eminim.
Yeni yıla çeyrek vardı. Saat 11:45’te, tam da Çarşambayla doktorun gelmesini beklediğim bir anda kapım çalındı. Çarşamba’yı hatırlıyorsun değil mi? Eski yardımcım. Bir sene önce eski doktoruyla (şu ruhu iyileştirenlerden) birlikte devraldıkları bir pansiyonu işletmeye başladılar hani. İşte onları çabucak içeri alıp, kurduğum muazzam sofraya oturtmak üzere telaşla yöneldim azcık yüksek perdeden çalmakta olan kapıya. Yeni yıl gecesinde saat 12’yi vurduğunda ne yapıyorsam ve kiminleysem tüm senenin o şekilde ve o kişilerle geçeceğine inandığımı bilirsin. Ancak, sıska mı sıska, eli şemsiyeli mi şemsiyeli, gözlerinden alev alev sinir fışkıran hiç tanımadığım bir kadın dikilmekteydi kapının ardında.
Bu uzun elbiseli asabi insana, “iyi akşamlar” dedim şaşkın bakışlarla. Eliyle ittirdi kapıyı ve teklifsizce salona geçti. Durduk yerden “alçak” ilan etti beni saat 11:46 sularında. Takip eden iki dakika içindeyse, “şerefsiz” ve “yetenek hırsızı” oldum sırasıyla. Siniri yatışır da ne olduğunu anlarım belki diye beklerken, daha da zıvanadan çıktı davetsiz misafirim. En son hatırladığım, onu kolundan tutup kapı dışarı etmeye çalışırken kafama inen elindeki uzun saplı şemsiye oldu.
Gözlerimin önündeki yıldızlar dağıldığında maalesef saat gece yarısını üç dakika geçiyordu. Bütün seneyi bilincimi yitirmiş bir halde geçireceğimi düşünerek hayıflandım ve o kızgınlıkla avazım çıktığınca bağırdım kadına, “kimsin sen be kadın? Ne arıyorsun salonumun ortasında?” “Eski gücümü geri vereceksin bana, yoksa başına yıkarım bu ….. salonunu canım” diye cevap geldi soruma. Anlamadım neden bahsettiğini ağzının ne denli bozuk olduğu şimdi şimdi dikkatimi çekmekte olan delimsi misafirimin. Uğraşmadım sözlerinin ne anlama geldiğini anlamaya. Tuttuğum gibi kolundan çekeledim salonun ortasına kadar. Hayır, hiçbir şey kar etmiyordu ona ve var gücüyle adeta yapışmıştı çok sevdiğim desenli halıma. Bir ara halıya sarıp yuvarlayarak kapının önüne atmak bile geçti içimden. O kadar asap bozucu bir inadı vardı ki bilemezsin.
Biz itişip kakışırken Çarşamba’nın sesi geldi yanımıza evin yarı açık kapısından, “hey, kimse yok mu beni karşılayacak?”. Çok geçmeden görüntüsü de belirdi burnumun ucunda. Gayri ihtiyari delimsi misafirimin kolunu bıraktım bir kenara ve döndüm eski yardımcıma. “Ne yapıyorsun?”, diye fısıldadı kulağıma, “bu kadın da kim?”. Bir bilseydim. Ah bir bilseydim….
Ama önce yemek yiyecektim. Çünkü açtım, çünkü çok güzel şeyler almıştım bu gecenin hatrına, çünkü Çarşamba’yla konuşmayı çok özlemiştim. Gidip sakince Çarşamba’nın bavulunu içeri aldım ve sokak kapısını kapattım. Doktorun neden gelmediğini sordum. “Yaşlandı iyice, bu haldeyken yolculuğun kendisine iyi gelmeyeceğini söyledi, bir de selam söyledi sana,” dedi eski yardımcım. Sonra da bir bana, bir de yerdeki inat yumağına baktı. “Boş ver onu, hiçbir şey yeni yıl gecesini mahvetmemeli,” dedim duygusuzca ve kolundan çekip bizi bekleyen sofraya –mutfağa- doğru sürükledim Çarşamba’yı. Elimden kurtulup kadının yanına gitti yufka yürekli eski yardımcım ve “isterseniz siz de gelin,” diyerek davetsiz misafirimizi de davet etti yanımıza. “Yazık ama, ondan şey ettim,” diye de açıklama yapmaya çalıştı bana. İstifimi bozmadan mutfağa geçtim. Kızmadım ne Çarşamba’ya ne de yerdeki asabi bilmem kime. Kayıtsız kalma kararı almıştım az önce. Kayıtlı halim son derece hiddetli olacaktı yoksa.
Salona geri döndüğümüzde saat 1:30 civarındaydı. Bütün gün şemsiye dışında hiçbir şey yemediğim için ağır gelmişti kendi çapındaki ziyafet sofram. Gidip kanepeye yayıldım adeta ve o anda, tokken bile sinirlenebileceğimi fark ettim. Bütün yeni yıl gecesini, halıya yapışmış vaziyette duran tanımadığım bir kadına bakarak mı geçirecektim? “Kimsin sen ve ne istiyorsun benden?,” diye tısladım gözlerimi siyah asabi gözlerine dikerek kadının. Çarşamba’nın henüz yanımıza gelmemiş olmasını da fırsat bilmiştim tabi tıslarken, söylemeden geçemeyeceğim. “Kim olduğunu bilmezsem, sana yardım edemem!”.
Kendisi, bir zamanlar falıma cebren bakmış bir falcıymış. “Cebren”i ben ilave ettim, o çok istekli olduğuma kanaat getirmiş zira. Her neyse, yaklaşık altı aydır evimin (ve dahi evden bozma büromun) bir alt sokağıyla ana caddenin kesiştiği yerde icra ediyormuş mesleğini. Beş ay kadar önce oradan geçmekteyken –ki genelde kendi sokağımdan çıkmayı tercih ederim ana caddeye, ama bir ara orada tadilat vardı- zorla yapışıp benim el falıma bakmış en içten hisleriyle. Tüm bunları hala bırakmamakta kararlı olduğu halıma yapışık otururken anlattı delimsi misafirim. Hatırlayamadım açıkçası.
Sağ olsun falcım, bizzat hatırlattı bana. Geçmişimi bir biyografi gibi dökmüş önüme, hatta o kadar şaşırmışım ki sürekli “aa”, “aaa”, nidalarıyla eşlik etmişim kendisine. Bunak mıymışım neymişim, nasıl hatırlamazmışım onun gibi etkileyici bir falcıyı. Hatırladım sonunda. Evet, bir ara bir fal maceram olmuştu. Hatta bana mesleğimi bırakacağımı söylemişti de falcı, elimi çektiğim gibi uzaklaşmıştım yanından. Hiç öyle bir niyetim yoktu ki benim. Dedektif doğmuştum, dedektif ölecektim zannımca.
“Biliyor musun, pansiyonu devraldığımız adam geçenlerde öldü,” diyerek içeri girdi Çarşamba, elindeki ağzına kadar dolu meyve tabağını devirmemeye özen göstererek. “Gençti daha,” dedim oturduğum yerde doğrulup eski yardımcıma yer açarak, “mesleği erken yaşta bırakmayacaksın kardeşim, birden çöküyor insan”. “Sen bırakacaksın ama,” diye tısladı cebri falcım. O, tıslamasını yufka yürekli, nazik Çarşamba’dan esirgemiyorsa ben de esirgemeyecektim arkadaş. “Deli misin yahu! Gitsene evine. Evin yok mu senin?” diye karşılık verdim dişlerimin arasından. Ancak, yanlış duvara toslamış olmalıyım ki suratıma tükürüverdi asabi. Aniden ve durduk yere.
Yerimden fırlamamla birlikte Çarşamba’nın önümü kesmesi bir oldu. “Deli o, elleme,” diye yatıştırmaya çalıştı beni. Hayır, deli falan değildi. Vallahi de değildi billahi de. Hepimizden akıllıydı. Sinirli bir gülümsemeyle, koltuğa devrilen meyve tabağından yere düşen bir elmayı şapırdata şapırdata yiyordu karşımızda ve onu bir daha asla sökemeyelim yerinden diye de ayaklarını koltuğun bacaklarına dolamıştı bilmem hangi sıra. Derin bir nefes aldım ve “anlat” dedim. “Ne biliyorsan anlat da bitsin bu işkence yalvarırım”.
Bir evi yoktu bizden daha akıllı falcımın. Nasıl olacaktı ki? Benim sayemde kalacak hiçbir yeri kalmamıştı. Çünkü geleceği okuyamıyordu artık. Bir falcı geleceği okuyamıyorsa ne olur? Parasız kalır tabi ki … herif (onun cümleleriyle aktarıyorum, sana değil bana sövüyor)! Uydurabilir de elbette geleceği. Fakat ancak bir noktaya sürdürebilir bu hileyi ve yavaş yavaş çekilir insancıklar etrafından. İnsanları yalanlarla fazla oyalayamazsın. ANLADIN MI!
“Hayır anlamadım,” dedim, “ama sen devam et, çabalayacağım söz. En çok merak ettiğim, geleceği görme yeteneğini benim yüzümden nasıl kaybetmiş olabileceğin.”
Çarşamba’nın soyduğu portakallardan birini ona uzattığını görmezden gelmeye çalışarak söylemiştim bunları. “Çünkü sen, kendi geleceğine meydan okudun da ondan. Benim gördüklerimi yalancı çıkarttın dangalak!” diye kibarca cevapladı beni ve avucuna tükürdüğü çekirdekleri suratıma fırlattı. Bu sefer temkinliydim. Saniyesinde eğildim.
Saçma sapan geçti gecenin geri kalanı. Tıpkı önde kalanı gibi. Herkes uykuya geçtiğinde dolaştım durdum evin içinde. Hepimizden daha akıllı falcımın üzerine basmak geçti zaman zaman içimden ama yapmadım. Yanı başındaki kanepede uyuyan Çarşamba’yı korkutmaya kıyamadığım için.
Ben, bazı yeteneklerce öngörülebilen geleceğime meydan okumuştum ha! O yüzden de geleceğimi öngörebilen bazı yetenekler bu güçlerinden mahrum olmuştu ha! O bazı yetenek sıfırı tüketmiş ve kadere boyun eğmem için kapıma dikilmişti ha! A ha ha ha! Ben de inandım!
Hoş ben bir sürü olmaza inanmıştım şimdiye kadar. O yüzden fantastik olayların arkasından giden rakipsiz bir dedektiftim ya. Dalında rakipsiz, doğa üstünün üstüne giden genç adam! Emekliye ayrılamayacak kadar genç hem de! Yok bu kadının söylediklerine inanamazdım. Mesleğimi bitirmek için daha ciddi nedenlere ihtiyacım vardı. Ölmek gibi…
Kadının kararlılığı sinirimi bozmuştu. Deli ya da akıllı fark etmez, beni işten el çektirmeye son derece kararlıydı doğrusu. Bir ara, “acaba amacına ulaşmak için beni öldürmeyi de dener mi ki?” diye geçti aklımdan. Sonra savuşturdum gitti. Yok daha neler! Polisi mi arasaydım yoksa? Hayır, polis olmadan da görebilirdim kendi işimi. Halıya sar, koy arabaya ve uzaklarda bir yere bırak gel. Kedi mi bu yahu? Bir şey yapacaktım başımdan savmak için ama ne?
“Doktor burada olsaydı, önce dinle, sonra anla ve sonunda da çözümü ona –kendisine- buldur. Kendi buldukları çözümlere bayılır insanlar derdi” cümlesini fısıldadı Çarşamba kulağıma. Hoplayıverdim oturduğum yerde.
“Sen uyumuyor muydun?”, dedim. Uyumuyormuş. Kısacık kestirmiş galiba ama ardından ayak seslerime uyanmış ve o da benim gibi bu konuyu düşünmekteymiş saatlerdir. “Bence kadının sıkıntısını dinlemelisin. Belki de söylediklerinin gerçek olamayacağına usul usul ikna edersin. Sonra da çıkar gider hayatından.”
Aklıma yattı, çünkü çok uykum vardı. Bulduğum ilk yere oturdum ve derhal sızdım.
Sabah kalktığımda bıraktığım yerde bağdaş kurmuş bana bakarken buldum akıllı deli kırması falcımı. Gözleriyle hayatımı okuyordu sanki. “Falına baktığım gün söylemeyi unutmuşum. Geçmişte babanı işten çıkarttıklarında sana almasını istediğin bisikleti artık alamayacağını düşünüp ondan nefret etmiştin,” dedi, sanki “günaydın” dermişçesine rahat bir edayla. Korktum. Birden çok korktum ve sadece kendime sakladığım bir anımı bilmesinden nefret ettim.
“Ve sen Çarşamba, öyle diyor bu alçak sana değil mi? Sen de çocukken bir kez evden kaçmayı hayal etmiştin. Annene kıyamadığın için de hemen vazgeçmiştin”.
“Doğru valla,” diye atıldı yeni yıkadığı yüzü hayretlere gark olan Çarşamba, “hadi anlatsana başka neler vardı geçmişimde ve ne olacağım gelecekte”.
“Geçmişine başlamak istemiyorum bu saatte,” diyerek rencide ediverdi falcımız sabah sabah Çarşambacığı ve “geleceğini görmemi sağlayan gücü de işte bu çaldı,” diyerek sinirlendiriverdi benim gibi olabildiğince serin kanlı bir adamcağızı. Hırsla gidip oturdum burnunun dibine ve “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun güçlerini benim yok ettiğime? Belki de kocadın ve terk ettiler seni, ha olamaz mı?” dedim. Soruma yanıtı uzun oldu biraz.
Benim falına baktıktan iki ay kadar sonra teklemeye başlamış yeteneği. Bir biliyor, iki göremiyormuş. Benimle bu olay arasında bir ilişki kurmamış önceleri. Kimseyle bir ilişkisini kurmamış. Yaşlı bir hocası varmış, doğrudan onun kapısına dayanmış. Ağlamış, sızlamış. O da “falına baktıklarından biri kaderiyle oynamış a canım, o yüzden ki güçlerin senden çok uzağa kaçmış” demiş. Başlamış o zaman düşünmeye. Tek tek falına baktıklarını geçirmiş aklından ve hepsinin peşine düşmeye karar kılmış. Ne kadar zor bir işmiş bilemezmişiz. Fakat başka bir falcı arkadaşından da yardım almış. Onun öngörüsünden faydalanarak son altı aydaki bütün müşterilerinin nerede olduğunu bulmuşlar. Hepsi onlara söylediği yerde ve konumdaymışlar. Kimi öbür dünyaya geçiş yapmış, kimi yeni bir ev almış, kimi nişanlanmış, kimi delirmiş ve dahi hepsi olmaları gereken şekildeymiş. Bir tek benim dışımda….Benim tabelamı görünce anlamış suçlunun ben olduğumu. Çoktan bırakmış olmam gereken dedektifliğe devam etmekteymişim arsızca. Ben çok ama çok suçluymuşum. Kaderime çapraz ateş açmış, yanlış bir yolda yürüyormuşum. Ona neymiş elbette de, onu da sürüklüyormuşum aynı yanlış yolda.
“YAHU NEDEN BIRAKAYIM MESLEĞİMİ?” diye bağırarak ayağa fırladım. Terlemiş ve bunalmıştım. “BİR NEDEN SÖYLE BE KADIN, BİR TEK NEDEN İSTİYORUM İSTİYORUM SENDEN!”
“Çünkü çaresiz bir kadını hırpalayacaksın ve gazetelere çıkıp bir daha hiç iş alamayacaksın,” dedi adeta fısıldayarak. “Bunu falına baktığım gün, elini çekip yüzüme bile bakmadan koşar adım uzaklaşırken arkandan bağırmıştım”.
O an onu hırpalamak istedim. Fakat aklıma birkaç gece önce gördüğüm rüya gelip takıldı. Sürekli flaşlar patlıyordu yüzümde ve “bu o mu, bu o mu?” soruları dolaşıyordu kulağımın dibinde. Ellerimse kelepçeliydi canına yandığım. Kan ter içinde uyanmıştım pis bir hisle.
O sırada telefon çaldı. Bir müşteri adayıydı telin karşısındaki. Yeni yılın bu ilk gününde kaybolan arkadaşını aramaktaydı. Birden bire sırra kıdem basmıştı çilingir olan en yakın arkadaşı. Deliye dönmüş, gidebileceği her yeri aramış ve fakat hiçbir ize rastlayamamıştı müşteri adayım. Uzun süredir tuhaf bir şeyler olduğunu biliyordu çilingirde ama telefonda açıklayamıyordu detaylarını. Çünkü biraz doğa üstü şeylerdi açıkçası. Ben de aklına ilk gelen adres olmuştum bu yüzden. Onunla buluşabilir miydik acaba birazdan?
Gelemeyeceğimi söyledim. İşe biraz ara vermiştim. Tamamen bırakmıyordum elbette. Sadece kısa bir ara. Telefonu kapattım. Neden böyle söylediğimi bilmiyordum. Sinirlerim gerilmişti sanırım.
“İşi bırakmana sevindim,” dedi salonun orta yerinde demirbaş olmaya aday falcım, “yani kısa süreliğine olsa da”. Ardından da ekledi adeta şakıyarak, “telefondaki adamın kayıp arkadaşı bir çilingir. Bunu hissetmek hiç zor değil. Asıl önemli olan ona ne olduğunu ve hatta ne olacağını hissedebiliyor olmam. Kendisine hayallerinin kapısını açan bir anahtar yapmış. Tam nerede olduğunu göremiyorum ama hayallerinden birinin içinde geziniyor şu anda. Gece dönecek evine, merak etmesin arkadaşı. Eğer sen dedektifliği tamamen bırakırsan bundan sonra neler olacağını bile görebileceğim sanırım”. Çarşamba’nın ve benim yüzüme gülerek bakıyordu, kayıp oyuncağını bulmuş bir çocuk edasıyla.
Başıma şiddetli ve hatta hiddetli bir ağrı saplandı. Son on saat içerisinde ikinci kez birine vurma isteğiyle dolup taşıyordum. Ellerimle ovuşturdum alnımı ve biraz yalnız kalmak istediğimi söyleyip odama çekildim. On iki saat boyunca da çıkmadım dışarı.
Salona döndüğümde hava kararmak üzereydi. Çarşamba, sürekli çantasında taşıdığı ufak aile albümünü açmış falcı kadının dizlerinin dibine oturmuş dikkatle dinliyordu kendisine anlatılanları. Yanlarına gidip dikildim ve “çekiliyorum,” dedim. Ne demek istediğimi anlamadılar.
“Bitti”, diye açıklama yaptım, “artık dedektifliği bırakıyorum.”
İnceden bir çığlık attı Çarşamba. Falcının gözleri anlamsızca bakarak gezindi üzerimde. İnanmıyor gibiydi söylediklerime. “Rezaletle sonuçlanacak bir meslek hayatı istemiyorum” dedim soğukkanlılıkla. Derin bir nefes aldı gözleri neredeyse dolmak üzere olan mesleğime nokta koymamdan son derece mutlu olan falcı. Sessizce gidip Çarşamba’nın bavulunu kapattım ve ben içeriye girerken bana bakmadıkları için ikisinin de görmediği az önce hazırladığım kendi bavulumun yanına bıraktım. “Yürü Çarşamba, gidiyoruz. Üçüncü bir ortağı var artık pansiyonun”.
Anlamamış gibi yüzüme baktı Çarşamba. “Ne var ne!” diye bağırdım, “sen de inanmıyor musun sanki onun anlattıklarına!”.
“Hayır, biraz fazla ani bir bitiş oldu da,” diye mırıldandı Çarşamba.
Dinlemedim onu. Bavulları alıp kapıya yönelirken, “ani bir son her zaman rezil bir sondan daha iyidir,” diye seslendim.
Arkama bakmadığım halde, daha dün salondaki eşyalardan biri olmakta kararlı falcının yerinden kalktığını hissedebiliyordum. Hemen arkamızdan kapıyı kapatıp çıkacağından ve onun bir daha ne bu eve ne de hayatıma girmeyeceğinden emindim.
———–
Ve yüzünüze bakmadığım halde, uzun süre görüşemeyeceğimizi anladığınızı hissedebiliyorum,
Hepinize Sevgilerimle.
Armağan Altay - Tanrının Atölyesi
Thursday February 22nd 2007, 1:31 pm ~
Filed under:
Öykü
Bilgisayarının ekranında “Merhaba Hammer” yazısını gördüğünde heyecanlanmıştı; çünkü o dünyanın en büyük “hacker”ıydı ve o istemediği sürece hiç kimse son teknoloji donanım ile yüklü olan PC’sine giremez, ekranını karartıp onun “nick”ini söyleyemezdi.
“Şaşırdın mı?”
Hammer, asıl adıyla Gustave Hommers, uzun uzadıya düşünmeyip, sihirli elleriyle klavyesinin tuşlarına dokunmak üzere harekete geçmişti ki,
“Sakın o meşhur kodlarından birini girip beni halletme, dostum.”
Ekranda beliren bu cümleyi okudu.
“Çünkü sana reddedemeyeceğin bir teklif sunacağım. Korkma, bana cevap yazdığında fiziksel mekanını tespit edemeyeceğim. Etsem bile seni yakalamam imkansız, bahse girerim Malezya ya da Marshall Adaları’nda olmalısın. Sonuç olarak hala o “Hammer Duvarı”nı aşabilmiş değilim. Bunu üzülerek itiraf etmeliyim.”
Hammer gülümseyip şunları yazdı:
“Kimsin? Ne istiyorsun? Bilgisayarıma nasıl girdin?”
“Bir “hacker”. Adım Lam. Bilgisayarına nasıl girdiğime gelince, aslında bunun aynı zamanda seni nasıl bulduğuma dair bir bilgi olarak da düşünebilirsin. Eski bir dostun sayesinde, zamanında birlikte yazmış olduğunuz bir “kırıcı”yı kullanarak bilgisayarına girdim. Çok iyisin Hammer, ama hala kendine bir çözüm bulabilmiş değilsin.”
“Kendine bir çözüm bulmak” İşte bu çok hoşuna gitmişti. Lam’in bahsettiği eski dostu hatırlaması uzun sürmedi, aklına hemen bir isim geldi; başka türlü bir veriyi hatırlaması söz konusu olamazdı çünkü Hammer’in bütün dostları, sanal dünyadandı.
“Raider” yazdı.
“Evet, Raider. Benim ustam.”
“Ustan demek? Onu öldü biliyordum. Federaller izini bulmuştu.”
“Evet, içki içmeyi çok severdi.”
“Konuşmamızın korumalı olduğuna ve izlenmediğine emin misin?”
“Hammer Duvarı bunu garantileyecekse, evet.”
“Peki öyleyse, şifreyi de sana ustan söylemiş olmalı.”
“Evet.”
“Hala sorularımdan birine cevap vermedin” Hammer’in klavyede dolaşan elleri gitgide hızlanıyordu.
“Sanırım bu soru ne istediğimdi, değil mi? Pekala, sana karşı açık olacağım. Raider bana zamanında çok tuhaf şeyler keşfettiğinizi söylemişti. Hatırlıyor musun?”
Hammer’in yüzü ciddi bir ifadeye büründü. Tekrar o sihirli ellerini harekete geçirmeyi düşündü, sonra vazgeçip “Evet” yazdı.
“Sanırım “Yaratıcı Kod”a ulaşmışsınız?”
“Hayır, ulaşamamıştık. Raider’in çenesi düşüktür ve büyük bir palavracıdır. Yaptığımız sadece Kuran Kodlarının girişlerini aramak oldu. Sanırım bir şeyler bulduk. Ama daha giriş şifresini daha çözemedik. “Script” boyutlarına bakılacak olursa da daha bir sürü şifre olduğunu söyleyebilirim.”
“Raider şifreyi bulduğunuzu, ama sonra bir şeyden korkup vazgeçtiğinizi söylemişti.”
Hammer sinirleniyordu. “Bütün bunları nereden biliyorsun?”
“Söyledim ya, o benim ustamdı.”
“Açıkçası buna pek inanmıyorum. Öğretmeyi seven biri değildi.”
“Bunu kesinlikle bilemezsin. Çünkü bu alemdekilerin hepsi, yalanla besleniyor.”
“Bu alemdekilerin hepsi, yalanla besleniyor.” Bu cümle de çok hoşuna gitmişti.
“Peki öyleyse Lam, sana gerçeği söyleyeceğim. Evet, şifreleri bulduk. Tanrının şifrelerini bulduk. Ama ne işe yarayacağını bilmiyorduk. Evrenin bütün rakamsal sistemlerini bozabileceğimizi, ve her şeyi yok edebileceğimizi düşündük. Bu yüzden şifreyi hiçbir zaman girmedik.”
“Peki başka şifreler olduğu?”
“Kahretsin, bilmiyorum. Ama yalan söyledim.”
“Şifrenin doğru olduğundan emin misin?”
“Dünyanın rakamsal bir boyutu olduğundan emin olduğum kadar.”
“Rakamsal boyut dediğin nedir? “Matrix” mi?”
“Beyinlere öyle yerleştiyse de değil. Bu dünyanın aslında var olmayan bir karşılığı. Buradaki her varlık orada bir “Kod”a karşılık geliyor. Bu henüz kanıtlanmamış bir teori. Sanırım “Wonderkid” geliştirmişti.”
“Wonderkid’i biliyorum. Söylentilere göre gerçek bir dünya yaratırken, ayrıntıların sonsuzluğu yüzünden kafayı yemiş. Bu doğru mu?”
“Bunu ben de duydum. İstediğin nedir?”
“O şifreyi bana vermen ve bütün “Scriptleri” yollaman.”
Hammer kablolar, monitörlerle dolu odasında mekanik olmayan, gerçek bir kahkaha attı.
“Dostum, çok heyecanlısın. Sanırım hayalperestliğin buradan kaynaklanıyor.”
“Hayır, heyecanlı değilim. Madem sen bana gerçekleri söyledin, ben de sana söyleyeceğim. Raider’i ben yakalattım. Onun koruması zayıftı ve içkili olduğunda çok fazla konuşuyordu. Raiderwall’ı yıkmak için Zicco’nun ateşini kullandım. Çok kolay oldu.”
Hammer şimdi anlıyordu. Karşısındaki çocuk Raider’i “hacklemişti”. Binlerce şifre kıran ve Ruslara bilgi satan Raider’ın işini bitirmişti.
“Ustan olduğuna zaten inanmamıştım.”
“Biliyorum.”
“Yalanı sevmem. Şifre ve “Scriptleri” istiyorsan, kendin almalısın, serseri.”
“Korkak olma. Hala para için çalıştığına inanmıyorum.”
“Bak dostum, bu benim mesleğim ve bunu yapmaktan zevk alıyorum. Parayla bir ilgisi yok, tamam mı?”
“Sen onu benim külahıma anlat. Haydi dostum, söyle, hangi gizli servis için çalışıyorsun? Mossad mı?”
“Ben kimse için çalışmam, bana teklifler gelir, onları değerlendiririm.”
“Buna inanmamı bekleme. Bu kadar rahat olduğuna göre, kesin “gerçek” bir koruman da vardır.”
“Hayır dostum, kim olduğunu bilmiyorum ama bu işten vazgeç. Sana söyleyecek daha fazla bir şeyim yok.”
Hammer bunları söyledikten sonra klavye üzerinde birkaç tuşa bastı. Hızla kombinasyonlar yarattı. Ancak monitöre baktığında değişen hiçbir şey olmadığını gördü. Acil durum menüsü açılmamıştı, “Basic” tabanlı siyah konuşma penceresi hala duruyordu.
“Hayır, Hammer. Ben izin verene kadar buradan çıkamayacaksın. “Lam Kilidi” ile tanış.”
“Bak dostum, ne yapmaya çalıştığını bilmiyorum. Tehdit etmek gibi bir alışkanlığım yoktur ama, canımı sıkmasan iyi olur.”
“Canını sıkmak istemiyorum. Sadece bana o şifreyi ve “scriptleri” ver.”
“Veremem. Bu her şeyin sonu demek. Buna izin verecek kadar deli değilim.”
“Sadece denemek istiyorum.”
Hammer’in aklına başka bir kaçış yolu geldi. “Mario’nun Oyunu” Hemen başka bir kombinasyon denedi, klavyenin üzerindeki ellerinden neredeyse kıvılcım çıkacaktı.
Sonuç yine başarısızdı.
Ekranda bir başka yazı belirdi.
“Hammer, şu an ikimizi de kilitlemiş durumdayım. Eğer “Hammer Duvarı”nın şu X45 kodunu da aşabilseydim, sadece seni de kilitleyebilirdim. Sanırım orada bir “kördüğüm” yazmışsın. Bir “Deccal” kördüğümü olsa gerek.”
Hammer artık gerçekten heyecanlanmıştı. Bu herif onu gerçekten kıstırmıştı, ve Raider’i “hackleyen” güçlü bir “hackerdan”çok daha fazlasıydı. Tehlikeliydi.
“Bak dostum, sana istediğini veremem” yazdı. “Bu çok tehlikeli.”
“Hayır, hiç de tehlikeli değil. Kendini bildiğin sürece tehlikeli değil.”
“Orasının nasıl bir yer olduğunu dahi bilmiyorsun. Sıradan bir bilgisayar ile oraya giremezsin. Girdiğinde de çıkabileceğini pek sanmıyorum. Orası Tanrı’nın Atölyesi!”
“Biliyorum. Şifre ve “Script”i bunun için senden istiyorum. O atölyede ben de çalışmak istiyorum.”
“Sen daha oradaki aletleri bile bilmiyorsun. Bunu yapamam.”
“Karşılığında sana her şeyi verebilirim. Ne istersen. Para, güç, bilgi, her şey.”
“Bunları ben kendim de alabilirim dostum. Ama oraya girdikten sonra bütün bunların önemi olacağını sanmıyorum.”
“Peki o halde, sana bir teklifim var. Sen istediğimi ver, ben de en yakın güvenlik kuruluşuna senin Mescid-i Aksa’nın altındaki gizli bir sığınakta bulunduğunu söylemeyeyim.”
Hammer bu teklifi düşünmek zorunda kaldı. Yıllar önce keşfettiği bu muazzam yapıdan, kainatın en büyük gerçekliğinden her zaman korkmuş, onu hep yok saymıştı. Şimdi hırslı ve son derece yetenekli bir genç karşısına çıkmış, ondan bu sırrını istiyordu. Radyasyon ile geçen yıllarına karşılık hem de.
“Titanyum kalkanı nasıl aştın?” Hammer korku ve şaşkınlık içerisindeydi.
“Masonlar sandığın kadar akıllı değiller.”
Hammer sıkıntıyla soludu, ter içinde kalmıştı. “Pekala, sana istediğini vereceğim. Ancak bundan sonra beni rahat bırakacaksın. Ayrıca vereceğim “scriptlerin” içine ayıklanamaz sinyaller bırakacağım. Herhangi bir yanlış uygulamanı görürsem, ömür boyu hata vereceksin dostum. Ömür boyu. Eğer onları ayıklamayı denersen de, “scriptleri” yakacak ve bir daha onları bulamayacaksın.”
Karşıdan bir süre cevap gelmedi. Sonra :
“Kabul ediyorum” dedi.
“Kendine fazla güveniyorsun, sanırım o “scriptler” ile istediğin gibi oynayacağını sanıyorsun. Ancak hayır, dostum. Onlar senin gibi küçük bir çocuk için bir kutu kibrit gibi. Dikkatli olmazsan, çok büyük bir yangın çıkarırsın ve ilk yanan da sen olursun.”
“Peki, bilgi bankamın kodunu kilit açılırken otomatik olarak göndereceğim. Sınırsız veri kapasitesi var. Kilidi açtıktan sonra bağlantıyı keseceğim. Bir saat sonra her şeyi istiyorum. Üstelik son bir sorum daha var.”
“Nedir?”
“Bütün bunları nasıl yaptın?”
“Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Tek bildiğim, saatlerce Kuran’ın periyodik şifrelerini düşünmemdi. İlk şifreyi Raider çözdü, sonra stile bağlı olarak hepsini bitirdik. Bu bizim yaklaşık yirmi senemizi aldı.”
“Bana söylemen gereken başka bir şey var mı?”
“Tanrı yardımcın olsun.”
* * *
Hammer önce bütün “scriptleri” kopyaladı. Tam doksan dokuz tane. Bu işlem on dakika sürdü. Sonra alıcının adresine “Hammer Örtüsü” ile gönderdi. Bu, bazı “Anti-Hacker”ların peşlerine takılıp ömürlerini heba etmemesi içindi.
“Kahretsin” dedi kendi kendine. “Nereden çıktı bu iş.” Neredeyse sinirden ağlayacaktı, eğer patronlar bu işi duyarlarsa, ona akla hayale gelmedik işkenceler yaparlardı.
İşi bitince bütün bilgisayarları kapattı.
Bir uyku hapı içip uyudu.
* * *
Uyandığında başının ağrıdığını hissetti. Sanki birisi beynini avuçlamış, delik deşik etmişti.
Gözlerini açtı.
Odasında değildi.
Bambaşka bir yerdeydi.
Etrafına baktı. Gökyüzündeydi. Parlak ışıklarla dolu bir yerde. Gözlerinin o görü sınırları içinde algılayabildiği şeyler; oraya buraya uçuşan karanlık ışık spiralleri, daha önce görmediği tayf dışı renkler, sevginin kodsal gölgeleri (sanırım buna “nur” diyorlardı) ve en yukarıda…
Çok, çok yukarılarda, her şeyi gördü. Orada olmuşçasına duruyor, anlam olduğunu fark ettirip anlatmıyordu.
İçinde bir ses duydu, belki de bir ses değil, sadece veri aktarımı idi.
“Merhaba Hammer. Tanrı’nın bir “hacker” olabileceğini hiç düşündün mü? Ve bu “hacker”ın sen olacağını? Düşünmedin değil mi? Ama düşünemediğin için değil, düşünmekten korktuğun için.”
Nurlar çoğaldı. Değişiyordu.
Klavye takırtısı duyar gibi oldu.
“Burası çok güzel Hammer. Burada her şeyi yapabiliyorsun. Gerçekten bir Tanrısın. Kimi zaman yaratmak çok zor; örneğin burayı yaratmam tam bin yılımı aldı, ama tabi burada zaman ayarları ile de oynanabiliyor, o başka.”
“Artık her şeyi yapabilirim. Tek yapmam gereken kodların yerini bulmak, yazmak, silmek, değiştirmek. Sadece bu.”
“Hem, artık sana açıklamamın zamanı geldi. Ben, senim Hammer. Ben Hammer’im. Lam aslında sendin. O muhteşem beyninin zaman ayarlı bir bombası gibiydin. Zamanı gelince devreye giren bir kişi yarattın. Ve o benim. Yani sen. Şimdi burada bu paradoksu yok edeceğim, iki varlığı da “Hammer Zamkı” ile birleştireceğim.”
Hammer, bundan sonra algılayamadı, sadece duyumsadı. Canı acıyor, sanki organları içerisinde yer değiştiriyordu. Klavye sesleri artmıştı.
“O yedi kat göğün, aslında yedi katlı bir şifre sistemi olduğunu biliyordun Hammer. Biliyorduk. O yedi katın sonunda ne olduğunu da. Bütün şifreleri, her şeyi biliyordun. Bu yüzden kopyaladın. Bu yüzden yalan söyledin. Bu yüzden uyudun.”
Can acısı arttıkça, arttı. Birkaç “an” sonra dayanılmaz boyuta vardı. Ama haykıramıyordu. “Ses” kodları silinmişti.
“Tanrı buraya muazzam bir Kod yazmış. Öyle bir Kod ki, kendi kendini tamir edebiliyor, kendi kendini yazabiliyor, kendisini sürekli büyütüyor, genişletiyor. Kodlarından kısımlar koparıp, yarattığı “gerçeksel android”lere, yani insanlara gönderiyor. Ne demek istediğimi anladın mı? Bunlar Kutsal Kitaplar!”
“Ve Tanrı ne yapmış biliyor musun? Kod sistemini dahi kendisi yazmış. Yani hem mekanın mekanını kurmuş, hem de zamanı. Böylelikle kendisini de bu kodların içine yayabilmiş. Bu muhteşem bir yapı Hammer. Gerçekten muhteşem.”
Derken diğer duyum kodları da silindi. Tat, koku, his, görü, hepsi yok oldu. Ancak edebi cümleler “formatındaki” veri aktarımı devam ediyordu.
“Bir şey hariç her şeyi çözdüm, Hammer. Çözemediğim şey ne biliyor musun? Tanrı’nın yazıp, müthiş bir “Randomise” ile kilitlediği bir Kod. Şu zavallı insanların anlamını aradıkları, uğrunda birbirlerini öldürdükleri, hakkında sayfalar dolusu yazıp çizdikleri şey. Tahmin edebildin mi?”
Sonunda her şey bir gerçek olmaktan çıkıp varlığıyla “scriptin” içine zerk olduğunda, “gerçeksel android”likten “virüs”lüğe geçerken, Kıyamet kopmadan evvel son birkaç veri daha aldı.
“Bu Kod, Kader.”
Sonra kendisi oldu. Hammer oldu.
Sûr kodunu yazıp, “enter” tuşuna bastı.
Gökçe Mehmet Ay - Uyurun Laneti
Thursday February 22nd 2007, 1:31 pm ~
Filed under:
Öykü
Topkapı sarayının altında loş bir büroda çalışıyordum. Harem dairesinin altında az kişinin bildiği bir yer altı deposunda 3 numaralı odadaydım. Üniformamın boğazı sıkıyordu, karşı masada oturan binbaşı olmasaydı kravatımı gevşetirdim. Yanındaki üsteğmen hanım geldiklerinden beri ne bir kelime laf söylemişti ne de oturduğundan beri hareket etmişti. Kimin önce konuşmaya başlaması gerektiğine emin değildim. Eğitimde böyle bir durumda ne yapmam gerektiği öğretilmemişti. Üç aydır çaycı Tarık dışında kimse odama gelmemişti. Onu çağırıp çay söylesem askeri protokole ters mi olurdu bilmiyordum.
“Korhan asteğmenim, ben Binbaşı Ceyhun. Sizin uzmanlığınızla ilgili bir problemimiz var.” Konuşurken gözlerini bir an bile benden ayırmamıştı.
“Emredersiniz, komutanım.” Basit bir iş için gelmişlerdi herhalde. Hemen problemi çözüp araştırmama dönebilirdim.
“Bu toplantı için komutanım demek yok. Ben Ceyhun Bey’im, üsteğmenim Zeynep Hanım, sen de Korhan Beysin.” O bunları söylerken üsteğmenin bundan memnun olmadığı belliydi.
“Anlaşıldı, Ceyhun Bey.” Selam vermemek, ya da emredersiniz demek için çaba göstermem gerekmişti.
“Ben ailemdeki dördüncü kuşak askerim. Büyük dedem vaktinde sarayda görevliydi. Dedem kurtuluş savaşı sırasında Kırmızı Bölükteydi.” Durdu, Kırmızı Bölüğü bilip bilmediğimi tartıyordu. Büyük ihtimalle ondan daha fazlasını biliyordum. Kurtuluş savaşında muharebeler sadece silahlarla olmamıştı. Yunan birliklerine yardım için İngilizlerin yolladığı Hintli ve İngiliz büyücülere karşı normal birlikler bir şey yapamıyorlardı. 1920′de İstanbul’dan kaçan birkaç ispritizmacı ve sarayla yollarını ayıran üstatlar Kırmızı Bölük’ü kurmuştu.
“Dedeniz ve o bir avuç kişi olmasaydı savaşın kaderi değişebilirdi.” Başını salladı.
“İkinci dünya savaşından sonra sadece isminden dolayı Kırmızı Bölük’ü kaldırdılar. Soğuk savaş zamanına uygun bir ismi yoktu. Babam bölüğün son komutanıydı.”
Bölüğe Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ne olduğunu hiç merak etmemiştim. Üstatlar meclisi, saltanatın bitmesinden sonra bir güç savaşına girmişti. Üstatlar yüzyıllardır saraya hizmet ederdi. Padişah ülkeden kaçınca oluşan boşlukta büyük bir savaş kopmuştu. Kırklara kadar meclis bölünmüş kalmıştı. Sonunda sadece sanat ile uğraşma kararı verilmişti. Bazı üstatlar zengin ailelerin hizmetine girmiş, bazısı da insanlardan uzak köşelere çekilmişti. Doğrusu kimse biz sahneden ayrıldıktan sonra ne olduğuyla ilgilenmemişti.
Binbaşı dalgınlığıma aldırmadan devam etti.
“Bölük kaldırıldı ama sivillerin ve polislerin de katılımıyla, çalışmaya devam etti. Ne de olsa hem Rusların hem de müttefiklerimizin ülke içinde çalışan görevlilerine karşı savunma yapmamız gerekliydi.”
“Üstatlar meclisinin izni olmadan Anadolu’ya bir büyücünün bile girmesi mümkün değil. Merak edecek bir şey yoktu.” Binbaşı konuştuğunda sesi buz gibiydi.
“Senin üstatlar meclisi biz sıradan insanların sorunlarıyla ilgilenmez. Meclisin gücü başka büyücülerin gelmesini engelliyordu ama onların uşakları ellerinde tılsımlı silahları ya da sihirli aletleriyle ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlardı. İkinci dünya savaşı sırasında kaç ajan yakaladık biliyor musun? Nazi Almanya’sı ile müttefiklerin oyun sahasının ortasındaydık. Sizin üstatlar yardım istememize rağmen bize sırtlarını dönmüşlerdi.”
“Üstatlar Meclisinin sanat dışında bir meşgalesi olamaz. Aksinin sonuçları tarihte bir çok kere görülmüştü.” Elini salladı, söylediklerimi önemsemiyordu.
“Neyin doğru neyin yanlış olduğu şu anda önemli değil. Önemli olan burada olman ve bizim sana ihtiyacımız olması.” Yanındaki kadına döndü. “Zeynep, dosyayı Korhan’a ver de incelesin.”
Zeynep üsteğmen çantasından pembe kapaklı bir dosya çıkardı. İçinde vaka raporları ve fotoğraflar vardı. Göğüsleri parçalanmış bir kadın, kaburgası çiçek gibi açılıp ciğerleri çıkarılmış birisi ve bacak arası parçalanmış bir adamın fotoğrafından fazlasına bakamamıştım.
“Nedir bunlar?” Zeynep fotoğraflardan daha çok etkilenmemi bekliyordu herhalde ki sakin olduğumu görünce bakışlarını yüzümden uzaklaştırdı.
“Bunlar geçen hafta İstanbul’un çeşitli semtlerinde öldürülen insanların fotoğrafları.” Binbaşının sağ elini yumruk yapmış sol eliyle sıkıyordu.
“Garip oldukları kesin ama benimle ne alakası var?” İşlerini kolaylaştırmaktan vazgeçmiştim. Üç fotoğraf bile günümü mahvetmeye yetmişti, dosyadaki öteki fotoğraflara bakacak halim yoktu. Midem bulanıyordu, sırtımdan aşağı soğuk terler boşanıyordu. Bu işe bulaşmak istemiyordum.
“Kimse ne olduğunu bilmiyor. Emniyet olayın garipliğini de göz önüne alıp basın karartması uyguluyor. Kurbanların yanında katil veya katillerle ilgili bir delil yok. Ne bir parmak izi, ne de DNAsını alabileceğimiz bir saç teli. Hatta bir görgü tanığına göre görünmez bir şey saldırmış. Anlayacağın, bu işin sihirli olduğundan emin olsak da, elimizde pek ipucu yok. Kurbanlar bir hastanede kanser tedavisi görüyorlarmış. Destek için beraber hafta sonu doğa yürüyüşüne çıkmışlar. Tek ortak noktaları da bu. Şile yolu tarafında bir ormanlık arazideymişler.” Dosyada gittikleri yerin haritası vardı, yürüyüş güzergahı mavi ile işaretlenmişti. Haritayı incelediğimi gören binbaşı parmağıyla mavi çizginin yanında bir yeri işaret etti.
“İşte bu bölgede, 382 rakımlı tepede özel bir askeri tesis var, korkumuz bu kurbanlara saldıran şeyin bizim tesisi hedef alması.”
“Ne tesisi orası?” Haritada bir şey yazmıyordu.
“Nato’ya ait bir radar ve ileri gözlem birliği orada konuşlanmış durumda. Bunun dışında bir şey bilmene gerek yok.”
“Peki benden ne istiyorsunuz?” Fotoğraflardan pek bir şey çıkartamıyordum. Ama perilerin ya da cinlerin işi gibi değildi. Periler girenlerin ormandan çıkmasına asla izin vermezlerdi, yürüyüşçüleri öldürmek isteseler bunu hayaller göstererek yapmayı tercih ederlerdi. Cinler ise öldürmek yerine dilek dilemelerini sağlardı. O bölgede Eskilerden biri olduğunu da duymamıştım ama kitapları araştıramam gerekliydi.
“Senden oraya gitmeni ve bu katliamı yapan ne veya kimse onu durdurmanı istiyoruz.”
“Biliyorsunuz ki meclisin sizinle yaptığı anlaşmaya göre işin içinde başka bir büyücü yoksa ilgilenmem gerekmiyor. Oraya gidip sizin işlerinize karışamam.”
“Anlaşma senin bize yardım etmeni yasaklamıyor. Kararı sen vereceksin, gelip bize yardım edebilirsin.” Binbaşının suratında hoşuma gitmeyen bir gülümseme vardı. Sıradan insanların hayatına karışmanın yasak olduğunu biliyor olmalıydı.
“Size yardım ederim, bunu yapanın ne olduğunu bulmak için arşivleri incelerim ama onu bulmaya gelemem.”
“Bu son sözün mü?”
“Evet.” Binbaşının bu kadar kolay pes etmesini beklemiyordum.
“O zaman toplantı bitmiştir. Asteğmenim yeni görev yerini bildiriyorum.” Cebinden bir zarf çıkardı. Masama attı.
“O zarfı açtığında yeni görev yerinin Ankara’da Genelkurmay olduğunu göreceksin. Yabancı elçileri karşılamakla görevlendirildin.”
“Ama araştırmam daha bitmedi.” Elimle masada duran kitapları gösterdim. “Bunlar sayesinde büyük ilerlemeler elde edebiliriz.”
“Araştırman için gereken birkaç kitabı yanın alabilirsin.”
“Yetmez ki hem hangi elçiler gelecek. Benim kim olduğumu anlayabilirler. O zaman başım derde girer.” Üstatlar meclisi benim gibi çırak büyücülerin yabancı büyücülerle konuşmasını yasaklamıştı. “Ayrıca yoz etkisi var. Ankara yeni kurulmuş bir şehir, orada yoz bulutunu engelleyecek fazla bir yer yok. Kale dışında bulunmam başkaları için ölümcül olur.” Yoz bulutu her büyücün etrafındaki nesnelerin yavaş yavaş yok olmasına sebep olan bir güçtür. Onunla baş edebilmenin en kolay yolu Topkapı sarayındaki gibi gerçekliğin daha güçlü olduğu yerlerde bulunmaktır. Her ne kadar böyle yerler büyü yapmayı zorlaştırsa da yavaş yavaş etrafımdakileri öldürmekten iyidir.
“Eğer senin yüzünden herhangi bir personelimiz zarar görürse bundan üstatları sorumlu tutacağımızdan emin olabilirsin. Onun için gereken önlemleri almanı bekliyoruz asteğmenim.” Binbaşı ne söylediğinin farkında değildi.
“Benden fırtına ile savaşmamı istiyorsunuz. Geçici olarak etkiyi durdurabilirim ama üç dört ay boyunca engellersem sonuçları korkunç olur. Biriken enerji sonunda benim gücümü aşacaktır. O zaman bir felaket olur. Benden bunu isteyemezsiniz.” Eğer ordudaki en bilgili subay bu binbaşıysa gerçekten de büyük problem vardı.
“Emirlere karşı mı çıkıyorsun, asteğmenim?” Sesinde kızgınlıktan eser yoktu. “Burada İstanbul’da kalman için bir sebep yok. Eğer bize yardım etseydin yeni görevinin iptali için çalışırdım.”
“Ama anlamıyorsunuz, Üstatlar meclisi sanat dışındaki konulara karışmamızı istemiyor. İnsanların zarar görmesini ben de istemiyorum ama kural bu.” Binbaşı iç çekti. Yanındaki üsteğmenle bakıştılar.
“O zaman bize yapacak bir şey kalmadı. Ankara’da sana kolaylıklar dilerim.” Ayağa kalktı. Onun peşinden ben de ayağa kalktım. Onu ikna etmenin bir yolu olmalıydı. Üsteğmenin suratına baktığımda dudaklarında gizlemeye çalıştığı bir gülümseme olduğunu gördüm. İşte o zaman neler olduğunu anladım.
“Tamam size yardım edeceğim.” Üstatlar meclisi canımı okuyacaktı. Boğazımı sıkan kravatı çözmeden biraz gevşettim. Binbaşı Ceyhun’un gözleri parlıyordu.
“Doğruyu yapacağına emindim. Yarın sabah beşte bir araba seni buradan alacak. Geç kalma.” Elini uzattı. Tokalaştık. “Unutmadan, sivil kıyafet giy. Askeri görevde olduğunuz anlaşılmasın.” Üsteğmen gülümsemesini artık saklamıyordu. Aceleyle elimi sıktı ve çıktılar.
Üniformalı kadınlar bana asla çekici gelmemişlerdi. Sabahın ilk ışıklarıyla Zeynep üsteğmeni gördüğümde ise karşımda bambaşka biri vardı. Açık mavi bir eşofman giymişti, rüzgarlığının fermuarı yarısına kadar inikti. Beyaz tişörtünün üstünde İngilizce “Vahşi kız” yazıyordu. Siyah saçlarını şapkasının altında toplamıştı. Yanında neredeyse iki metre boyunda devasa bir adam duruyordu. İkisinin de gözleri benim üzerimdeydi.
“Korhan Bey, bu gezide Halil bey bize yol gösterecek.” Halil elimi kırmaktan korkar gibi sıktı.
“Halil aynı zamanda bizim yakın korumalığımızı da yapacak. Kendisi bölükten, yanında çekinmenize gerek yok.” Halil’in yüzünde tüm dişlerini gösteren koca bir gülümseme vardı.
“Tanıştığımıza memnun oldum.” Halil’in ayağında koca postallar vardı. Avcı ceketinin ve pantolonunun cepleri doluydu. “Bir hazırlık yapmam gerekli miydi?” Elimdeki büyü eşyalarımı koyduğum eski spor çantayı gösterdim. “Sadece iş eşyalarımı getirdim.”
“Merak etmeyin gereken her şeyi ben hallederim. Zaten uzun bir yürüyüş olmayacak.” Halil’in duymak zordu, konuşurken sesi uzaklardan geliyor gibiydi.
“Evet, artık gidelim mi? Öğleden önce bu işi halletmek istiyorum.”
Zeynep üsteğmenin emri üzerine ikimiz de ses çıkarmadan arabaya bindik. Zeynep arkaya sağa oturdu ben de şoförün arkasına geçtim. Halil, önde oturuyordu. Jipe değil de normal bir arabaya binsek sığamazdı herhalde. Ayaklarını iyice karnına doğru çekmişti. Swetşörtü sıyrılınca boynunda muska ipi ortaya çıktı. Zeynep’in de kolunda bir tılsım bileziği vardı. Göründüklerinden farklı olduklarına emindim, bilmediğim ne kadar farklı olduklarıydı.
Sabahın ilk saatlerinde bile İstanbul sokakları doluydu. Fırıncılar ve servisçiler güne başlamışlardı. İşe yetişebilmek için evlerinden erken çıkanlar ve uzak okullarına gitmek için durakta bekleyen çocuklar yollardaydı. Siyah jipimiz onların arasından dikkat çekmeden geçip gitti. Köprü trafiği kapanmaya başlamıştı. Aslında geçişimizin daha uzun sürmesini isterdim. Sabah güneşinde boğaz göz alıcıydı. Annem İstanbul’dan boğaza olan sevdasından dolayı ayrılamamıştı. Babam kaybolduktan sonra onu buraya bağlayan tek şey boğaz olmuştu. Beraber Kavacık tarafında tepedeki çay bahçelerine gelir, boğazdan geçen gemileri izlerdik. Yedi yaşındayken korunun perisi beni kaçırmaya çalışınca bir daha oraya gitmedik. O gece babamın arkadaşlarından biri gelip beni Pera’da eski bir eve götürmüştü. Büyücülerle ve sanatla işte böyle tanışmıştım. Sınıf arkadaşlarımdan farklı olduğumu ve uymam gereken kurallardan bahsetmişlerdi. Bir sene sonra annem ona yapılan basit bir lanetten ölünce Üstatlar Meclisinin yurduna taşındım. Annemle boğazı seyrettiğimiz o gün onunla geçirdiğim son güzel gündü.
Yol boyunca konuşan olmadı. Radyodan sabah programı yapan bir adamı vardı. Halil adamı can kulağıyla dinliyor, arada esprilerine gülüyordu. Zeynep ise gözlerini kapatmıştı. Ormanın girişine varıncaya kadar hareketsiz oturdu. Ben de geçip giden evleri izledim. Dünyanın gerçeklerinden ve gölgelerde onları bekleyenlerden habersiz insanları inceledim. Hayatlarını tekdüze ama güvenli yaşıyorlardı. Gece yatmadan önce uykuda saldırabilecek cinlere karşı önlem almaları gerekmiyordu. Her nefes alışlarında yanlarında birisini öldürdüklerinden çekinmiyorlardı. Babam kaybolmasaydı ve annem ölmeseydi nasıl olacağını düşündüm. Acaba ben de bu gizemlere karışmaz, sıradan bir hayat yaşar mıydım? Dosyada kanlı resimlerini gördüğüm kanser hastaları da benim gibi mi düşünüyorlardı acaba? Onlar da sıradan bir hayatları olsun istemezler miydi?
Araba toprak yolda beş on dakika daha ilerledikten sonra onların yürüşe başladığı noktaya varmıştık. Çantamı kontrol ettim. Şişelerim ve mumlarıma bir şey olmamıştı. Kırılan bir tebeşiri üstündeki sembolleri silip ufaladım. Halil’in yüzünde gülüşten eser yoktu. Gözlerini kısmış ormana bakıyordu. Zeynep sırtına çantasını geçirmişti.
“Halil emir komuta sende” Zeynep rüzgarlığını açıp silahını kontrol etti. “Bizi şu canavarın olduğu yere götür.”
“Tamamdır, Zeynep. Korhan sen de hazırsan gidiyoruz.” Halil sırtında kendisi kadar koca bir çanta taşıyordu. Onlarla karşılaştırıldığında hazırlıksız gelmiştim.
“Hazırım. Ama iyi bir sporcu değilim, haberiniz olsun.” Güldüler. Halil’in kahkahası ormanın içlerine doğru kayboldu.
“Merak etme, yolumuz uzun değil.”
Önde Halil arkada da Zeynep vardı. İkisinin arasından yürüyordum. Halil’in o cüssesine rağmen yürüyüşünde bir zarafet vardı. Ağaçlar onun geçmesi için yol veriyor gibiydi. Arada duruyor yerdeki izlere bakıyordu. Bazen sadece bekliyor, ormanı dinliyordu. İlerledikçe ağaçlar sıklaştılar. Güneş yaprakları aşıp geçemiyordu. İstanbul’a bu kadar yakın böyle bir orman olabileceğini beklemiyordum. Ben şehir çocuğuydum. Ustam da saray büyücüsü olduğundan şehrin dışına çıkmam gerekmemişti. Yaşadıkları yere göre iki tür büyücü vardır. Birincisi benim ustam gibi şehirde insanların arasında yaşayan, büyünün getirdiği bilgiyle danışmanlık yapan büyücülerdir. Onlara imparatorluk zamanında sarayda vezirlere ve padişaha hizmet ettikleri için saray büyücüsü denir. İkincisi de sanat erbaplarıdır. Onlar büyüyü bilmek, onun gizemlerini çözmek dışında bir şey düşünmezler. Amaçları büyünün sırlarına ulaşmaktır. Çalışmaları tehlikeli olduğundan insanlardan uzakta yaşarlar. Evlerinin etrafı yoz bulutunun da etkisiyle çoraklaşır. Sanat erbapları saray büyücülerini sanatı çıkarları için kullandıkları için pek sevmez. Saray büyücüleri de onları insanlardan kaçtıkları için korkaklıkla suçlarlar. Gene de iş sanatın kimin için olduğuna gelince hemfikirdirler. Sanat sıradan insanların emrine verilemeyecek bir güçtür. Benim gittikçe kararan bu patikada ilerlerken yaptığım ise tam tersiydi. Sanatımı sıradan insanlar için kullanmayı kabul etmiştim. Tek umudum üstatların sadece saldıranın kim olduğunu çözdüğüm için beni cezalandırmayacaklarıydı. Ne de olsa asker olmam gerektiğine karar verenler de onlardı. Aklım bu karanlık düşüncelerle doluyken ağaçlar sihirli bir el değmiş gibi kayboluverdi. Koca bir düzlüğe çıkmıştık. Ortasında masmavi bir kaynak olan bir açıklıktaydık.
Ağaçların karanlığının ardından suyun üzerinde oynaşan ışık gözümü almıştı. Kaynaktan çıkan su sakin bir dereye katılıp uzaklaşmadan önce ufak bir gölcükte birikiyordu. Gölün ortasında birkaç nilüfer akıntıyla salınıyor, daha önce görmediğim çiçekler kıyıda kayalara tutunmuş güzel kokular saçıyordu. Düşünmeden ileri atıldım. O suya varıp bir yudum içmek, çiçeklerin arasında uzanmak istiyordum. Halil kolumu tutmasaydı belki devam ederdim.
“Dur. Burada bir terslik var.” Sesi sakindi ama suratında sıkıntının izi görülüyordu.
“Ne tersliği var ki?” Büyülü bir etki hissetmiyordum. “Kaynağa beni çeken bir sihir yok. Bunu kesin olarak söyleyebilirim.” Zeynep de durmuştu. İkimiz de Halil’e bakıyorduk.
“Bilmiyorum. Ama baksana ne kadar sessiz. Etrafta bir kuş bile yok.” Gerçekten de etrafta sinek bile yoktu.
“İddiaya girerim ki suyun kenarında bir hayvanın bile ayak izini görmeyeceğiz.”
Halil etrafına dikkatle bakınarak suya yaklaştı. Onun peşinden giderken bu güzelliğin bir tehlike saklayacağına inanamıyordum. Suya bir metre kadar yaklaştık, Zeynep Halil’in solunda ben sağındaydım. Dikkatlice kaynağın etrafını inceledik. Suyun sesi ve bizlerin nefesinden başka bir çıtırtı bile yoktu. Küçük havuzun ortasında salınan nilüferler dışında hiçbir şey bizi izlemiyordu.
“Haklıymışsın Halil, bu tarafta hayvan izi yok. Sen ne buldun?” Zeynep kısık sesle konuşuyordu. Doğrusu hepimiz korkuyorduk. Ben daha önce ormana bile gelmemiştim.
“Burada bir iz yok. Korhan senin orada bir şey var mı?” Halil kafasına kaldırıp bana bakmamıştı bile.
“Yok galiba.” Aslında pek de dikkat etmemiştim. Biraz daha dikkatli bakınca otların bazı yerlerde ezildiğini fark ettim. “Halil buraya bir bakar mısın? Suyun kenarında bazı otlar ezilmiş.”
Halil heyecanla yanıma geldi. Yerdeki izleri takip edip ormanın içine bizim geldiğimiz yönün tersine doğru ilerledi. Zeynep yanımda kalmış, ezilmiş çimlerin arasını inceliyordu. Dizlerimiz üzerinde suya dokunmamaya çalışarak otların altına baktık. Zeynep’e daha önce bu kadar yakın durmamıştım. Kokusu bir garipti. Baharatlı bir parfümü vardı, toprak kokuyordu. Gizemli bir o kadar da heyecan vericiydi. Tüm o karmaşanın arasında keskin bir koku, baharatlara rağmen fark edilebiliyordu. Ne olduğunu düşünürken Halil elinde kırık bir düğme ve ayakkabı bağcığı ile geri geldi.
“Bunları ormanın içinde buldum. Ayak izleri de vardı. Çok eski değiller büyük ihtimalle kurbanlar burada konaklamışlar.” Başını kaldırıp bize aldırmadan akan kaynağa baktı. “İddiaya girerim, onları öldüren neyse bu sudan gelmiş.”
“Bunu anlamanın bir yolu var.” İkisi de bana bakıyordu. Ne söyleyeceğini biliyordum. “Korhan söz verdiğin gibi bize bir bulma büyüsü yapmalısın.” Zeynep’in gözleri alev alevdi. Beni deniyordu. Bir an sözümden caymayı düşündüm. İki şey yüzünden yapamazdım. Binbaşının tehdidi hala aklımdaydı, eğer burada vazgeçersem konseyle başımı belaya sokması kesindi. İkincisi de o fotoğraflardı, onları gördükten sonra bir şey yapmadan duramazdım. Bu işi yapanı bulmalıydım. Hem konsey bilgi vermeyi yasaklamamıştı.
“Tamam.”
Zeynep ve Halil sessizliğimin sebebinin onlara kızgınlığım olduğunu düşünüyorlardı, ya da büyü hazırlığı yapanı rahatsız etmemeleri gerektiğini biliyorlardı ki ses çıkarmadan beni izlediler. Aslında ne yapmam gerektiğine emin değildim. Benden bir bulma büyüsü istiyordu ama bulmak için önce neyi aradığını bilmek gereklidir. Bense bir insan mı bir canavar mı yoksa bir peri mi arıyordum bilmiyordum. Çantamı indirip içindekilere bir göz attım. Yola çıkarken perileri uzak tutmak için ökse otu tutamları getirmiştim, cinlerle başa çıkmak için civa mumu vardı. Birkaç şişe zemzem bile almıştım yanıma, gerçekten işe yarıyordu arapların şişeleyip gidenlere sattığı çeşme suyundan değildi. Sonunda aradığımı buldum. Büyü malzemelerimi çıkardığımda Halil sıkıntıyla bana bakıyordu, Zeynep ise şaşkındı.
“Halil daha yeni başlıyorum. Bu iş biraz uzun sürecek.” Suratı iyice asılmıştı. Eliyle yerdekileri gösterdi.
“Ne yapacaksın bunlarla, o adamlara neyin zarar verdiğini bunlar mı söyleyecek.” Gerçekten merak mı ediyordu yoksa dalga mı geçiyordu anlayamadım. Zeynep yanında ses çıkarmadan bizi dinliyordu.
“Benim mesleğime geçmeyi mi düşünüyorsun yoksa?” Yaprak torbasını yerden dikkatlice kaldırdım.
“Hayır, ama hava kararmadan bu işi çözmek istiyorum.” Ellerini önünde kavuşturmuş, beni izliyordu. Torbadan bir avuç yaprak çıkardım.
“Bana yakın durun, başlıyorum.” Onlar yanıma yaklaşırken malzemelere bir daha baktım. Sahibi unutulmuş bir mezarın başından topladığım bir avuç kuru yaprak, antika bir oyuncağın çatlak çanı, yapıldığından beri ay ışığı dışında bir ışık görmemiş mumum vardı. Derin bir nefes alıp büyünün içime dolmasına izin verdim.
Ormanın yankısı büyü akıntısında tadını bırakmıştı. Ağaçların o ıslak kokusu ciğerlerime doldu. Zeynep’in etrafında alışılmadık bir sis vardı, başından ayaklarına gümüş bir hale ile sarılmıştı. Halil akıntının karşısında dev bir kaya gibiydi, büyü onun etrafından dolaşıyor, ona dokunmadan geçip gidiyordu. Büyünün yükünü daha fazla taşıyamayacağımda mumu yaktım. Ay ışığından başka ışık görmemiş mum gündüzün ortasında gece ışığı saçtı. Zaman kırığının sınırlarını çizmek için topladığım kuru yaprakları havaya savurdum. Yapraklar uzak diyarlardan gelen bir rüzgarla üçümüzün çevresinde bir çember oluşturdular. Çemberin dışı serap gibi titreşmeye başlamıştı. Halil heyecanla olanları izliyordu. Çanı çaldığımda büyüyü serbest bıraktım. Kırık çanın sesi büyüye yol gösterdi. Anlar gözümün önünde akmaya başladı.
Zaman büyüleri zor büyülerdir. Her an büyüyü durdurmaya çalışır ve her an tüm sırlarını sunmak için ötekilerle yarışır. Kafamın içi yanıp sönen anlarla doluydu. Gölün kenarındaki yaprağın düşüşünü binlerce an yaşadım. Gelişimizi farklı anlarla tekrar ettim. Zeynep ve Halil bunları göremiyorlardı, onlar zamanın etkilerinden korunaklı çemberin içinde dışarıda akıp giden dakikaları ya da saatleri görüyorlardı. Bense anların ağırlığını zihnimden uzaklaştırmak için konsantre olmuş, tüm dikkatimi ölenlere vermiştim. Buraya geldiklerinde ne yaptıklarını görmeye çalışıyordum. Ormanda anların bu kadar çok olacağını sanmıyordum. Zamanda farklılığı sadece insanların yaratmadığını, düşen her yaprağın da aslında özel olduğunu gösteriyordu anlar bana. Yılmadım, dikkatimi çekmeye çalışan küçük böceklere, uzaklardan uçup gelen o minik kırlangıca bakmadım. Zihnimin gözleri tek bir hedefe çevrilmişti. Ormanın tekdüzeliğini bozan gezginlerin gelişini kaçışan hayvanların anlarında, titreyen ormanın sesinde duydum. Ufak bir sincap ağaçtan yürüyerek gelenleri izliyordu. Bir karga onların gürültüsünden rahatsız olup uzaklaştı. Hiçbiri kaynağa ve onun durgun suyuna yaklaşmıyordu. Kaynağa geldiklerinde, anları serbest bıraktım. Çemberin dışındaki zaman doğal akışına kavuşunca aklımdaki baskı da azaldı. Dişlerimi sıkmaktan çenem ağrımıştı. Zeynep ve Halil gelenleri izliyor, ne yaptıklarını anlamaya, tüm ayrıntıları yakalamaya uğraşıyorlardı.
Yedi kişiydiler. Sırtlarında ufak sırt çantaları, ayaklarında yürüyüş ayakkabıları vardı. Yüzlerinde mutlu bir yorgunluk okunuyordu. Üç kadın dört erkektiler. Şakalaşarak kaynağa ilerlediler. Hepsi kırkının üzerindeydi. Adımlarında bir kırılganlık vardı. Saçları dökülmüş, zayıf bir kadın onlara yol gösteriyordu. Hepsi çantalarından mataralarını çıkartıp sırayla kaynaktan su aldılar. Yeşil pantolonlu olan suyun içindeki nilüferlerden birini koparıp yanındaki kadına verdi. Adamın yüzündeki korku, kadın ona gülümseyince kaybolup gitti. Kadın saçlarını eşarpla bağlamıştı, alnındaki ter taneleri güneşle parlıyordu. Ağacın birinin altına oturdular ve konuşup sularını içtiler. Biri cebinden çakı çıkarıp yerdeki dallardan birini alıp yontmaya başladı. Nilüferi alan eşarplı kadınla yeşil pantolonlu adam gruptan uzaklaşıp, kaynağın öteki tarafında baş başa konuşuyorlardı. Saçları dökülmüş olan bir şeyler anlatıyordu. Büyü ne konuştuklarını bize ulaştırmıyordu, konuşmaları çakı ile ağaç yontan adamın elini kesmesiyle bitti. Kaynağın suyunda elini yıkadılar. Dere kanı alıp aşağılara taşıdı. Gruptan ayrılan çift ötekilerin meşgul olduğunu gördükten sonra öpüştü. Gizli, utangaç bir öpücüktü. Yüzlerinde hınzır bir ifade elini kesen adamın yanına geldiler. Tam o anda suyun içinde bir şeyler harekete geçti. Yürüyüşçüler ne olduğunu fark etmemişlerdi. Suyun içinden yükselen sisten kollar onları sardı. Aralarından dolaştı ve hepsini kendine bağladı. Buğudan sicimlerle kaynak onları tutuyordu. Suyun içinde bir şey uyandı. Kaynağın karanlık dibinden çıkıp onlara ulaştı, sihrin bedenlerine akmaya başladığını görebiliyorduk. Son kez kaynağa bakıp gittiler. Onları kaynağa bağlayan sicimler arkalarından süzülüyordu.
“Peki onları öldüren ne? Ne olmuş? Buradan gelen bir şey mi bunu yapmış?” Halil heyecanlıydı. Sinirinin sebebini anlıyordum.
“Bilmiyorum. O kaynağın içinde ne varsa, onlara bir şey yapmış ama ne ve neden bilmiyorum.” Bilmek istediğime de emin değildim. Halil önce bana sonra Zeynep’e baktı.
“Demirci onları öldürenin burada olduğunu söyledi. O yanılmaz. Kaynağın onları nasıl ve neden öldürdüğünü anlamalıyız.” Zeynep büyünün sınırında dışarı bakıyordu.
“Nasıl peki?” Halil yanıma gelmişti. Zeynep’in eşofmanına bakarken, onu fark etmemiştim. Eşofmanının arkasında kalçasının üzerinde bir şey yazıyordu. Zeynep aniden dönünce okuyamadım, aceleyle gözlerimi yüzüne çevirdim.
“İleri gidebilir miyiz? Öldükleri saatte burada bir şey olup olmadığını görmek istiyorum.” Eliyle kaynağı gösteriyordu.
“Mum dayanırsa gidebiliriz. Fazla zamanımız yok. Dikkatimi dağıtmayın.” Mumun sonuna birkaç santimlik bir parça kalmıştı. Çanın sesini toplamaya çalıştım. Havada büyünün sınırlarını çizen yankıya tutundum. Büyüyü bıraktıktan sonra yakalamak zordur. Kendi başına hareket etmek ister, buz gibidir, kaçmaya çalışır. Sonunda yakaladığımda bana boyun eğdi. Çemberin dışında zamanı hızlandırdım. Büyünün etkisiyle anlar küçük kıvılcımlar saçarak aklıma saldırıyorlardı. Zeynep sürekli yanımda durdu. Teninin baharatlı kokusu zamanın etkisine karşı koymamı sağlıyordu. Kaynakta hareketlenme olduğunda durdum.
“Bir şeyler oluyor. Umarım bu beklediğimiz zamandır, bugün bir daha büyüyü değiştiremem.” Zeynep bana baktı, ses çıkarmadan başını salladı.
“Bu da yeterli, teşekkürler.” Elini yüzüme götürdü. Dudağımı sildi, onun elinde kanı gördüğümde dudaklarımı ısırdığımı fark ettim.
Ben kendime gelmeye, büyünün etkisinden kurtulmaya çalışırken geldiler. Kaynaktan çıkan sisi takip edip kaynağa dönüyorlardı. İlk gelen kanlar içinde bir çift akciğer oldu. Başta ne olduğunu anlamamıştım. Tek gördüğüm kanlı bir et parçasının kaynağa geldiğiydi. Sonra da öteki parçalar geldiler. Neşterle kesilmiş gibiydiler, buğu sicimi takip edip suya girdiler. Son parça da gelinceye kadar bekledik. Sicimler teker teker kayboldu ve kaynak hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam etti. Büyüyü durdurmak aklıma gelmemişti, mumun bitmesiyle çemberin kırılması beni de ikisini şaşırttığı kadar etkilemişti. Zeynep ve Halil’e baktım. Halil yüzünde sert bir ifade kaynağa bakıyordu, Zeynep yere çömelmiş suyun içinde bir şeyleri inceliyordu. Çantamın yanına gidip içindeki matarayı aldım. Yapacak bir şeyim kalmamıştı. Kaynakta ne varsa sihirli olduğu kesindi ama benim karışmam yasaklanmıştı. İstesem de yardım edemezdim, şimdi bile üstatlar meclisinin kurallarını esnetmiştim. Zeynep’in benden bir daha yardım istememesini diledim. Ona hayır diyebilecek gücüm yoktu.
Halil’le baş başa verip konuşurlarken onu izledim. Siyah saçları orman boyunca ter ve tozla kirlenmişti. Üzerindeki tişörtün köşesi yırtılmıştı. Atletikti ama kaslı değildi. Halil ise onun tam tersiydi. İriydi, duruşuyla daha da büyük gözüküyordu. Efsanelerden çıkmış savaşçılar gibiydi. Onu saçma olsa da kıskanıyordum. Zeynep tüm dikkatini söylediklerine vermişti, tartışıyorlardı. Şehirden ve kitaplarımın arasından çıkar çıkmaz ilk gördüğüm kadına tutulacak da değildim. Gözlerimi kapatıp ormanı dinledim. Zaten üniformalı kadınlarla olmazdı.
Ne kadar tartıştılar bilmiyorum. Halil yanıma geldiğinde uyuyakalmıştım. Gözlerimi açtığımda güneşin battığını gördüm. Zeynep kaynağın kıyısında bir şeyler yapıyordu. Halil’in uzattığı elini tutunup ayağa kalktım. Zeynep giysilerini çıkarıyordu.
“Ne oluyor?” Bu gece ay yoktu ama yıldızlar sanki tüm ışıklarını Zeynep’in üzerine toplamışlardı.
“Sakinleş bakalım. Senin başladığın işi bitirmeye hazırlanıyoruz.” Halil omuzlarımı tutuyordu.
“Tamam sakinim. Ne yapacaksınız ki? Zeynep neden soyunuyor?” Son cümleyi söylerken Zeynep eşofmanını da çıkartıyordu.
“Korhan, bölüğün bizi neden gönderdiğini sanıyorsun? Bu işi gerekirse halledebileceğimiz için göreve seçildik. Zeynep kaynağa girecek ve oradaki neyse yok edecek.” Halil omzumdan çekti, Zeynep’e sırtımızı dönmüştük.
“Peki nasıl yapacak bu işi?” Çaktırmadan Zeynep’e bakmaya çalıştım. Sırtında ne olduğunu seçemediğim bir dövme vardı. Koca bir ağaca benziyordu, dalları tüm sırtını kaplamıştı. Resim yıldızların ışığında gerçekmiş gibi parlıyordu. Halil sertçe beni sarstı.
“Burayla ilgilen, o işini yapacak. Korhan dikkatini bana ver.” Yüzünü buruşturmuştu. Zeynep’in üstünde sadece gecenin ışığı olduğunu unutmaya çalıştım.
“Evet söyle, dinliyorum. Ne yapacak? Biliyorum büyücü değil, üstünüzde muskalar var onu da biliyorum. Ama kaynakta ne olduğunu bilmiyoruz, ya o tılsımlardan daha güçlü bir şey varsa?” Bunları söylerken Zeynep’e bakmamıştım bile.
“Doğru büyücü değil ama onun da benim gibi ufak sürprizleri var.” Halil kolunu omzuma attı, yüzümüzü ağaca dönmüştük. “Zeynep özel bir soydan geliyor. Yüzyıllar önce atalarından biri kayan bir yıldızı takip etmiş. Yıldızın düştüğü yere vardığında dünyalar güzeli bir kadın görmüş. Kadın eski ve ulu bir ağacın kovuğunda onu bekliyormuş. İşte Zeynep onların torunlarının torunlarından biri o yüzden de kaynağa girip orada ne varsa onunla savaşacak.” Hikaye bir yerden tanıdık geliyordu.
“Nasıl?” Zeynep şarkı söylemeye başladı. Ona dönüp bakmak istesem de kafamı çevirmedim.
“Orası önemli değil. Problem şu, senin yardım etmeni istemiyor, tek başına halledebileceğine inanıyor. Ama bu daha öncekiler gibi değil. Ters bir şey olduğunu hissediyorum.” Ne söyleyeceğini tahmin ediyordum, aklıma onu durduracak bir söz gelmedi. “Senden ona yardım etmeni istiyorum.”
Bir çırpıda söylemişti. Benden üstatlar meclisine verdiğim sözü bozmamı istiyordu. Benden büyücülerin en önemli yasalarından birini çiğnememi istiyordu.
“Bunu yapmanın benim için ne kadar zor olduğunu biliyorsun değil mi?” Halil’in gözlerinin içine baktım.
“Biliyorum. Zaten senden eğer onu oradan çıkartamayacak olursak yardım etmeni istiyorum. Kendi başına halledebilirse kılını bile kıpırdatma.” Gözlerini kaçırmadan konuşuyordu. Zeynep’e baktı, yüzündeki sevgiyi karanlığa rağmen görebiliyordum.
“Onunla aranızda ne var?” Bir anda ağzımdan çıkmıştı. Halil’in şaşkın suratını görür görmez bakışlarımı kaçırdım. Güldü.
“Zeynep benim için çok önemli bir kadının kız kardeşi. Ona Zeynep’i sağ salim getireceğime söz verdim.” Rahatlamıştım. Bakışlarının ağırlığı kafamı kaldırmama engel oluyordu.
“Sen neden yardım edemiyorsun? Senin de ufak sürprizlerin yok mu?” Karar vermeyi geciktirmeye çalışıyordum.
“Ben izciyim. Yol bulunmaz yerlerde yol bulurum. Bizim soyumuz binlerce yıldır, yol gösterirler. Sorun av olsa, ya da karşımda dişlerimi geçirebileceğim bir düşman olsa senden yardım istemezdim.” Bir an ışıkta dişleri uzamış gibi gözüktü.
“Sadece ben yardım edebilirim öyle mi? Bekleyip daha iyi bir ekiple kaynaktakiyle ilgilenmeniz mümkün değil mi?” Zeynep’in şarkısı tüm açıklığı doldurmuştu. Bir çeşit büyü yapıyordu ama benimkine benzemiyordu.
“Bizden başka bölükte bu işle ilgilenebilecek kimse yok. Hem o kaynaktaki şeyin ne yapacağını bilmiyoruz.” Derin bir nefes aldı. “Korhan evet ya da hayır bir cevap ver yeter artık.”
Binbaşıya ve beni askere yollayan üstatlara içimden saydırdım. Hayır demenin bir yolunu bulmaya çalışırken, aklıma öldürülen o yürüyüşçüler geldi. Onları koruyacak ya da uyaracak kimse yoktu. Ne yapmış olurlarsa olsunlar böyle bir ölümü hak etmiyorlardı. Gelirken yolda gördüğüm insanları düşündüm, olan bitenden habersizdiler. Karanlıktakilere karşı savunmasızdılar. Zeynep, Halil ve binbaşı onlara yardım etmeye çalışıyordu.
“Evet, Zeynep’e yardım edeceğim.” Halil rahatlamıştı. Elimi heyecanla sıktı. Yüzünde koca bir gülümseme vardı. “Büyük bir risk alıyorum. Ona yardım edersem bu aramızda kalmalı. Eğer meclisin kulağına giderse başım belaya girer.”
“Merak etme, benden laf çıkmaz.” Elimi sıkmaya devam ediyordu. Zeynep’in şarkısı bittiğinde elimi bırakıp onun yanına gitti. Uyuşan parmaklarımı esnetirken Zeynep’e baktım. Dövmesi gecenin tüm ışığını üzerine topluyordu, yıldız ışığında uzun bacaklı bir tanrıça gibi gözüküyordu. Bana baktı, yüzündeki ifadeyi göremiyordum. Yanlarına gittim. Zeynep hayvan sesleri ile rüzgar uğultusu arası bir ses çıkardı ve suya atladı.
Kaynağın içinde bir anda kayboldu. Suyun üstünde dalga bile oluşmamıştı. Onu beklemeye başladık. Halil korkuyla suya bakıyordu. Kaynağın dibinde bir yerlerde küçük bir ışık vardı. Etrafında karanlık bir bulut peydahlandı. Karaltıyla ışık birbirlerinin etrafında dönmeye başladılar. Işık karaltıya yaklaşıyor, buluttan uzantılar ona doğru gelince de kaçıyordu. Suyun yüzeyinde gökteki yıldızların yansımaları arasında onları izliyorduk. Eski çağlardan kalma bir dans gibiydi, hipnotize edici bir etkisi vardı. Bir an karanlık bulut yön değiştirdi ve ışığın etrafını sardı. Şimdi karanlığın içindeydi. İşler kötü gidiyordu, suyun üzerindeki yıldız yansımaları birer birer kayboluyordu. Aceleyle çantamın yanına koştum. Böyle bir savaş için yanımda gerekli malzemeleri getirmemiştim. Hazırlıksız büyü yapabilirdim ama yeterince güçlü olup olmadığıma emin değildim. Giysilerimi aceleyle çıkardım. Kaynaktaki ne peri ne de cindi, yanımdakiler işe yaramazdı. Derin bir nefes aldım. Yıldızların suyun yüzeyinden teker teker kaybolduğunu görmesem de biliyordum. Kaynaktaki her ne ise Zeynep’le savaşırken ormana sihir yayılıyordu. Onun büyüsünü içime çektim. Pantolonumu çıkarıp atarken ormanın büyüsü arasından bu yabancıyı ayırdım. Soyunmuştum, kaynağın üzerinde bir düzine kadar yıldızın yansıması vardı. Su gittikçe kararıyordu. Tüm gücümü ormandaki yabancı sihre yönlendirdim. Sihir benden kaçmaya çalıştıkça ona saldırdım. Kim olduğunu anlamak için onu sihrine hakim olmam gerekliydi. Sihir irademden kaçmaya çalışıyor bir yandan da bana saldırıyordu. Çok güçlü değildi ama yorgundum, onunla başa çıkmak için tüm gücümü harcarsam suyun içindekine halim kalmayacaktı. Açığını yakaladığımda sadece birkaç saniye geçmişti. Sonunda kaynaktakinin ne olduğunu öğrenmiştim. Ormana yayılan sihirde her şey belliydi. Halil bana çıldırmışım gibi bakarken gülüyordum.
“Ne olduğunu biliyorum. O bir uyur, sadece bir uyur.” Yaşlı tanrılardan birinin yuvasına geldiğimizden korkmuştum. Kadimlerden birinin uyanmasından çekiniyordum. Oysa sadece bir uyurdu bunları yapan. Böyle davranmaması gerekiyordu. Halil çığlık attı.
“Korhan gidiyor, ölüyor.” Boynunda sallanan muskayı gösteriyordu. Kan kırmızısı olmuştu. “Acele etmeliyiz bir şey yap.”
Yanıma malzemelerim yoktu, ne yapacağımı bilmiyordum. Benim yerimde bir usta büyücü ne yapardı onu düşünmeye çalıştım. Korkuyordum. Uyurlar böyle davranmazdı, onların kimseye zarar verdiklerini duymamıştım. Halil elinde muska bana bakıyordu. Tek yolu vardı.
“Bıçağın var mı?” Halil cevap vermeden belinden bir sustalı çıkardı. Ormanın sessizliğini sustalının açılma sesi bozdu. Aceleyle bıçağı aldım. “Bu muska seninle Zeynep arasında bağ kuruyor değil mi?”
“Evet”
“Nasıl olduğunu bilmiyorsundur herhalde”
“Hayır bilmiyorum.”
“Tamam o zaman, başka da şansımız yok gibi.” Bıçakla avucumun içini kestim, bıçak keskindi tek harekette kırmızı bir çizgi olmuştu elimde. Bıçaktaki kanı muskaya sıçrattım.
“Ne olursa olsun, o muskayı tenine dokundurma.” Halil başını salladı, muskayı ipinden tutuyordu. Elimi sıkıp avucumdaki kanı topladım. Kaynağın başındaydık. Ormanın büyüsünü içime çektim, suda iki yıldız yansıması kalmıştı. Sıçradım, suya girmeden önce avucumdaki kanı kaynağın etrafına saçtım. Damlalar büyümün etkisiyle suyun üzerinde bir ağ oluşturdular. Soğuk suya girdiğimde uyuru ve Zeynep’i hissettim. Su dışarıdan gözüktüğünden daha derinlere gidiyordu. Uyurun sihrinin içindeydim. Yuvasının üzerine kurduğum ağı kullanıp zihnine saldırdım. Zeynep’i yutmaya çalışıyordu, beni fark etmedi. Büyümü bir ok gibi aklının katmanları arasına yolladım. O daha ne olduğunu anlayamadan, uyurun zihnindeydim.
İçinde yaşadığı kaynak gibi bir zihni vardı. Karanlık ve boştu. Tek bir amacı vardı, suyundan içenleri iyileştirmek peşindeydi. Binlerce yıl önce yaşlı ağaçların gölgesi altında bu pınara nasıl geldiğini izledim. Pınarın etrafında kurulan tapınakları, yıkımları izledim. Uyur zamanın geçtiğini fark etmiyor, sadece suyundan içip onu içeri davet edenleri iyileştirmekle ilgileniyordu. Pınarın suyu toprağın içlerinden gelip uyurla birleşmişti. Zeynep’i de iyileştirmeye çalışıyordu. Ancak ötekilerde olduğu gibi bir şey ters gidiyordu. Ne olduğunu bilmiyordu. Problemi düşünebilecek bir varlık değildi. Tek bildiği hastalığı ayırması gerektiğiydi. Zeynep’in azaldığını seziyordum. Acele etmezsem tamamen yok olabilirdi. Uyurun neden böyle davrandığını anlamaya çalıştım. İyileştirmeyi nasıl kaybetmişti? Bilmiyordu, aklı çok basitti. Yaptığının iyileştirmeye çalıştıklarına zarar verdiğinin bile farkında değildi. Zeynep’in ışığı sönüyordu. Suyun içinde zihnini hissetmek için kendimi zorlamam gerekiyordu. Ona ulaşmaya çalışırken suda bir şey fark ettim. Yabancı bir şey kaynak suyuna karışmıştı. Zehri takip ettim. Yer altı akıntısına bir şey karışıyordu. Ne olduğunu ararken bir duvarlarla karşılaştım. Uyur duvarın ardındakinin ne olduğunu bilmiyordu. Duvarda bir çatlak vardı, ardına zihnimle uzandığımda variller gördüm. Çatlak bir varilden akan zehir, beton duvarı eritmiş, kaynağın suyuna karışmıştı. Uyurun zihnine yerleştim, suyla ve onunla bir olmuştum. Onun gücünü kullanarak zehri sudan ayırdım. Zordu ne istediğimi bilmiyordu ama itaat ediyordu. Zeynep’i bırakmıştı. İçindeki zehri topladım ve çatlaktan geri gönderdim. Varillerden akanla bozulmuş beton uyurun saldırısına dayanmadı. Önce çatlaklar oluştu sonra da betondan parçalar düşmeye başladı. Duvar yıkılırken uyurla beraberdim. Uzakta bir yerlerde yüzeyde bir patlama olduğunu duydum. Toprakta yayılan titreşimleri dinledik. Sarsıntılar dindiğinde uyura artık zehir sızmıyordu.
Karanlık zehrin gidişiyle aydınlandı. Kendi gözlerimle de Zeynep’i görebiliyordum. Suyun içinde gözleri açık hareketsiz duruyordu. Yanına yüzdüm, uyurun onu iyileştirme çabalarını engelliyordum. Bileğindeki muska kırmızı bir ışık yayıyordu. Elini tuttum, kanımı takip edip Halil’in boynundaki muskaya ulaştım. Muskanın gösterdiği yolu takip edip yüzeye çıktım.
Halil’i Zeynep’in halini fark ettiğinde suratı bembeyaz oldu. Zeynep’in gözleri açıktı. Nefesini duymuyordum. Suyun dışına çıkacak zamanı yoktu. Üstatlar meclisinin bir yasağına daha karşı çıkıp büyümle ona ulaştım. Suyun içinde koltuk altından kavrayıp onu ve kendimi suyun üzerinde tutmaya çalıştım. Kolları arkasına düşmüş, suyun üzerinde hareketsiz duruyordu. Teni buz gibiydi. Büyü bedenimden ona ulaştığında uyurun yaptığı zararı görebildim. Zeynep’in hastalığın bulmak için ona ulaşmaya çalışmış, direnç görünce de saldırmıştı. Zeynep uyurun amacını bilmediğinden saldırısına direnebilmek için nefesinden vermişti. İçinde yaşamın sadece kırıntıları kalmıştı. Yorgundum, işe yarayacağına da emin değildim ama şansımı denedim. Uyurla olan bağlantım kopmamıştı, onun zehrin sakladığı iyileştirme gücünü toplayıp kendime aldım. Bedenimi uyurun isteğine bir araç gibi kullanmasına izin verdim. Toplanan sihir benden geçip Zeynep’e aktı. Uyur ne yaptığımı fark edince bana karşı koymadı, öğrenmek istiyor gibiydi. Kollarımda Zeynep ısınmaya başlamıştı. Başını omzuma koyup uyurun işini yapmasını beklerken, yüzünün su üstünde kalmasını sağladım. İyileştiren sihir içimden geçerken bana da bir şeyler bırakıyordu. Onun enerjisi ile canlanıyor, kendime geliyordum. Halil tüm bunlar olurken konuşuyor, bağırıyordu ama anlamıyordum. Cevap bile vermemiştim. Zeynep’e benden akan sihre konsantre olmak dışında bir şey yapmaya korkuyordum.
İşe yaradığını Zeynep kollarını boynuma doladığında anladım. Uyur beni bırakıp, kaynağın derinlerindeki yuvasına döndü. Zeynep öksürüp yuttuğu suyu çıkardı. Uyurun gitmesiyle kaynağın dipsiz boşluğu kapanmıştı, yere basabiliyordum. Halil gülüyordu, gökyüzünde binlerce yıldız bizi ışıklarıyla kaplamışlardı. Zeynep bana baktı, yüzündeki ifade bir garipti.
“Beni kurtardın.” Sesi cılız çıkmıştı. Başımı salladım, konuşabileceğime emin değildim.
“Uyurdan gelen sihirde senden de parçalar vardı. Sanki senin kokun sinmişti.” Beni kucakladı, kollarını sıkıca bana dolamıştı.
“Aklıma gelen ilk şey oydu, senin ölmene izin veremezdim.” Göğüslerinin sıcaklığı ikimizin de çıplak olduğunu hatırlamamı sağladı.
“Senin içine baktım sanki” Kollarını bırakmadan uzaklaşmıştı, nefesini yüzümde hissediyordum. “ve gördüğüm hoşuma gitti.” Ben daha ne olduğunu anlamaya çalışırken öpüştük. Tadı uzak diyarlardan gelen baharatları hatırlatıyordu.
Merih Sakarya - Bir Düşdelen Hikayesi
Thursday February 22nd 2007, 1:29 pm ~
Filed under:
Öykü
Güneş doğmaya başlarken, sabahın mavi tarafına doğru ilerledim. Gökdelenlerin kuşattığı, aynalı camlarla kaplı bir mavi gibi desem, ufalıp kalacaksın büyük binaların arasında; çöl desem, gökyüzü desem, hemen ter damlalarını ve güneşi arayacak gözlerin, uçsuz bucaksızlıkta birini düşlemeye koyulacaksın. Kışın hüküm sürdüğü, buz kesmiş bir çölün maviliğine doğru yolalmak gelmeyecek aklına. Ağaçlarla çepeçevre, yemyeşil bir kasabanın, çıkışına doğru bir gökyüzü mavisi de olabilir hem ilerlediğim, bahçeli evlerin, sağlı sollu durduğu, çiçekli bir sokağın ucundan gözüken bir gökyüzü mavisi de.
Güneş doğmaya başlarken, sabahın mavi tarafına doğru ilerledim. Sabahın köründe uyandım belki de. Perdeden sızan ışığın, hafifçe aydınlattığı, upuzun bir koridorda, ayağımın altında orama burama sürünen, karnı acıkmış bir kedinin, yanına çöküp, dizlerimin üstüne, başını okşarken, o patilerini dizlerimin üstüne atmışken, (yumuşak bir dokunuş tadı, patilerden dizlere sonra içeri doğru akan, içine doğru, kedileri sevmiyorsan başka tabii ki) mavi gözlerine baktım. Belki kedinin mavi gözlerindeki yansıda kendime (hüzün tadı belki ya da huzur) ya da boş boş baktım, dalgın, mahmur, uyku mahmuru -uykuyu iyi alamamış olabilirim, şarabı çok kaçırmış bir gece öncesinde; sonra olur olmaz yola çıktım kedinin mavi gözlerinden. Kedinin eve ilk geldiği günlerdeki halimi anımsadım baktığım gözlerinde. Nasıl bir hâl? Hüzne mi ilerliyor kelimelerin dizdiği yol, eski halleri anımsamak hep bir hüzün tufanı mı ?. Küçük bir çocuktum belki o zamanlar ve kedi epey yaşlandı ben serpildikçe. Ya da bir ihtiyar olsam, kedi eve daha dün gelmiş olsa, bir kaç aylık, daha mı hoşuna giderdi? Güneş de pencereden içeri doğru gözüme gözüme girerken, kedinin mavi gözlerinden bir yolculuğun başlamaması için hiç bir neden yok.
Güneş doğmaya başlarken, sabahın mavisine doğru ilerledim. Bir tiyatro sahnesinde uyanıverdim yorgunlukla, vücudun farklı noktalarında ağrılardan oluşan bir kanon sürekli hissettiriyordu kendini. Önce boş koltuklara, sonra sahnede duran dekora göz gezdirdim karanlık içinde, nasıl başlıyordu ikinci perde?
-”Kendinizi benim yerime koymayı bırakın, katil sizsiniz zaten!” diye çınlattım sahneyi, sonra
-”Anlıyorum neler hissettiğinizi.” , kısık sesle Derrea’ın repliğini söyledim,
-Anlamak mı?Güneş doğmaya başlarken sabahın mavisine doğru ilerledim. Siz yoktunuz artık orda. O ilerlediğim taze mavilikte siz yoktunuz.” diye daha yüksek bir sese, çıkıp devam ettim.
-…
Sonra el fenerini sepetin içinden aldım. Özel tasarlanmış bir el feneri, sarı yerine mavi ışığı var. El fenerine bastım, mavi bir yol aydınlandı. Bir elimle eteğimin ucundan tuttum, diğeri ile feneri. Ya da pantolonun cebinde bir elim, diğeri el fenerinde. Şimdi sabahın mavisi içinde adımlarda girdi işin içine.
Güneş doğmaya başlarken sabahın mavisine doğru ilerledim. Köpürttüm denizi. Bir tekneden suya bıraktım kendimi ya da denize kıyısı olan bir karaparçasından. Yakınlardaki adaya doğru kulaç atıyorum. Ada kulaçlarımla daha da yaklaşıyor, adaya doğru bir akıntının içinde hızla ilerliyor olabilirim ya da yavaş keyfini çıkarta çıkarta. Keyfini çıkartarak ilerliyorum, aheste, o zaman kızgınlıkla atmadım kendimi suya. Adada dostlarım var. Çıkınca karaya, ıslak ıslak, bir çay söyleyip oturacağım adanın meşhur kahvesine. Sahibi kırk yıllık arkadaşıma, getir bir tavla diyeceğim. Şanslı bir adamsa, ilk elinde düşeş atacak hemen. Zarların dönüşünü anlatacağım, sonra burdan bir giriş yapılabilir: bu sıralar kahvecinin şansı pek de yaver gitmiyor olabilir, denize bakıp adadan taşınıyoruz dedi mi, demedi, daha yüzüyorum ben. Kulaç atıyorum mavinin içinde: yolda ahbap sandallar var, martılar var, öylesine bir deniz adamıyım ki deniz analık babalık etmiş olsun. Deniz analık babalık eder mi, eder neden etmesin, benim gibi ihtiyar delikanlıyı eğler, avutur adamı deniz. Neden sahillere iniyor insanlar?, ya da avutmaz da diyebilirsin: “deniz adamı avutmaz”. Birkaç kez torpil geçmiş olsun ama. Alabora edebilecekken sayısız kez, etmemiş olsun.
Gökdelenlerin kuşattığı aynalı camlı bir mavi demiştin ya: Bu ilerlediğim sabahın mavi bir tarafı varsa eğer, başka renkleri de olabilir, başka taraflarında. Mavi aynalı gökdelenler arasında isem mesela ve büyükçe de bir cadde varsa, geçen arabaların renkleri karmakarışık olabilir. Sürekli farklı renklerin ağır bastığı, değişken bir renk curcunası arasından gökyüzünün mavisi, dingin değişmez bir şekilde bezemiş olabilir aralıkları -aralıklı diziyorsan gökdelenleri. Yanyana sıkı bir istif içinde iseler, başını kaldırıp bakman gerekir. İçinde olduğun mevsime göre bulutsuz bir yaz gökyüzü, ya da buz mavisi bir kış gökyüzü de olabilir hem. Kafanı kaldırıp baktıysan gökyüzüne doğru, çokyüz katlı bir gökdelenin yükseklerinde çalışan, camları temizleyen insanları da görmüş olabilirsin. Gökdelenin tepesine, iki tarafından, çelik halatlarla tutturulmuştur iskele. Yaşadığın yerde gökdelen yoksa büyük bir ihtimalle uzak yerlerin gökdelenlerini ya da bir filmde gördüğün gökdelenleri getirebilirsin aklına. Başını döndürecek kadar, öylesine yüksekte olabilirler. Yükseklik korkun varsa bile, bir kereliğine yanlarına çıkıp, onlarla beraber yukardan aşağıya şehrin curcunasına, geçen arabalara bakabilirsin. Yükseklerde rüzgârın böylesine kuvvetli esmesi sevindirebilir seni, saçlarını gözünün önüne getirdiği için sinir edebilir diğer yandan. Hem mavi gökyüzüne daha da yaklaşmış olursun böylece. Ben iskelede gördüklerinden biri olabilirim elbette, hem de iri kıyım, bıyıklı bir adam değil de dalgalı sarı saçlarını toplamış, mor bir çıt çıt toka ile tutturmuş bir kadın olabilirim. Sabahın mavi tarafına doğru, çelik halatlar çekiyordur bizi yukarı. İşe yeni başlamışımdır, yapamazsın diyen ablama inat başlamış olabilirim yükseklerdeki rüzgârlı işime. İşi bana hem o bulmuş, sonra da istememişse, kapris yapıp: “Sen kendi işim olmasını çekemiyorsun” demiş olabilirim çocukça, kalbini kırıp üzülmüşümdür de. Yanıma gelip “Nasıl istiyorsan öyle olsun” dediğinde, bir çocuk gibi boynuna sarılmışımdır. Gökdelendeki ilk günlerimde yaşadığım acemiliklerden tam birini anlatırken, kahkahayı basmışken, hemen dibimizden geçen kuşa doğru bir bakışta, şehrin uzaklara uzanan görüntüsünde, evin ne tarafa düştüğünü kestirmeye çalışmışımdır.
Güneş doğarken, sabahın mavi tarafına doğru ilerledim. Yüksek tavanları, geniş koridorları ile çok büyük bir müzenin gözlerden epey uzak, en üst katındaki çalışma odasından, kahvemi alıp geniş koridora çıkmış, yolumun üzerindeki resimler, heykeller, sûretler, yüzyıllar arasından geçip, vazolardan, mavinin tonlarının ağır bastığı vazonun yanında, her sabahki ritüeli yerine getiriyordum, deyince: Müzelerin, ait oldukları yerden ve zamandan kopmuş, onca şeyin biraradalıklarıyla garip bir yere dönüşmüş olması, damağında garip bir tad bırakabilir. Gökdelenin tepesinden hızlı bir uçuşla birden, müzenin yüksek sütunları arasında kendini buluvermiş olduğun da eklenirse: Eskinin bir tadı vardır belki dilinde çoktandır yer etmiş, öylesi bir tad gelebilir ağzına. Trajik bir bakıştır belki vazoya yönelen bakış. Her sabah aynı şeyi tekrar ediyorsan bir başka bakıştır o bakış. Dönüp dolaşıp baktığın şeyleri bir düşün, belki marazlıdır, biraz anlaşılmaz, belki de sağalmak için bakıyorsundur. Maraz da olsa her sabah başına geçmek için hastalıktan fazlası, bir sevgi, yok yok tutku gerektirir bu iş. Tutkun, hastalıklı olabilir elbette. Üstündeki tasvir canımı yakıyordur ya da yıllardır beni kemiren derin bir arzu ile birazdan camı kırıp vazoyu alacağımdır. Aydınlık bir müze ise kurduğun belki yanılıyorsundur, tüm ışıkları kapalıdır, açmamışsındır ışıkları. Tüm yolu el feneri ile katetmiş olabilirsin. Sadece vazoyu yalnızlığında görmek için, elinde bir kaç mum ile, müze sabah ziyaretçileri ile doluşmadan, geniş koridorda, yüksek bir tavanın altında, gizli bir buluşmayı gerçekleştirecek gibi, uzun bir yolu heyecanla geçmiş olabilirsin.
Güneş doğarken, sabahın mavisi. Yerdeki minderde dizilmiş kıyafetlerin en üstünde duruyordu. Mavi bir pilili etek belki, ya da bir gömlek ya da bir mayo, tüm kıyafet öbeğinin üstünde. Ütüledikten sonra hani üstüste durur ya giysiler, işte öyle. Muhtemelen minderin üstünde, belki de bir sedir, ya da bir sandalyede olabilir. Koltuk değil. Senin evinde durmuyor ki giysiler. Uzakta bir yerde. Sıcak hava, toz ve çöp kokuları içinde kasaplar caddesinden geçip gideceğim birazdan. Kasaplar günün ilk ışıkları ile, yani şimdi, hayvanları boğazlıyor olacaklar. Kasaplar göz önünde hayvan boğazladıklarına göre, senin yaşadığın bir yerde değilim ben. Göz önünde hayvan boğazlamanın doğal karşılandığı bir yerdeyim. Hangi maviye doğru ilerlediğim de belli değil sabahın ilk ışıkları ile. Dünden kalan etlerin yanına asacaklar taze eti. Et çengele asılacak, öğlene doğru sinekler iyice üşüşecek üstüne. Geçtiğin caddede sağlı sollu dükkânların önünde, kapı dışında asılmış, çengelde sallanan etler… Rembrandt’ın resmini gördüysen hayâl etmesi kolay. Gerçi giysileri de asıyoruz çengele, sorunlar da asılabilir, bu ülkede çengel apaçık gözüküyor. Çengel etten geçiyor. Bir parça olsun alsam, büyüğe güzel bir yemek yapabilirim. Bir büyük varsa, en azından bir de küçük var, o zaman diye düşünmelisin. Yemek yapacaksam, kadınım. Değil miyim? Bir parça olsun alamıyorum. Kimse alamıyor. Zengin diye kurmak imkânsız, çok uzaklarda ve fakir bir ülke burası. Senin ülkenin dışında, ya da sana kadar uzandıysa evet bildin senin ülkendeyim şimdi. Kasaplar caddesini kesen büyük caddede, küçüğü kucağımda, geçen zengin arabalara el açacağız. Öğlene doğru, küçüğü içeri alıp emzirir gibi yapacağım. Ne içine? Güneş ortalığı iyice kavururken. Niye emzirir gibi? Küçüğü, mavinin içine alacağım. Mavinin içinde, küçüğün bedeninin kıvrımları gözükecek, “küçük bebem için” ekmek parası diye el açarken. Masmavi bir burkanın içine alacağım küçüğü. Sabahın ilk ışıkları ile üzerine yürüdüğüm sabahın maviliği. Bakış dilimlenebilir mi? Bakış karelere bölünebilir mi? İçinde olduğum mavinin çizgileri, gökyüzünün mavisini dilimleyecek, günler dilimlenecek, kasaplar caddesinin kasapları göz önünde dilimleyecekler etleri.
Güneş doğarken, sabahın mavisi yine. Daha yataktan kalkmadım. Sereserpe yatıyorum. Yatağı ben koyunca, sen hemen duvarları örüyorsun yatağın dayandığı. Duvar yok. Duvar yok bir yatakta yatıyorum. Pencere de yok. Çarşaf, nevresim, pike, yorgan, yastık yok. Duvarların çevrelemediği bir yatak var. Duvarsız bir yatak kurmak için, duvarları sökmek gerek. Kolonları, döşemeyi, pencereleri, duvardan geçen tüm kabloları, lağıma uzanan boruları. Şimdi işte, havada bir yatakta yatıyorsun, bunca sökümden sonra. Kolayı var, daha kolayı var. Teknenin ucundayım. Havluyu serdim yatıyorum. Bugün öğlene doğru dalacağız tekrar. Suyun içine bırakıvereceğiz kendimizi. Bilmediğin uzak ülkenin sıcağından, teknenin ucuna beraber geldik. Teknenin sol tarafından baktıysan, bir de sağından bak. Hatta kamaralara giden merdivenlerden in, ordan, yatan bana bak teknenin ucunda. İşte nasıl sen de açığa çıkmak istiyorsan, merdivenlerden yukarı çıkıp denizi görmek, böyle bir tavan nasıl üstüne gelip darlandırıyorsa seni, ben de öyleyim şimdi. Keyfim yerinde gibi aslında, yapmam gereken bir şey var, onun sıkı