Zifiri Karanlıktan Öyküler

Özlem PEKER

Tuhafiyeci  
   
 


 

Biraz sonra size bir öykü anlatmaya başlayacağım. Baştan söyleyeyim, bu fikir hiç hoşuma gitmiyor aslında. Çünkü öykü anlatmayı sevmiyorum. Hele tanımadığım kişilere anlatmayı hiç sevmiyorum. Ellerim terliyor. Ya hava çok bunaltıcı ya da ben gerildim. Belki siz de tanımadığınız insanların anlatacağı öyküleri dinlemekten hoşlanmıyorsunuzdur. Bilemiyorum. Burası çok bunaltıcı oldu. Biraz camı aralayıp geliyorum.

Şimdi daha iyi. Ne diyordum? Evet, belki karşılıklıdır hislerimiz. Her iki taraf da içinde bulunduğumuz birliktelikten mutsuzsa, “Bu işi burada bırakalım,” diyeceğim ama benim bırakmam imkansız. Çünkü ruhumun diğer yarısına acilen ihtiyacım var. Başıma gelenleri anlatmadan hemen öyküye geçmek konusunda kendime söz vermiştim ama yapamayacağım anlaşılan. İçimden yükselen bir ses, “Önce her şeyi anlat ve rahatla,” diyor ve ben içimdeki sesi her zaman dinlerim. Bunun bazen başımı belaya soktuğu da olmuştur, fakat içinde bulunduğum durumda daha büyük bir belaya bulaşmamın mümkün olacağını sanmıyorum. En iyisi olanları başından anlatmak.

Her şey, bir süre önce ruhumun diğer yarısını terk etmemle başladı ve soracak olursanız eğer şu anda aldığım bu karardan dolayı çok pişmanım. Kavga ettiğimiz o gecenin sabahından beri yaptığımı telafi etmek ve onunla yeniden bir ve tek olmak için çaba sarf ediyorum. O yüzden buradayım. Aslında bu kadar açıklama yeterli olabilir, fakat bir yandan da açıklama denen şey gerçekten açıklayıcı olmalı diye düşünüyorum. Oysa, bu söylediklerim ancak içinde bulunduğum durumun basit bir özetinden başka bir şey değil. Evet, yetersiz bir anlatım bu. Öyleyse baştan alayım.

Aşırı gerçekçi olduğumu söyleyerek başlayayım. Ruhumun diğer yarısı ise ne yazık ki aşırı hayalci olmasıyla tanınır. Bunun her ikimiz için de ne kadar yıpratıcı olduğunu bilemezsiniz. Hayalci ve ben, pamuk prensesin hayatını en iyi şekilde geçirebilmesi için uğraşır ve fakat birbirimizden çok farklı olduğumuz için onun yaşamını sürekli kilitler dururuz. Çünkü ne benim ne de diğer yarımın istediği yönde koşamayız bir türlü. Ormana da hiç ulaşamayız böylece. Ne var ki, prenses yiyecek bekler, yakacak bekler. Bunları bulamadığındaysa karşısına çıkan ilk elmadan bir parça ısırarak hayatını donduruverir. Yoksa o uyuyan güzel miydi? Neyse bildik bir masaldan yardım alarak durumu açıklayayım isterken konuyu biraz çığırından çıkardım galiba. Benzetmelerle konuşamam ki ben! Konuşmamalıyım. Bu hayalciye has bir özelliktir .

Her neyse, aramızdaki o büyük kavganın patladığı gece çok üzerine gittim ruhumun hayalci yanının ve sırtımda bir yük olduğunu söyledim. Hayal aleminde yaşamaktan başka bir şey bilmediği için hayatımızı çekilmez hale getirdiğini bağırdım yüzüne ve yollarımızı ayırmak istediğimi de ekledim. O ne yaptı dersiniz? Ben bağırıp çağırırken bir çocuk gibi baktı yüzüme sadece. Tek söz söylemeden. Böylece kavgayı sadece benim kavgam haline getirdi. Ben de bedenimizi alıp, kapıyı çarpıp çıktım. Dönmedim de bir süre. Aklım karışık, yönüm kayıp bir şekilde geri geldim sonra. Şu anda yine birlikteyiz. Tek bir farkla: kilitli bir kapı var artık aramızda. Bazen tek bir kapı, büyük bir engel olabiliyormuş.

Onun çocuksu inadını hatırlayınca sinirlendim yine. “Ne hali varsa görsün!” demek geliyor içimden. “Zifir karanlıkta, öykülerinin kahramanlarıyla birlikte yaşlansın umarım,” diyemiyorum, çünkü her şeye rağmen beni tamamlayan parçaydı o ve eksikliği günden güne kendisini daha fazla belli etmeye başladı. Şu anda, evin kavga ettiğimiz o en küçük odasında bana karşı ne hissettiğini tartıp duruyor. Onun açısından bulunduğu oda bana karşı bir korunak. Bunu o kadar iyi hissedebiliyorum ki, kapıyı açmasını bile istemeye çekiniyorum. Akşam olduğunda ışığı yakmıyor bile. Zifir karanlıkta öylece bekliyor. Kırgın çünkü. Hem de çok. Kırgınlığının geçmesi için gerçeklerle yakından ilgisi bulunmayan o öykülerini gerçekten dinlememi bekliyor benden. Böyle söyledi. Dinlemem yetmiyor, başkalarına da anlatmamı istiyor üstelik. Ancak bu şekilde anlayabilirmişim onu.

Hayal kurarken ve bunları insanlarla paylaşırken hissettiklerinin aynısını hissetmem gerekmezmiş. Onu biraz olsun anlamam yeterliymiş. Bu gerçekleşmeden tekrar birlikte yaşamayı kabul edecek olursa, bu sefer benimle birlikte yaşamaya o dayanamazmış. Doğru, onu fazla anladığım söylenemez. Çünkü ben gerçek insanları öykü kahramanlarına tercih ederim. Bir ortamı gözümde canlandırmaya çalışacağıma, farklı farklı yerleri gezip gözlerimle görmeyi isterim. Bir şey olmanın hayalini kurup, sonra da öyküleştireceğime, bir şey olmayı ister ve onun için uğraşırım. Gerçek hayatın içinde olmayı severim ben. Bunun aksini seven insanlara hiçbir sözüm yok, ama söz konusu olan ruhumun diğer yarısıysa kaldıramam bunu. Yapamam. Hayalleriyle yaşayan bir ruhla aynı bedeni paylaşamam. Ne var ki onu arkamda bırakıp gidemiyorum da. Çıkmaz diye buna derim!

Ne garip! Bir süre önce tek istediğim buydu: onunla yollarımızın ayrılması. Olmuyormuş meğer. O kadar kolay terk edilemiyormuş. “Bir konu geldi aklıma, hadi gel yazalım,” derdi bazen karşıdan karşıya geçerken. Yolun tam ortasında. Ben de, “Kaldırımın kenarına oturup öykü yazmamızı beklemiyorsun herhalde,” diye çıkışırdım ona. Gitsin kendi kendine otursun kaldırıma ve sonsuza dek orada kalsın isterdim. Düşsün yakamdan diye dilerdim içimden. Şimdi bir de şu halime bakın. Etrafında pervane olup, kendisini kilitlediği odadan çıkması için yalvarıyorum adeta. Bir öykü anlatmadığım kalmıştı şu hayatta, onu da yapacağım işte.

Ya da yapamayacağım. Baksanıza konuşmaya başladığımdan bu yana epey zaman geçmiş ve benim yetişeceğim bir işim var. Galiba öyküye bir dahaki gelişimde başlamam daha iyi olacak. Fakat gitmeden önce şunu söyleyeyim, ilk bölümünü yakında anlatacağım öykü biraz uzun sürecek. O yüzden de bir kerede bitiremeyeceğim. Bu arada “Söylemeyeyim, söylemeyeyim,” diyorum ama kendime engel olamayacağım. Kurmaca hikayelerden hoşlanmayan birisini böyle bir hikayeyi anlatmaya zorlamak dünyada ona yapılabilecek en fantastik kötülüktür. Bu yüzden hayalciyi tebrik ediyorum. Planlasa yapamazdı bu kadar ağırını. Neyse, yapacak bir şey yok artık. Çekeceğim bitinceye kadar.

Bu arada, ben tekrar gelinceye kadar siz neler yapacaksınız bilemiyorum, fakat ne yaparsanız yapın, hayal dünyasına dalıp gerçeklerle bağınızı kopartmayın sakın. Kendinizi bir kez hayallerin büyüsüne kaptırdınız mı, sizin de ruhunuzun gerçekçi bir yanı varsa eğer kapıyı çarpıp çıkabilir. Benim yaptığım gibi geri döneceğinin de garantisi yoktur ayrıca. O yüzden toprağa sıkı basın.

 

 

ZİFİR KARANLIKTAN ÖYKÜLER – 1

 

Beni hatırladınız mı? Hani ruhunun yarısını terk etme gafletinde bulunan kadın. Cevabınızın çok da önemi yok aslında. Çünkü siz bir öykü dinlemek için buradasınız ve benim de bir öyküm var. Epey uzun bir hikaye. Doğrusunu isterseniz, ben de sadece bugün anlatacağım bölümünü biliyorum. Devamını öğrendikçe sizlere anlatacağım. Beni hatırladıysanız eğer, öykünün devamını kimden öğreneceğimi de anlamışsınızdır: onu terk ettiğimden beri kendisini bir odaya kilitlemiş olan ruhumun diğer yarısından. Israrla öyküler kurarak bana anlatan ve anlattıklarını başkalarına da aktarmamı isteyen sevgili diğer yarımdan. Gözünüzde canlandırabilmeniz için söylüyorum: onun anlattıklarını unutmamak için bir kenara yazarken renkten renge giriyor ve onu tekrar terk etmeyi istiyorum. Fakat etmeyeceğim.

 

Hayal ürünü olan hiçbir şeyden hoşlanmadığım için, bunu onun bana reva gördüğü bir ceza gibi düşünebilirsiniz. Ah benim gerçekçi yapımı bükmeye çalışan inatçı yarım! Onun başarılı olmasını en çok ben istiyorum aslında. Yoksa, hayatına benimle birlikte devam etmeyecek ve ben de yaşamımın sonuna kadar yalpalayıp duracağım. İşte kendim hakkında şimdiye kadar duyduğum en ürkütücü gerçeklik. Her neyse, çok uzattım. Öykünün bugün anlatacağım bölümünün adı “ Tuhafiyeci” . Başlayalım artık.

  ------------------------------------------

Tuhafiyeci

İlk iki öyküsünü yayınlamamışlardı. Daha sonra gönderdiği on öyküyü de. Ancak bu son öyküsü ile ilgili garip bir his vardı içinde. Ne olduğunu çıkartamadığı bir his. Zaman kaybetmeden öyküsünü bir zarfa yerleştirdi, zarfın ağzını sıkıca kapattı ve adresi üzerine yazdı: “Gece Yarısı Öyküleri Dergisi, Gece Yarısı Yayıncılık, Gün Doğumu Sokak, Sakın Düzeltme Apartmanı, No: 12.”

Beş dakika sonra sokaktaydı. Postaneye girdiğinde, her zamanki gibi önce onu aradı gözleri. Orada oturuyordu. Bankonun arkasında. Öykülerini “Gece Yarısı Öyküleri Dergisi”ne yollamasına neden olan genç kadın. Dikkatini çekebilmek uğruna nice uğraş verdiği kadın. Derin bir nefes aldı ve bankonun önünde sıraya girdi. Bu genç kadının ilgisini çekmek, kendisiyle konuşmasını sağlamak ne kadar da uzun sürmüştü. Belki de postaneye gittiği günlerden birinde kadının o dergi hakkında konuştuğunu duymamış olsaydı daha da uzun sürecekti.

Kadının, yaşlı bir kadınla Gece Yarısı Öyküleri Dergisi hakkında konuştuğunu duyduğu sabah, yaz yeni başlamıştı. Konuşmalardan anladığı kadarıyla, yaşlı kadın bu postanenin eski çalışanlarındandı ve emekli olduktan sonra da arada bir postaneye uğrayıp laflamayı adet edinmişti. İkisinin de dergiyi çok severek okudukları belliydi. Bu konuşmaya kulak misafiri olmak, aklında bir kıvılcımın yanmasına neden olmuştu. Onun dikkatini çekebilmenin yolu, Gece Yarısı Öyküleri Dergisi'ne öykü göndermek olabilirdi miydi acaba? Cevabı denemeden bilemezdi. O yüzden denemişti.

Sonuç şaşırtıcıydı. Zarfın üzerinde derginin adresini görür görmez gözleri parlamıştı kadının ve, “Ne zaman bu dergiye öykü göndereceğinizi merak ediyordum,” demişti. Demek ki kadın kendisiyle sandığından daha çok ilgiliydi. Sürekli dergilere öykü gönderdiğine dikkat etmişti. Çok azının yayınlandığını da biliyor olabilir miydi? Şaşkınlıktan verecek cevap bulamamış ve “ Gece Yarısı Öyküleri Dergisi ile yazışmak için en güzel öykümü bekliyordum,” demişti bir çırpıda. Doğru değildi elbette. Biraz garip bulduğu için, yazdıklarını o dergiye göndermeyi hiç düşünmemişti bile. Evet dergiyi çok sayıda insan okuyordu, fakat kendisini bildi bileli hep aynı yazarların öyküleri yayınlanıyordu. Kapılarının yeni bir yazara açık olmadığı belliydi. Her neyse, bu düşüncelerinin bir önemi kalmamıştı artık. Bütün öykülerini Gece Yarısı Öyküleri Dergisi'ne yollamaya hazırdı ve yollamaya devam ettiği sürece kadınla yakınlaşacaklarına da emindi. Emin olmadığı tek şey, bu garip ilişkinin nereye doğru gideceğiydi.

Kadının sesiyle düşüncelerinden sıyrıldığında sıranın kendisine geldiğini fark etti. Bankoya yaklaştı ve elindeki zarfı uzattı. Kadının, bir süredir yaptığı gibi, öyküsünün adını soracağını sanıyordu fakat, bu sefer hiçbir şey sormadı. Bir süre sessizce zarfa baktıktan sonra başını kaldırıp gülerek fısıldadı:

“Bu öyküyü yayınlayacaklarmış gibi geliyor bana.”

Bunu o kadar inanarak söylemişti ki konuşmalarını biraz daha uzatacak hiçbir söz gelmedi aklına. “Umarım,” demekle yetindi. Parasının üstünü alıp postaneden ayrıldı.

Öyküsünün konusunu bile bilmeden nereden anlamıştı ki yayınlayacaklarını? En yakın arkadaşının evine doğru yürürken kendi kendine sürekli bu soruyu soruyordu. Demek ki bu öyküde farklı bir şeyler olduğunu hisseden yalnızca kendisi değildi. Postaneden alelacele ayrıldığı için kendisine kızdı. Onunla biraz daha uzun konuşabilmiş olmayı isterdi. Nasıl olsa konu bulmakta zorlanmıyordu artık. Kadın, son zamanlarda öykülerini neden yalnızca Gece Yarısı Öyküleri Dergisi'ne gönderdiğini, diğer dergilerden neden vazgeçtiğini merak ediyor olabilirdi mesela. Evet, bunun nedenini anlatabilirdi ona veya zarfın içindeki öyküsünden bahsedebilirdi. Aniden durdu. Elinde duran kağıtlar gözüne çarpmıştı. Şaşkınlıktan dergiye gönderdiği öykünün bir kopyasını kadına vermeyi unuttuğunu fark etti. Bir süredir dergiye yolladığı her öyküden bir tane de ona veriyordu. Bir sonraki öyküsünü göndermeye geldiğinde birkaç cümle daha fazla konuşabilmek için. Yürümeye devam etti.

Arkadaşı postanenin iki sokak ilerisinde oturuyordu. Oysa, beş sene öncesine kadar aynı sokakta otururlardı. Çocuklukları ve ilk gençlik yıları birlikte aynı sokakta geçmişti. Arkadaşı, işe girdikten sonra başka bir sokağa taşınmıştı. Bu sabah buluşup onun evi için kitaplık bakmaya gideceklerdi. Kendisi için de baksa hiç fena olmazdı ama şu anda buna yetecek kadar parası yoktu. Yine de, öyle ya da böyle bir gün düzenli para kazanmaya başlayacak ve o zaman ilk iş çalışma masası dışındaki tüm eski eşyalarını yenileyecekti. Çalışma masasını değiştirmek istemiyordu, çünkü tıpkı oturduğu ev gibi, o da babasından kalmıştı. Arkadaşının evine varmak üzereydi. Adımlarını hızlandırdı. Yaz güneşi sabahın daha bu saatinde kavurmaya başlamıştı.

Gece Yarısı Öyküleri Dergisi, gönderdiği son öyküyü yayınlamayı kabul ettiğinde yaz bitmek üzereydi. Mektubunun cevabının kendisine ulaşması her zamankinden uzun sürmüştü. Derginin posta adresini unutmasına yetecek kadar uzun. Gece Yarısı Yayıncılığın cevabını beklerken yeni öyküler yazamamış, bu da, postanedeki kadını görmek için yegane bahanesini elinden almıştı. Oysa bu dergi, gönderdiği öyküyü yayınlamayacak dahi olsa her mektubuna cevap veriyor, mektupta yazanlar ise genelde umut veren sözler oluyordu. Kim bilir, belki de bir süredir yazdıklarını yalnızca bu dergiye gönderiyor olmasında kadının dikkatini çekmenin yanı sıra bu umut veren sözlerin de payı vardı.

Dergiden gelen cevabı okuduğunda tüm bunlar aklından silinip gitti. Öyküsünü beğenmişlerdi. Tam istedikleri gibi bir öyküydü:

“İster istemez yayınlayacağız diyorlardı, lütfen dergiye gelip bizimle görüşün. Mektubu aldığınız gün, tek başınıza ve gece yarısından önce gelmeniz tercihimizdir.”

Mektupta yazanları tekrar tekrar okudu. Arkadaşını arayıp, ona da okudu. Arkadaşı da, onun kadar sevindi. Yine de, mektubun biraz garip olduğunu söylemeden edemedi. Bir yandan sevincini kırmaktan çekiniyor, bir yandan da onu uyarmak zorunda olduğunu hissediyor olmalıydı. Haklıydı da. Garip bir mektuptu. Saat henüz öğlen on iki olduğuna göre, hemen gidip dergideki insanlarla konuşabilir, onların da mektupta yazanlar kadar garip olup olmadıklarını gözleriyle görebilirdi. Telefonu kapatırken endişelenmemesini, ortada hiçbir gariplik olmadığını söyledi arkadaşına. Evden çıkarken, postanedeki kadının bu olanlara ne diyeceğini düşünüyordu. O da arkadaşı gibi garip karşılar mıydı acaba?

Karşılamadı. Aksine, çok normal buldu mektubu. “Gece yarısı,” bu derginin bir simgesi olduğuna göre görüşme saatlerini gece yarısına göre belirlemeleri doğal olmalıydı. Belli ki dergi gece yarısında kapanıyordu. Hem bu dergide bir gariplik hissetmiş olsaydı, bir süredir yalnızca bu dergiyle yazışıyor olur muydu hiç? En önemlisi de, bu dergiyi çok sayıda insanın okuyor olmasıydı. Bu, her şeyi normal karşılayıp, koşa koşa dergiye gitmek için yeter de artardı. Haklıydı. Kadınla alelacele vedalaştı ve postaneden ayrıldı.

Koşarcasına yürüyor ve bir yandan da dergiye gitmeden önce postaneye uğramakla ne kadar iyi yaptığını düşünüyordu. Sözleriyle mi, yoksa bakışlarıyla mı bilmiyordu, ama kadın içindeki bütün endişeleri alıp götürmeyi bir kez daha başarmıştı. Yazdığı öyküler hakkında konuşurlarken de hissederdi bu duyguyu. Ne zaman karamsarlığa kapılsa, kadın bir cümlesiyle içini rahatlatırdı. Öykülerini çok sevdiğini söyler dururdu. Yazdıklarının üzerinde oynayıp onları sürekli düzeltmekten vazgeçtiğinde daha güzel öyküler yazacağına inandığını da söylerdi. Keşke, bu akşam birlikte yemek yemeyi teklif edebilseydim, diye geçirdi içinden. Mektupta yazan adrese varmasına az kalmıştı.

Geniş ve aydınlık bir bekleme salonundaydı. Derginin bulunduğu sokak, bu apartman, bu bekleme salonu, hepsi normal görünüyorlardı. Ona kapıyı açan yaşlı adam karşısındaki masada oturuyordu ve kapıyı açtığından beri tek kelime etmemişti. Ancak bazı insanların konuşmayı sevmemesini de normal karşılamak gerekirdi. Yarım saat sonra yaşlı adam ayağa kalktı ve masanın yanındaki kapıya doğru ilerledi. Onu içeriye alacaktı galiba.. Adam, açtığı kapıdan içeri girmesini işaret etti. Gariptir, sessiz geçen bu yarım saat tüm heyecanını alıp götürmüştü sanki. Adamın yanından geçip odaya girerken, yayınlamayı kabul ettikleri son öyküsünü geçirdi aklından. Pek işe yarar olmadığını bildiği halde neden onu beğeneceklerine inanmıştı ki ve neden beğenmişlerdi gerçekten?

“Son öykünüzü çok beğendiğimizi biliyorsunuz.”

Odanın az ışık alıyor olmasından kaynaklanmış olsa gerek, sesin sahibinin gözleri seçilemiyordu. Sessizce bekledi. Odaya giren başka bir adamın perdeleri aralamasıyla birlikte nihayet sesin sahibinin yüzü seçilir hale geldi. Odanın köşesindeki masada oturuyordu ve neredeyse yüz yaşında olmalıydı. Yine de oldukça dinç görünüyordu. Perdeleri açan adamın yaşı ise, dışarıda bekleyen adamınkiyle, masada oturan adamınki arasında bir yerlerdeydi. Asırlık insanlar da pekala dergi çıkartabilirler, her şey hala normal, diye geçirdi içinden.

“Biz,” diye söze başladı, perdeleri açmakta olan adam arkasına bakmadan, “ normalde hiç kimsenin dergimizi ziyaret etmesine izin vermeyiz. ” İşte bu, hiç de normal sayılmazdı. O, merakla oturduğu yerde doğruldu. “Ve siz,” diye söze devam etti perdeleri açan adam, “En genç olanımızın yıllar önce bizi yarı yolda bıraktığı günden bu yana bu derginin kapısından içeri girmesine izin verdiğimiz ilk insansınız.” Masada oturan adam, son cümleyi duyar duymaz konuşmakta olan adamın sözünü kesti ve ona gidip içecek bir şeyler getirmesini söyledi. “Dergide onun sözü geçiyor olmalı,” diye düşündü masadaki adamı incelerken. Dergide çalışanlardan birinin yıllar önce dergiyi terk etmiş olmasının aslında üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olduğunu biliyordu fakat, şu anda bunu düşünmeye ne isteği ne de zamanı vardı. Daha sonra, arkadaşına ve postanedeki kadına anlatabilmek için adamların söyleyeceklerinin bir kelimesini bile kaçırmak istemiyordu. Kendisine uzatılan bardağı aldı.

Bardaklarındakileri çoktan içip bitirmişler, on dakikadır konuşmaksızın oturuyorlardı ki bekleme salonundaki adam da onlara katıldı. Sanki o gelmese, konuşma hiç başlamayacaktı. Sanki odadaki sessizlik, sonsuza kadar sürecekti. Dışarıda oturan adam konuşmayı seven birisi değildi ki, neden konuşmaya başlamak için onu beklemişlerdi? Bunları düşünüp duruyordu en yaşlıları söze başladığında. Güçlükle yendiği heyecanı, olduğu gibi geri gelmişti.

“Bizler,” dedi yaşlı adam, “dergimizde yalnızca kendi yazdıklarımızı yayınlarız, çünkü yazarken dikkat ettiğimiz kurallar, herkesin uyabileceği türden değildir. Ama sen, dergimize gönderdiğin son öykünle bizlerin arasına katılabileceğinin işaretini verdin. Bunun için burada, yanımızdasın. Ancak, aramıza resmen kabul edilebilmek için bir şartı yerine getirmek zorunda olduğunu hatırlatmalıyım. Yine de, şimdilik bunları bir kenara bırakıp, sadece düşünmeni istiyorum senden. Sence, beğenmiş olduğumuz son öykünü daha önce bize göndermiş olduklarından farklı kılan şey neydi?”

Gönderdiği son öyküyü diğerlerinden farklı kılan şey neydi? Aklı bir anda durmuştu sanki. Kadınla konuşurken hissettiği rahatlıktan eser yoktu şimdi. Yaşlı adamın sözlerini anlamaya çalıştı. Sorunun cevabını bulmaya çalıştı. Sakinleşmeye çalıştı fakat, buradan gitmekten başka bir şey düşünemiyordu. Her şeyin normal olduğuna kendisini inandıracak gücü kalmamıştı. Odada bulunan herkesin dikkatle onun yüzüne baktığını görünce kendisini toparlama ihtiyacı hissetti. Kadının sözlerini düşünüp, derin bir nefes aldı. Şimdi her şey daha normaldi.

Son öyküsündeki farkın, öykünün konusundan kaynaklandığını zannetmiyordu, çünkü onun konusunun diğerlerininkinden farklı bir tarafı yoktu. Yazım tarzında da hiçbir değişiklik yapmamıştı. Belki de, öykünün dışında bir yerlerde aramalıydı farkı. Aramalıydı, aramalıydı da, gözlerinin içine bakan üç çift göz onu bunca rahatsız ederken bunu nasıl yapacaktı? Gözlerini kapattı.

Son öyküsünü yazmaya tam gece yarısında başlamıştı. Evet böyle olmuştu, ama gece yarısında yazmaya başladığı başka öyküleri de vardı. Biraz daha düşündü. Öyküsünü gece yarısında yazmaya başlamış ve sabah gün doğmadan hemen önce tamamlamıştı. Daha önce öyküsünü gün doğmadan bitirdiği hiç olmamıştı. Belki de, aradığı fark buydu. Bu değilse bile, bu olduğunu söyleyip, bir an önce buradan gidebilirdi. Gözlerini açtı. Henüz ağzını açmamıştı ki az önce bekleme salonunda birlikte oturdukları adam, farkın az önce aklından geçenden daha büyük olduğunu ve farkın tam olarak nereden kaynaklandığını bulmak için biraz daha düşünmesi gerektiğini söyledi. Bu adamın ilk kez konuştuğunu duyuyordu. “Farkı tam olarak bulmak istiyorsan,” diye devam etti adam, “acele etmeden düşünmelisin.”

Bir anda kanının donduğunu hissetti. İstese de acele edemezdi artık. Bu adamın aklından geçenleri okumuş olması mümkün olabilir miydi? Yavaş yavaş düşünmeye zorladı kendini. Yanlış hatırlamıyorsa, son öyküsünü yazarken, yazdıklarının üzerinde en ufak bir düzeltme bile yapmamıştı. Gittikçe daha iyi hatırlıyordu şimdi. Bu öykünün sonunu beğenmemişti aslında. Ancak güneşin doğmak üzere olduğunu görünce, çok yorgun olduğunu düşünerek öykünün üzerinde oynamaktan vazgeçmiş ve son noktayı koyuvermişti. Fark, mutlaka bunlardan biri olmalıydı. Ya da hepsinin toplamıydı aradığı fark, çünkü son öyküsü, üzerinde hiç oynanmamış, gece yarısı ile gündoğumu arasına sıkışmış tek öyküsüydü. Başını kaldırıp, karşısında oturan üç adama baktı ve bekleme salonunda birlikte oturdukları adamın kendisine gülümsediğini gördü. Galiba, düşündüklerini onlara söylemesine gerek kalmamıştı.

“Evet,” dedi en yaşlı olanları, “ farkı buldun sonunda. Farkında olmadığın açık, ancak bil ki sen, bir gece yarısı öyküsü yazdın. Bu yüzden burada, yanımızdasın. Şimdi sıra senin. Bizlere dilediğini sorabilirsin. ” Ne soracağını bilmiyordu doğrusu. Aklı karışmıştı. Tedirgindi, heyecanlıydı, mutluydu. Duyguları, birbirine karışmıştı. Sakin olması gerektiğini biliyordu. İlk defa, hayatta ilk defa bir dergi, hem de pek çok insanın okuduğu bir dergi, onun öykülerini sürekli yayınlamak istiyordu ve kadının da dediği gibi, bu her şeyi normal karşılamak için yeterli olmalıydı. Bu düşünce sakinleşmesine yardım etti ve aklındaki sorular peş peşe ağzından dökülüverdi.

Öyküsünü nasıl yazdığını nerden anlamışlardı? Onlar için bir öykünün nasıl yazıldığını anlamak çok kolaydı fakat, bunu nasıl yaptıklarını aralarına resmen katılmamış birisine açıklamaları doğru olmazdı.

Ondan ne istiyorlardı? Bu şekilde yazmaya devam ederek aralarına katılmasını. Ama neden? Bu dünyadan ayrılmadan önce, “gece yarısı öyküleri”ni devam ettirecek, yer yüzünden silinmelerini engelleyecek genç insanı bulmak zorunda oldukları için. Kurallar, bu genç insanın ancak en yaşlı olanları yüz yaşını tamamladıktan sonra kendilerine katılabileceğini söylüyordu. Çok yakında, en yaşlı olanları yüz bir yaşına gireceğine göre de vakit gelmişti. İçlerinden ikinci en yaşlı olanı yüz yaşını tamamladığında ise başka bir genç insanı daha aralarına alacaklar ve bu şekilde gece yarısı öykülerinin sonsuza kadar devam etmesini sağlayacaklardı.

Gece yarısı öykülerinin sonsuza kadar devam edip etmemesi umurunda değildi açıkçası. O yüzden de kendisini daha fazla ilgilendiren konularda sorular sormaya devam etti. Benzer şekilde yazdığı her öyküyü yayınlayacaklar mıydı? Evet, yayınlayacaklardı. Ancak dergiye resmen kabul edilinceye kadar ona çok az para vereceklerini unutmamalıydı. Resmen kabul edildiği zaman da, hem derginin sahiplerinden biri, hem de“gece yarısı öyküleri”nin kurtarıcısı olacaktı. Bu, aynı zamanda öykülerinin bir ömür boyu yayınlanması anlamına geliyordu. Resmen aralarına katılmak ne demekti? Söylemişlerdi ya, derginin sahiplerinden ve dolayısıyla ömür boyu yazarlarından biri olmaktı. İyi de “resmen” ne demekti? Yemin töreni yapmak demekti. Peki öyleyse, dergiye resmen kabul edilmek için ne yapması gerekiyordu? Ne olduğunu ona açıklayamayacakları son bir şartı da yerine getirmesi. Neden son şartın ne olduğunu ona söylemiyorlardı ki? Çünkü kurallar böyleydi ve kurallar sorgulanamazdı.

Seçme şansı var mıydı peki? Bu ne kadar saçma bir soruydu. Tabi ki vardı. Şimdi kuralları kabul edip, onlardan biri olmaya adım atabilir veya hemen onlara veda edip başka dergilere öykü yazmaya başlayabilirdi. Ancak ikisini bir arada yapması mümkün değildi. Bir kez kararını verdi mi, dönüşü de olamazdı. Sorularına devam etmeden önce derin bir nefes aldı.

Peki ya gece yarısından önce başlarsa yazmaya veya gün doğduktan sonra yazmaya devam ederse veya yazdıklarını düzeltmeye kalkarsa ne olacaktı? Dergiyle bağı kesilecekti. Ancak, önemli olan bu değildi. Kurallara uymamanın çok ağır bir bedeli vardı. Onun öykülerini okuyan herkes, hem onu hem de öykülerini unutacaktı. Hem de sonsuza kadar. Hiç tanımadığı insanların kendisini unutmasını umursamazdı, ancak sevdikleri tarafından unutulmak çok korkutucu olmalıydı.

“Bunun çok korkutucu olduğunu, bizler de biliyoruz. Ancak büyütme bu korkuyu; bırak bu kadarla kalsın. Korktuğun şeylerden kaçmak isterken, aslında onlara doğru koşarsın. Bize güven yeter. Şimdi kararını söyle bakalım.”

Konu, onlara güvenip güvenmemek değildi. Ne hissettiğini bilemez bir hale gelmişti. Çok hızlı gelişiyordu her şey. İşin buraya varacağını bilseydi, herhalde derginin hiçbir zaman öykülerini beğenmemiş olmasını dilerdi. Düşünmek için biraz süre istedi. O geceyi aylardır ilk defa evinden uzakta, arkadaşının evinde geçirdi. Çok huzursuz bir geceydi.

Gün çoktan doğmuştu. Yattığı yerden kalkmak istemiyordu. Derginin kurallarına uymamanın, gerçekten ağır bir bedeli vardı. Uymadığı takdirde, öykülerini okuyan herkesin onu unutacak olması düşüncesi, yüreğini karartmıştı. Evet, hiç tanımadığı insanlar tarafından unutulmayı kaldırılabilirdi. Ama ya sevdikleri? Sevdiklerinin onu unutmasına dayanamazdı. Bu, ölümden de beter olmalıydı. Gariptir, arkadaşının amcası geliverdi aklına. O, hayatta en çok ölümden korkardı. Bir an sevdikleri tarafından unutulmanın mı, yoksa ölümün mü daha ürkütücü olduğu konusunda kararsız kaldı. Aslında öldükten sonra da sevdikleri tarafından unutulabilirdi insan. Belki de unutulmazdı. Kendisine kızdı. Zaten yeterince karışıktı kafası. Şu anda ölümü veya öldükten sonra hatırlanmayı düşünmesinin ne alemi vardı? Bu iç karartan, sonuçsuz düşüncelerden kurtulmak için öbür tarafına döndü. Kadını düşünmeye başladı. Kendini bildi bileli bir insana bağlanmaktan hep uzak durmuşken, bu kadına karşı hissettiklerine anlam veremiyordu bir türlü. Onu gördüğünden beri bir tek gününü bile onu düşünmeden geçirmemişti. O da kendisini düşünüyor muydu acaba? Keşke düşüncelerini okuyabilseydi. Dergideki yaşlı adamlar geldi aklına. Acaba, dergide olanları kadına anlatsa nasıl karşılardı? Düşünce okumanın da çok normal olduğunu söyler miydi acaba? Büyük ihtimalle söylerdi. Yine de, kendisinin sakinleşebilmesi için dün dergide konuşulanların üzerinde biraz daha düşünmeye ihtiyacı vardı.

“Tekin değil. Hiç tekin değil,” dedi arkadaşı kahvaltıyı hazırlarken. Endişelenmişti. “Bu insanların da, kurallarının da gerçek olduğunu düşünüyor olamazsın. Onca gizemli söz, akıl okuma oyunları, hepsi bir şaka gibi. Gece yarısında yazmaya başla; gün doğmadan bitirmiş ol. Ne bu? Seni bunca yıldır tanımasam, bunları ciddiye aldığını düşünürdüm.” Aslında, onu bunca yıldır tanımasına rağmen gerçekten bunları ciddiye aldığını düşünüyordu arkadaşı. Artık eskisi gibi değildi çünkü. Sürekli yazıyor ve kendisi dışında hiç kimseyle konuşmuyordu. Bir de postanedeki kadın vardı tabi. Neredeyse hiç tanımadığı bir insana aşık olmasını ve sırf onun dikkatini çekebilmek için öykülerini garip bulduğu bu dergiye gönderiyor olmasını bir yere kadar anlayabiliyordu, fakat arkadaşının gittikçe hayal aleminde kaybolduğunu görmek ve buna nasıl engel olabileceğini bilememek deli ediyordu onu. Postanedeki kadını düşünmekten doğru düzgün uyku uyumadığını biliyordu. Çok iyi tanırdı arkadaşını. Aşka inanmadığından mı, yoksa aşk acısından korktuğundan mı bilinmez, mümkün olduğunca uzak dururdu aşık olmaktan. Ancak nasıl olmuşsa olmuş bu defa paçasından yakalanmıştı.

Bir süre konuşmadan kahvaltılarını yaptılar. Kahvaltıyı bitirdiklerinde arkadaşı, saçma sapan kurallara uyarak bu dergi için ömür boyu yazmak adına dilediği gibi yazmaktan sonsuza kadar vazgeçmeyi göze alıp alamayacağını sordu ona. Bu çok karmaşık bir soruydu. Başka karmaşık sorular da sordu arkadaşı. Arkadaşına cevap vermek istiyor, fakat onun sorularının içinden bir türlü çıkamıyordu. Sonunda, vazgeçti bu çabadan ve arkadaşı karmaşık sorularını sormaya devam ede dursun, geçenlerde onun sorduğu başka bir şeyi düşünmeye başladı. Yine birlikte kaldıkları bir geceydi. Postanedeki kadından bahsediyorlardı yine. “Bu kadından masal kahramanıymış gibi bahsettiğinin farkında mısın, ” diye sormuştu arkadaşı. “Haklısın,” diyerek ayağa fırladı, “onu masaldan çıkartıp hayatıma sokmanın zamanı geldi. ”

Kadını düşünerek ayrıldı arkadaşının evinden, arkadaşını eskisinden daha endişeli bir halde bırakarak. Aslında arkadaşı az önce yalnızca karmaşık sorular sormamıştı ona. Çok önemli bir şey de söylemişti konuşmasının sonunda. Fakat o, kadını düşündüğü için kendisine söylenenin tek kelimesini bile duymamıştı. Oysa “Gece Yarısı Öyküleri Dergisi'nin teklifini cevaplamakta acele etme. Senin öykülerini, çalıştığım kitapevinin sahibine bir kez daha gösterebiliriz ” demişti arkadaşı. Arkadaşı, bir kitapevinde çalışırdı. Uzun süredir iyi gitmiyordu kitapevinin işleri. Yine de, her şeyin düzeleceğine inanıyordu arkadaşı. Daha önce bir kez, kitapevinin sahibine göstermişlerdi öykülerinden birkaçını. Kitapevinin sahibi öykülere bakmış ve eğer işleri yoluna koymayı başarabilirlerse onun öykülerini yayınlamayı düşüneceğine söz vermişti. Derginin teklifini kabul etmeden önce kitapevinin sahibiyle bir kez daha konuşmak fena olmazdı ama o, arkadaşının kendisine ne söylediğinden habersiz postanenin önüne varmıştı bile.

Tam tahmin ettiği gibi, dergide geçen konuşmaları çok normal karşıladı kadın. Hatta bir ömür boyu “Gece Yarısı Öyküleri Dergisi” için yazma fikrini çok romantik bulduğunu söyledi. Muhteşem bir fikirdi bu . Dergidekilerin söylediği her şeyi unutmalıydı. Üzerinde düşünülmesi gereken bir tek soru vardı. Yazdıkları yayınlanan biri olmayı mı istiyordu, yoksa ömür boyunca dergilere mektup yollayan biri olmayı mı? Yazdıklarının yayınlanmasını istiyordu. Dergiye gidip, şartlarını kabul ettiğini söyledi.

“Gece Yarısı Öyküleri Dergisi”nin şartlarını kabul ettiği günün akşamında, ona karşı hissettiklerini kadına anlatacak cesareti ilk kez kalbinde hissetti. Vazgeçmekten korktuğu için mi bilinmez hemen ertesi sabah postaneye gitti ve kadına akşam yemeğini birlikte yemeyi teklif etti. Kadının gözlerini hiç bu kadar gülerken görmemişti. Akşam yemeğini birlikte yediler. Bir sonraki akşam ve bir sonraki akşam da yaptılar bunu. Her gün bir öncekinden daha fazla yakınlaşıyorlardı sanki. Dördüncü akşam da yemeğe davet etmişti kadını ve ona karşı hissettiklerini bu defa söyleyecekti. Ancak bu defa kadının yanına gitmedi. Kadın, iş çıkışında bir süre postanenin önünde, kaldırımda onu bekledi. Gelmeyeceğini anlaması için tam bir saat geçmesi gerekti.

Hissettiklerini söylemek neden bu kadar zor gelmişti ki? Bunu arkadaşına da sordu kadının yanına gitmekten son anda vazgeçip arkadaşının evine gittiği o akşam. “Aşk beklemez,” dedi arkadaşı, “bir kez kararsız davrandın mı, sana sırtını döner gider.” Haklıydı haklı olmasına da, kararlı davranmak için insanın korkularından kurtulması lazımdı. Korkularından kurtulmak için de, neden korktuğunu bilmesi. Neden korktuğunu, elini kolunu neyin bağladığını bilmiyordu ki. Birden arkadaşının düşünceli ifadesi gözüne çarptı. Kafasındaki düşüncelerle o kadar meşguldü ki onun her zamankinden farklı olduğunu hemen fark edememişti. Bir sıkıntısı olmalıydı. Sıkıntısının ne olduğunu sordu fakat, cevap alamadı. Çok iyi tanırdı arkadaşını. Karşısındakine sıkıntı vermekten korktuğundan mı, yoksa, sorunlarını kendisi çözmeyi istediğinden mi bilinmez, içini dökmeye kolay kolay yanaşmazdı. Genellikle de içinde bulunduğu sıkıntı bir karar vermesini gerektiriyorsa böyle davranırdı. Böyle zamanlarda konuyu bir iki kelimeyle geçiştirir, üzerinde çok düşünmeden yatıp uyur, sabah uyandığında ise kararını vermiş olurdu. O konuyu açıncaya kadar sabırla bekledi.

Sabırla bekleyerek geçen bir saatin sonunda arkadaşı, çalıştığı kitapevinin iflasın eşiğinde olduğunu, kitapevinin sahibinin, bir gün önce işi daha fazla yürütemeyeceklerini, bu yüzden de, kitapevinde çalışan herkesin en kısa sürede kendisine yeni bir iş aramasını söylediğini anlattı. Sonra da yatıp uyudu. Arkadaşının canı düşündüğünden da sıkkın olmalıydı. Bütün gece uyku tutmadı. Ertesi sabah uyandığında, arkadaşını yatakta oturmuş, gazetenin iş ilanları sayfasına bakarken buldu. “Bulduğum ilk işe gireceğim,” dedi arkadaşı, “hem de hiç ayrım yapmaksızın.” Kararı buydu. Bir gün dahi işsiz kalmak istemiyordu. Hiç birikimi yoktu. Kimseden borç almak da istemiyordu. Olsa olsa, bir tek ondan borç almayı kabul edebilirdi ancak, onun da parası yoktu. Kendisininki gibi bir hayata alışık değildi arkadaşı. Liseyi bitirdiğinden beri, az da olsa düzenli bir maaşı olmuştu her zaman. O, kendisi gibi bazen paralı bazen parasız yaşamaya alışamazdı. Arkadaşının yüzündeki ifade cidden endişe vericiydi. Yine de, endişelenmeye gerek olmadığını, en kısa sürede bir iş bulacaklarını söyledi arkadaşına. Onu yatakta oturmuş, gazetedeki iş ilanlarına bakarken bırakıp evden çıktı.

Nasıl olduysa anlamadan postanenin sokağına saptı. Bir yandan postaneye doğru ilerliyor, bir yandan da bir gece önce kadının kendisini beklemiş olduğunu tahmin ettiği için neden gelmediğini açıklayacak uygun bir mazeret arıyordu. Ne var ki, arkadaşının endişeli gözleri bir türlü gözlerinden gitmiyor ve bu yüzden de kadına söyleyeceklerini aklında toparlamakta güçlük çekiyordu. Arkadaşını iyi tanırdı. Sadece yeni bir iş aramak zorunda olması değildi onu üzen; çalıştığı kitapevinin onda çok özel bir yeri vardı. Kitapevinin kapanacak olması arkadaşının ağırına gidiyor olmalıydı. Postanenin önünde durmuş arkadaşına nasıl yeni bir iş bulacaklarını düşünüyordu ki, gözleri postanenin karşısındaki tuhafiye dükkanının sahibinin dükkanın camına astığı yazıya takıldı: Tezgahtar Aranıyor.

Gözlerini kısıp daha dikkatli baktı. Evet, tezgahtar arandığı yazıyordu tuhafiyecinin cama astığı ilanda. Hiç düşünmeden yanına gitti tuhafiyecinin. İş aramakta olan bir arkadaşı olduğunu söyledi ona. “Gelsin konuşalım,” dedi tuhafiyeci. Tuhafiyecinin önerdiği maaş idare ederdi. Koşup arkadaşına haber vermek istedi. Tuhafiyeciye iyi günler dileyip çıktı dükkandan. Koşar adım postanenin önünden geçip gitti. Sokağın ucuna gelmişti ki birkaç dakikalığına postaneye uğrayıp kadını görmeye karar verdi. Koşar adım postanenin önüne geri geldi.

Kadını, yine şu postaneden emekli olan yaşlı kadınla sohbet ederken buldu. Gece Yarısı Öyküleri Dergisi'nde yayınlanmış olan eski öyküler hakkında konuşuyorlardı. Kadın, geldiğini görmüş fakat, başını çevirip yaşlı kadınla sohbetine devam etmişti. Belli ki bir gece öncesi için hala kızgındı. Yanlarına gidip sessizce bekledi. Anladığı kadarıyla genç kadının kulağına yaşlı kadının henüz gençken dergideki dördüncü bir yazardan neredeyse aşkla bahsettiği çalınmıştı ve bu neredeyse aşkla yazdığı öyküyü yaşlı kadının ağzından almaya çalışıyordu. Ancak yaşlı kadın böyle bir yazarı da, bu yazara ait öyküleri de hatırlamadığını söylüyordu ısrarla. Postanede çalışanlar, bunu ona takılmak için uydurmuş olmalıydı. Çalıştığı yıllarda da ona çok takılırlardı. Ondan daha mı iyi bileceklerdi? O, hayatı boyunca hiç kimseye aşık olmamıştı. Sessizce dinliyordu iki kadının konuşmasını. Sohbeti bölüp, bir gece öncesi hakkında konuşmanın pek zamanı olmasa gerekti. Hem kadının da kendisi ile ilgilenmeye niyeti yoktu bu sabah. Bir süre, kendisiyle ilgilenmelerini boşuna bekleyerek dikildi yanlarında. Baktı ki boşuna bekliyor, sessizce ayrıldı postaneden.

Bu yaşlı kadının Gece Yarısı Öyküleri Dergisi'nden başka konuşacak konusu yok muydu sanki? Neden bu dergiye bu kadar takılıp kalmıştı? Yaşlı kadının neredeyse aşkla bahsettiği söylenen, eskiden dergide çalışmış olan şu dördüncü yazar ile dergidekilerin bahsetmiş olduğu yıllar önce onları yarı yolda bırakıp, dergiden ayrılmış olan yazarın aynı insan olup olmadığının aslında üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olduğunu biliyordu, fakat bu sabah bu konu hakkında düşünmeye ne isteği ne de zamanı vardı. Tuhafiyeciye tezgahtar arandığını haber vermek için doğruca arkadaşının evine gitti. Arkadaşı, yaşlı tuhafiyecinin yanında çalışmayı pek istemediğini, ancak yine de gidip bakacağını söyledi. Kendi evine gitmek üzere ayrıldı arkadaşının evinden. Eve gelir gelmez battaniyeyi başına kadar çekti. Hemen uyudu.

Arkadaşı, tuhafiyecide çalışmaya başladığından beri iki hafta geçmiş; sonbahar kendisini iyice göstermişti. Hiç düşünmeden kabul etmişti arkadaşı tuhafiyecinin yanında çalışmayı. Sakin bir insandı yaşlı tuhafiyeci. Arkadaşı onu çok sevmişti, o da arkadaşını. Bu çok tuhaftı. Arkadaşının yaşlı insanlarla kolay kolay anlaşamadığını iyi bilirdi. Amcasının yaşı ilerlediğinden beri onunla bile anlaşamaz olmuştu. Halbuki daha dört beş sene öncesine kadar amcasına çok düşkündü arkadaşı, çünkü amcası onu büyüten insandı. Arkadaşının anne ve babası bildi bileli Almanya'da yaşarlardı. Onlardan pek bahsettiğini duymaz, yalnızca bazı yazlar kısa süreliğine onların yanına gittiğini bilirdi. Anne ve babası, o henüz on yaşındayken Almanya'ya yerleşmiş, düzenlerini kuruncaya kadar da arkadaşını amcasının yanına bırakmışlardı. Düzenlerini kurunca arkadaşını da yanlarına almışlardı almasına, fakat arkadaşı Almanya'da yapamayınca tekrar amcasının yanına dönmüştü. Bu, birkaç kez daha tekrarlandıktan sonra amcası işe el koymuş ve bir daha onu bırakmayıp, liseyi bitirinceye kadar yanında okutmuştu. Arkadaşının amcasına düşkünlüğü bundan kaynaklanırdı. Biraz değişik bir insan olduğu söylenebilirdi arkadaşının amcasının. Kendisi de çok severdi bu yaşlı adamı.

En düşkün olduğu insandan bile o insan yaşlandıkça uzaklaşan arkadaşı, nasıl olmuştu da yaşlı tuhafiyeciye bu kadar çabuk ısınmıştı? Bu konunun, aslında üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olduğunu biliyordu, fakat şu anda bunu düşünmeye ne isteği ne de zamanı vardı. Tuhafiyecinin tezgahtar araması ile arkadaşının iş aramaya başlamasının aynı zamana rastlamış olmasının aslında üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olduğunu ise bilmiyordu. Zaten bilse bile o sabah bunun üzerinde düşünmeye ne isteği ne de zamanı olurdu, çünkü yazdığı son öyküyü dergiye teslim etmesi gerekiyordu. Derginin bulunduğu, “Sakın Düzeltme Apartmanı No:12”nin kapısını çaldığında, her zamanki gibi ilk kez bekleme odasında karşılaşmış olduğu yaşlı adam başını dışarıya uzattı ve hiç konuşmadan öyküsünü alıp kapıyı kapattı.

Bir yandan yürüyor, bir yandan da dergidekilerin resmen kabul edilmek için kendisinden bekledikleri son şartı neden kendisine söylemediklerini düşünüyordu. Derginin kuralları giderek sinirlerini daha fazla bozuyordu. Dergi için yazmayı kabul ettiği günü nefretle anıyordu şimdi. Ne diye bu dergiye öykü göndermişti ki? Postanedeki kadının ilgisini çekmenin başka yolu yok muydu sanki? Madem ilgisini çekmek için dilediği gibi ve dilediği dergiye yazmaktan vazgeçmeyi bile göze almıştı, öyleyse kadın ona yakınlaştığında neden apar topar kaçmıştı ki? Kadın da onunla ilgileniyordu madem, neden son gördüğünde başını yana çevirip onu görmezden gelmişti sanki? Bütün bunlar ne demekti? Kadınla aralarındaki ilişkinin garipliği üzerinde düşünmekten nefret ediyordu. Dergiden ve kurallarından da nefret ediyordu. En çok da, öykülerini yazarken beğenmediği yerleri düzeltememekten. Bu ne kadar saçma bir kuraldı. Gece yarısından, “gece yarısı” kelimesinden, gün doğumundan, dergidekilerin gizemli sözlerinden, dergiye resmen kabul edilmek fikrinden, hatta “resmen” kelimesinden bile nefret ediyordu. Önüne çıkan taşa sıkı bir tekme savurdu. Kadından nefret edemiyordu bir türlü.

Evine gidip, yalnız başına oturmak, oturup da başına gelenleri düşünmek istemiyordu. Arkadaşının çalıştığı yere, tuhafiyeciye uğradı. Dükkana girmesinin üzerinden henüz birkaç dakika geçmişti ki dükkanın kapısı açıldı. Gelen, postanede sık sık gördüğü şu yaşlı kadındı. Vatka istiyordu, bir de altı tane mavi düğme. Arkadaşı, kadının istediklerini çıkartıp sardı. Kadın parayı kasada oturan tuhafiyeciye uzattı. Tuhafiyeci kadına nasıl olduğunu sordu, kadın da tuhafiyeciye. Bir süre sohbet ettiler. Kadın dükkandan ayrıldı. Yaşlı kadının arkasından bakarken tuhafiyecinin gözünde hüzün vardı. Tuhafiyecinin bakışı aklına takıldı kaldı.

Bir süre sohbet ettiler, o, tuhafiyeci ve arkadaşı. Öğlen saati gelince gitmek için ayağa kalktı. Evine gidip yalnız kalacak gücü toplamıştı. Tam tuhafiyeciden ayrılmak üzereyken postanedeki kadınla karşılaştı. Her zamankinden daha güzel görünüyordu. Selamlaştılar. Kadın bir şeyler almak için mi yoksa onun orada olduğunu bildiği için mi tuhafiyeciye gelmişti bilmiyordu, ama karşılaşmaları çok normalmiş gibi davrandı. Selamlaştıktan sonra dükkana girdi kadın. Ne yapacağını bilemez bir halde bir süre kapının önünde oyalandı. Arkadaşı kadını ilk defa görüyordu. Yine de, onun postanedeki kadın olduğunu anlamıştı. Bu yüzden de kadının istediklerini sararken camın arkasından göz kırptı. Kadın tuhafiyeciden çıktığında hala oradaydı. Bir süre dükkanın önünde konuştular. Ardından da birlikte uzaklaştılar. Onların arkasından bakarken tuhafiyecinin gözünde hüzün vardı. Tuhafiyecinin bakışı, arkadaşının aklına takıldı kaldı.

Kış erkenden bastırmıştı. Arkadaşı salonda uyuyor, o ise Gece Yarısı Dergisi'ne göndereceği öyküyü yazmak için battaniyesine sarınmış, çalışma masasında oturuyordu. O gece onda kalmıştı arkadaşı. Yemek yiyip, laflamışlardı biraz. Postanedeki kadınla bozulan ilişkilerinden, tuhafiyeci dükkanına gelen müşterilerden, şundan, bundan. Yatmadan önce dergide yayınlanmış olan öykülerini okumak istediğini söylemişti arkadaşı. Gece Yarısı Öyküleri Dergisi'nden hiç hoşlanmadığı için dergiyi almayı da istemiyordu doğrusu. “Yayınlananlardan birkaç tanesini masanın üzerine bırakırım, sabah giderken alırsın,” demişti arkadaşına. Saat gece yarısına çeyrek vardı. Henüz gece yarısı olmadığı için kalem oynatmadan bekliyor, bir yandan da o gece yazacağı öykü için bir konu düşünüyordu. Belki de bu öykü ile dergidekilerin kendisinden beklediği son şartı karşılayacaktı. Birden tuhafiyecinin kapısında karşılaştıktan sonra birlikte yürürlerken kadının ona sorduğu soruyu hatırladı: “Hiç aşk öyküsü yazmadığının farkında mısın?” Biraz kırgın bir ifadeyle sormuştu bunu kadın, ona iki sokak kadar eşlik ettiği o akşam.

Birden ayağa kalktı. Bu olabilir miydi aradığı cevap? Dergidekilerin kendisinden beklediği şey bir aşk öyküsü yazması olabilir miydi? Gerçekten de, şimdiye kadar dergiye hiç “aşk öyküsü” yollamamıştı. Aklına gelmediği için değil, aşkı gece yarısı ile gün doğumu arasına sıkıştırmak fikrinden hoşlanmadığı için. Aşk öyküsünün, “gece yarısı öyküsü” olamayacağına inandığı için. Aşkı anlatan bir öykü yazmaktan korktuğu için. Ya da aşktan korktuğu için. Ya da her neyse işte. Saatin gece yarısına vurmak üzere olduğunu görünce içini bir tedirginlik kapladı. Aşk öyküsünü başka bir geceye bırakmak daha doğru olacaktı. Hem son şartın bu olduğu belli bile değildi ki. En başından beri neyin ne olduğu belli değildi zaten. Aklını kaçırmasaydı bari.

Bıraktı aşkı bir kenara, başka bir konuda yazmaya karar kıldı. Öyküsünün kahramanı, bu sefer arkadaşı olacaktı. Bu, muhtemelen bir önceki öyküsü gibi kısa sürmezdi. Bir önceki öyküsü kısacıktı, çünkü onda balıkçılar vardı. Balıkçıların az konuştuğunu duymuştu bir yerlerde. Duyduğu şey doğru çıkmıştı. Balıkçılar kısa kesince konuşmayı, öyküsü çabucak tamamlanmıştı. Ancak arkadaşı balıkçılar gibi az konuşmazdı. En azından onunlayken az konuşmazdı. Saatin on iki olduğunu görünce bıraktı bu düşünceleri bir kenara ve yazmaya başladı. Tam tahmin ettiği gibi o geceki öyküsünü de, gün doğumunu geçirmemek için, kendisinin bile beklemediği bir yerde tamamlamak zorunda kaldı. Aklındaki öyküyü tamamlayamadan son noktayı koymaktan hoşlanmıyordu, fakat alışmıştı artık. Hem bu sıkıntının üstesinden gelebilmenin de bazı yolları vardı.

Günün ışımak üzere olduğunu görünce hemen oturduğu yerden kalktı ve yatağına uzandı. Zaten ertesi sabah salim bir akla ihtiyacı vardı. Niyeti, olayları akışına bırakmaktansa kendisinden beklenen son şartın ne olduğunu dergidekilerin ağzından almaktı. Gözlerini kapattı. Arkadaşının, dergide yayınlanmış olan son öykülerini okumayı istediğini hatırladı birden. Sürünerek kalktı yataktan. Gece Yarısı Öyküleri Dergisi'nde yayınlanmış olan son beş öyküsü ile az önce bitirdiği öyküsünün birer kopyasını masanın kenarına bıraktı. Bir de not yazıp koydu üzerlerine:

“Öyküleri okurken, sakın bozma bıraktığım sırayı.”

İki saatlik bir uykudan sonra, henüz arkadaşı uyanmadan evden çıktı. Dergidekilerin kendisine ne söyleyeceklerini biliyordu aslında, fakat yine de sormakta kararlıydı. Tam da beklediği gibi, “Resmen kabul edilebilmek için karşılaman gereken şartı sana söyleyemeyiz; kural böyle,” dedi dergidekiler. Ama hiç beklemediği halde ona bir ipucu verdiler:

“Son şart, bugün karşılaşacağın yaşlı bir adamın iki dudağının arasında. Onun söylediğini yap, ama yaptığını yapma.”

Aklı karışmış bir halde dergiden ayrıldı. Bıkmıştı bu dergiden, bıkmıştı bu saçma bilmecelerden, dilediği gibi öykü yazamamaktan, gün doğumunu geçirmemek için öykülerini istemediği bir yerde kesmekten, istemediği bir yerde kesmek zorunda kaldığı öykülerinin devamını, başka öykülerine taşımaktan, gece yarısı öykülerinden, hatta “sonsuza kadar” sözünden bıkmıştı. Son şartın ne olduğunu ona anlatacak yaşlı insanla karşılaşmayı umarak bütün gün sokaklarda dolaştı.

Arkadaşının yanına geldiğinde, akşam olmak üzereydi. Dışarıda kar yağıyordu. Oturup çay içtiler üçü. Dışarıdaki kar iyice artmıştı. Kadını düşünüyordu dışarısını seyrederken. Ona karşı hissettikleri aklını esir almıştı. Tuhafiyeci, “Aşık olduğun kadın,” dedi çayını yudumlarken, “aklını esir aldıysa eğer, hissettiklerini ona anlatmalısın. Bunları söze dökemiyorsan şayet oturup yazmalısın.” Yaşlı adam aklından geçen şeyi nasıl bilebilmişti ki? Korkuyla tuhafiyecinin gözlerinin içine baktı. “Biliyor musun,” dedi tuhafiyeciye, “sen çok tuhaf bir adamsın.” Cevap vermedi tuhafiyeci, her şey normalmiş gibi çayını yudumladı. Çayını bitirmeden kalktı yerinden ve yaşlı tuhafiyeciyle arkadaşına iyi akşamlar dileyip koşar adım evine ulaştı.

Oturup düşünmeye başladı. Dergidekiler, dergiye kabul edilebilmek için son şartı yerine getirmek istiyorsa eğer, o gün karşılaşacağı yaşlı bir adamın söylediğini yapmasını, ancak yaptığını yapmamasını öğütlemişlerdi. Dergidekilerin bahsettiği yaşlı adamın tuhafiyeci olduğu açıktı. O halde az önce yaşlı tuhafiyecinin söylediği şeyi yapmalı, ancak onun yaptığı şeyi yapmamalıydı. İyi de, tuhafiyecinin ne yaptığını bilmiyordu ki. Keşke bunu ona sorsaydı. Telaştan akıl edememiş ve dükkandan bunu sormadan ayrılmıştı. Tuhafiyecinin ne yapmış olabileceğini düşünmeye başladı.

Kapı çaldı. Gelen postanedeki kadındı. Tuhafiyeciye uğramış; adresi arkadaşından almıştı. İçeri girdi kadın. Biraz tedirgin, biraz üzgün gidip camın yanına oturdu. Dışarıda hava kararmaya başlamıştı. “Yazdığın öykülerin hiç birinde,” dedi, “aşka yer vermedin. Öykülerindeki gibi, gerçek hayatında da aşka yer yoksa, bunu şimdi bilmeliyim.” Dudakları titriyordu kadının. Kadına ne söyleyeceğini bilemedi. “Bilmek zorundayım,” diye devam etti kadın, “çünkü bilirsem eğer, seni kalbime gömüp sonsuza kadar unutmayı başarırım. Ancak sen de benim kadar aşıksan bunu bana anlatmalısın. ” Son sözleri söylerken ağlamaya başladı kadın. Bunun olmasını hiç istememişti. Onu ağlatmayı istememişti. Sadece çok mutlu olacaklarından emin olmak istemişti. Kadının, bir gün ondan bıkıp, aşkını unutmayacağından emin olmak istemişti. Oldum olası korkardı aşk acısından. Birlikteliklerini bir gün kendisinin bitirmeyeceğine bile emin değilken, bir ömür birlikte olacaklarını kadının gözlerinde görmek istemişti. Onu ağlatmayı istememişti. Daha önce birlikte olduğu kadınlara karşı hiç böyle hissetmemiş, hiç birinden bu kadar çok şey beklememiş ve hiç birinden bu kadar kaçmamıştı. Arkadaşı haklıydı. Galiba aşk, bu defa paçasından yakalamıştı . Kadın iyiden iyiye ağlıyordu şimdi. Onu ağlatmak, en son istediği şeydi. Kadına sarıldı. Hava çoktan kararmıştı. Bir ömür yanında kalır mıydı bilemiyordu, fakat o gece yanındaydı.

Geceleyin öyküsüne son noktayı koyduğu sırada, kadının çığlığıyla yerinden sıçradı . Başını çığlığın geldiği yere çevirdi ve kadının korku dolu gözleriyle karşılaştı. Onu içeride uyurken bırakıp çalışma masasının başına oturduğunda her şey çok normaldi oysa. Geçen süre içinde onu bu denli ürkütecek ne olmuş olabilirdi ki? Kadın bir çığlık daha attı. Çok kötü bir şeyler olduğu açıktı. Ancak ne olduğunu bir türlü anlayamıyor, hiç kıpırdamadan kadının bir şeyler söylemesini bekliyordu. Bir süre karşılıklı bakıştılar. Onu ürkütmemeye çalışarak, oturduğu yerden kalktı. Kadın geriye sıçradı ve öncekilerden daha güçlü bir çığlık attı. Avazı çıktığınca bağırıyordu şimdi. O ise bu çığlıkları duymuyordu artık. Gözleri, kadının arkasındaki camdan içeriye sızmakta olan güneş ışığına takılmış, bu ışık aklını başından almıştı. Bunu yapmış olamazdı! Dalmış ve gün doğumunu geçirmiş olamazdı. “Sen kimsin? Söyle kimsin sen?Benim ne işim var burada?” Durmaksızın bu sözleri tekrarlıyordu kadın. Bir gece önce onu ne kadar sevdiğini söylemek için evine gelen kadın. Az önce tamamladığı aşk öyküsünü uğruna yazdığı kadın.

Birden paniğe kapıldı. Ona olan aşkını anlatmak istediği için yazdığı öykü yüzünden onu kaybetmiş olamazdı. Hem de sonsuza kadar. Onun aralarındaki her şeyi unutmuş olduğuna inanamazdı. Yüreğine bir acı saplandı. Onun çığlıklarını duymak istemiyordu artık. Kulaklarını tıkadı. Durmaksızın bağırıyordu kadın. “Burada ne işim var benim? Kimsin sen, kimsin?” Onun korku dolu bakışlarını görmemek için gözlerini de kapattı. Neden sonra kesilse de çığlıklar, bir süre daha açamadı gözlerini. Az sonra korkarak araladı gözlerini. Kadın, kanepeye oturmuş, sessizce ağlıyordu şimdi. Bunu görüyor, ancak yerinden kımıldayamıyordu. Olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Aniden bir şimşek çaktı zihninde, çalışma masasına koştu ve az önce bitirdiği öyküyü kapıp dışarı fırladı. Emin olmak istiyordu. Her şey bu kadar kolay son bulamazdı. O koştukça yol uzuyordu sanki. Derginin sokağına vardığında yığılacağını sandı. “Sakın Düzeltme Apartmanı, No:12”nin zilini hiç durmadan çaldı, çaldı, çaldı. Birkaç dakika sonra kapı aralandı ve her zamanki gibi ilk kez bekleme odasında karşılaşmış olduğu yaşlı adam başını dışarıya uzattı. En son yazdığı öyküyü yaşlı adama uzattı. Hala nefes nefeseydi. Yaşlı adam, bir öyküye bir de ona baktı ve tek söz söylemeden kapıyı yüzüne kapattı. Öyküsü elinde, derginin kapısında kalakalmıştı. Dergi ona kapılarını kapatmıştı. Kadının onu hatırlamıyor olmasının nedeni çok açıktı.

Kalbi katılıp kalmıştı sanki. Neredeyse hiçbir şey hissetmiyordu. Ayakları onu tuhafiyecinin olduğu sokağa götürdü. Bir gece önce yağan kar yolları kaplamıştı. Derginin de, dergiyi okuyan insanların da onu ve öykülerini unutması umurunda bile değildi. Umurunda olan tek şey kadının kendisini hatırlamasını sağlayıp sağlayamayacağıydı. Dergidekilerin bir zamanlar söylemiş olduğu “sonsuza kadar” sözü kalbini sızlattı. Tuhafiyecinin önüne geldiğinde yığılacağını düşündü bir an ve düşmemek için olduğu yerde durup bekledi bir süre. Tuhafiyeci içeride, camın önünde oturuyordu. Yaşlı adamın bakışlarındaki tedirginlik dikkatinden kaçmadı. Bir an göz göze geldiler. Yüzü bembeyaz kesildi tuhafiyecinin. Anlamıştı sanki olanları. Daha fazla bakamadı tuhafiyeci, yere eğdi başını.

Ne yapacağını bilemez bir halde yolun karşısına geçip postanenin önündeki kaldırıma oturdu. Arkadaşının dükkanda olduğunu biliyor ama girmeye cesaret edemiyordu. Onun, bir gece önce masanın üzerine bıraktığı öyküleri aldığına emindi, çünkü dün gece bıraktığı yerde görememişti. Okumuş muydu acaba yazdıklarını arkadaşı? Eğer o da kadın gibi kendisini hatırlamazsa ne yapacaktı? Dükkana girmek istiyor fakat yerinden kıpırdamaya bile korkuyordu. Başı ellerinin arasında, kaldırımın kenarında, öylece oturdu kaldı.

----------------------------------------

Şimdilik bu kadar. Gidiyorum. Gene geleceğim. Belki bir dahaki bölüme genç kahramanımızı kurtarırız o kaldırımda oturmaktan.