Zifiri Karanlıktan Öyküler Özlem PEKER |
||||||||||||
|
Ne yalan söyleyeyim sizinle yeniden karşılaşabileceğimize inanmıyordum, çünkü Hayalci'nin eve geri geleceğini ve öykünün son bölümlerini ondan öğrenip de buraya getirebileceğimi sanmıyordum. Ama o geri geldi ve ben de öykünün sonuyla birlikte buraya geldim, ama size okumak niyetinde değilim. Daha doğrusu, önceki buluşmalarımızda olduğu gibi uzun uzun okumayacağım. Buna ne sizin ne de benim vaktimiz yetmez, çünkü biraz fazla uzun olmuşlar. Elimden geldiğince kısaltarak özetlemeye çalışacağım. Yine de, eğer uzun halini dinlemek isteyenleriniz olursa, “ xasiork .net” adresine gidebilir ve onu yakalayabilirlerse şayet Hayalci'nin kendi ağzından duyabilirler. Biliyor musunuz bilmiyorum, o artık kendi öykülerini anlatmak için benim gibi aracılar kullanmaya ihtiyaç duymuyor. Ne mutlu bana! Her ne kadar öykü anlatma fikrine artık ilk zamanlardaki gibi tepkili değilsem de, inanın bu iş hiç bana göre değil. Ayrıca size bir haberim daha var. Hayalci yeniden tek bir insan olarak yaşamamızı istiyor. Nasıl olup da bu kararı aldığını sormayın, çünkü ben sormadım. Sadece ve sadece sonucuyla ilgileniyorum. Halimden de gayet memnunum. Sonunda, bize verilen hayatın ikimizden birinin yok olmasını gerektirecek bir savaş olmadığına karar verdik ve onunla basit bir anlaşma yaptık. Gerektiğinde, aylardır yapmakta olduğumuz gibi ayrılacağız; ancak bu sefer kavga etmeden. Ayrıldığımız zamanlarda bedenimiz hangimize gerekiyorsa onda kalacak. Tıpkı sizi görmek için şu anda buraya yalnız gelişim gibi veya Hayalci'nin “ xasiork .net”e yalnız gitmesi gibi. Bu konunun “veya”ları çoğaltılabilir ama gerekli olduğunu sanmıyorum. Sizin de aslında bize ne olduğunu ya da ne olacağını değil, öykünün bugün getirdiğim son bölümlerini merak ettiğinizi biliyorum. Daha fazla uzatmadan başlayalım. Öncelikle, geçen buluşmamızda kaldığımız yere dair kısa bir hatırlatma… Hani baş kahramanımız genç yazarın tuhafiyecide çalışmaya başlayan yakın arkadaşının yaşlı bir amcası vardı ve bu yaşlı amca –aklınca- yeğeninin geleceğini korumaya almak ve yeğeniyle aralarında bir ilişki olduğuna inandığı mutsuz genç kadını mümkün olduğunca ortamdan uzaklaştırmak için bir plan yapmıştı. Planın başarılı olup olmadığını öğrenememiştik, fakat amcanın bir balıkçı kasabasına yerleştiğini görmüştük. Ardından da yaşlı kahramanımızın gece yarısı yıldızları seyrederken içinde uyuya kaldığı kayıkla açıklarda bir adaya sürüklendiğine tanık olmuştuk ve bu ada onu, o pek korktuğu ölümle burun buruna getirmişti. Sizin de anladığınız gibi yaşlı amca aslında ölmemişti. Acı ve kendi içinde bir sebebi olsa da bizler için gayet sebepsiz bir şakanın kurbanı olmuştu sadece. Gelelim öykümüzün bugün özetleyeceğim yedinci ve sekizinci bölümlerine. Köstebek Bu bölümde, genç yazarın yakın arkadaşının tuhafiye dükkanının altındaki ışık almaz, kervan geçmez odada köstebek misali yaşadığı bir geceye tanık oluyoruz. Oldukça garip olaylar oluyor bu gecede, hem de üst üste. Köstebeğimiz o gece ilk olarak sokakta yalnız bir genç kadının varlığını keşfediyor ve bu durum onu korkutuyor, çünkü kadın deli gibi önüne gelen bütün kapıları zorluyor. Sanki sokakta kapalı kalmış da bir çıkış arıyormuş gibi. Ne var ki, gördüğünün üzerinde fazla durmayıp, toprağın altındaki sığınağına iniyor kahramanımız ve geceyi radyo dinleyerek doldurmayı tercih ediyor. Derken çok tanıdık bir masala denk geliyor radyoda. Masalın ismi, “Mutlu Köstebek” ve onu dinlerken beraberce köstebeğimizin geçmişine yuvarlanıyoruz. Bu bölümü anlatmasam olur mu? Hayalci muhtemelen kahramanımızı biraz daha güçlendirmek için yazmış ve inanın öykünün sonuna pek bir katkısı yok. Neyse, kahramanımız geçmişinden kopup dünyaya geri döndüğünde tedirgin edici bir kavgaya tanık oluyor radyo programında. Bu kavga eden sesler, tanıdık bir programın sunucusu olan Hayal Avcısı ile Avcının annesine ait. Konuşulanlardan anlıyoruz ki, kısa bir süre önce programın yayın odasının duvarlarını kırıp dışarı çıkan genç kadın onların başına sağlam bir bela açmış. Onun yüzünden yıkılan yayın odasının duvarları, nasıl olduysa artık, bu ikilinin etrafında yükselmiş ve çıkabilmeleri için o genç kadına ulaşmaları tek şartmış. Bu belalı genç kadının Avcının kızı olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım. Evet, doğru bildiniz. Kavgacı anne oğlun bahsettiği bu genç kadın o sırada tuhafiye dükkanının bulunduğu sokakta deli gibi dolanıp bütün kapıları zorlamakta olan kadından başkası değil. Tabii ki onları dinlemekte olan kahramanımız de bu durumu hemen kavrıyor ve radyoyu kaptığı gibi sokağa fırlıyor. Genç kadını bulacak sözüm ona. Ama bulamıyor ve radyoyu dükkanın karşısındaki kaldırıma bıraktıktan sonra tekrar yerin altındaki sığınağına dönüyor. “Peki, genç kadın sokaktan kurtulabiliyor mu ve babasıyla babaannesinin etrafında yükselmesine neden olduğu duvarları ortadan kaldırabiliyor mu?” diyeceksiniz. Evet, her ikisini de başarıyor. Bunu sekizinci bölümdeki küçük bir imadan anlıyoruz ama yeri geldi diye düşünüp burada söyleyiverdim. Kahramanımız, aynı gece dükkanın altındaki odada yaşlı tuhafiyeciye ait demirden yapılmış kilitli bir kutuyla da karşılaşıyor ama bu konuda şu anda daha fazla bir şey anlatmasam ve bu kutunun sırrını açıklamayı sekizinci bölüme bıraksam daha iyi olacak. O gece bir olay daha oluyor ve aslında kahramanımız bütün bu olanların içinde en çok bu olaydan etkileniyor. Daha önce çalıştığı kitap evinin yeniden kapılarını açtığını ve eski çalışanlarını beklediğini öğreniyor radyo programına bağlanan kitap evinin eski sahibinin ağzından. Bu, kesinlikle karar almasını gerektiren bir haber. Yaşlı tuhafiyecinin yanında kalmaya devam mı edecek, yoksa eski işine geri mi dönecek? Cevap sekizinci bölümde gelecek deyip yine geçebilirim, fakat tuhafiyecinin yanında kalmaya devam edeceğini şu anda söylersem daha şık olacak sanki. Az kaldı unutuyordum. Hayalci bu bölümde kahramanımızın öykünün başkahramanı olan genç yazarın kendisine verdiği hikayeleri o gece okuyup okumadığı konusunu biraz muğlak bırakıyor. Eğer okuduysa, genç yazarı sonsuza kadar unutacak. Biliyorsunuz durumu :) Bir de dikkatinizden kaçmış olabilir diye söylüyorum; bu bölümün konu aldığı gece, öykümüzün Tuhafiyeci isimli birinci bölümünün bitişindeki gece ile aynı. Böylece iki genç adamın -yani baş kahramanımız olan yazar ile onun yakın arkadaşı olan köstebeğimizin- aynı gece içinde başlarından geçenleri farklı bölümlerde öğrenmiş oluyoruz ve sekizinci bölüme o gecenin sabahında tuhafiyecinin dükkana gelişiyle başlıyoruz. Doğsun bakalım güneş. Tuhafiyecinin Sırrı İşte yaşlı tuhafiyecinin hayatının fena halde sırlarla dolu olduğuna tanık olduğumuz son bölümdeyiz. Bu, elimdeki kağıtlarda yaklaşık on beş, on altı sayfalık bir bölüm ama yazsanız birkaç sayfa tutacak şekilde özetlemeye uğraşacağım. Bölüm, yaşlı tuhafiyecinin sabah erkenden dükkana gelmesiyle başlıyor. Onun anahtar sesini duyan köstebeğimiz de mecburen uykusunu alamadan güne başlamak zorunda kalıyor. Derken, tuhafiyeci kaldırımda oturan yazarı fark ediyor ve eder etmez de onun başına gelenleri tahmin ediyor. “Gece Yarısı Öyküleri Dergisi”nin kurallarını çiğneyen bir yazarın öykülerini okumuş olan sevdikleri tarafından unutulmasının nasıl bir duygu olduğunu çok iyi biliyor tuhafiyeci, çünkü kendisi de bir zamanlar aynı yollardan geçmiş ve genç yazarla aynı kaderi paylaşmış. Hayalci bu konuda çok fazla detay anlatıyor aslında ama ben anlatmayacağım. Hepsi bu kaderin dehşetini pekiştirebilmek için yazılmış detaylar olsa gerek ve şu anda bunlara ihtiyaç duyacağımızı sanmıyorum. Tuhafiyecinin diğer bölümlerde sık sık anılan, yıllar önce dergiden ayrılmış yazar olduğunu bilsek yeter sanki. Tuhafiyecinin sırrı bundan ibaret değil elbette. O, kuralları çiğneyen gece yarısı öykücülerinin sonsuza kadar unutulmalarının aslında geri döndürülebilir bir ceza olduğunu da, nasıl geri döndürülebileceğini de biliyor. Bunun için, genç yazarın daha önce dergide basılan öykülerinin -tuhafiyeci tarafından son bir tane daha eklenmek kaydıyla- bir yerde yayınlanmalarını sağlamak gerekiyor. “Yayınlamak” denince aklınıza hemen genç yazarın arkadaşının eskiden çalıştığı ve iflas ettiği için ayrılmak zorunda kaldığı kitap evinin geldiğine eminim. Haklısınız, adres orası. Yedinci bölümden hatırlarsanız tekrar açılmıştı. Bu arada yazarın yakın arkadaşının onun öykülerini okuduğunu anlıyoruz, çünkü onu hatırlamıyor. Sanki böyle bir arkadaşlık hiç var olmamış. Şimdi, yedinci bölümden hatırlayacağınız demirden kilitli kutu hakkındaki iki paragrafı anlatmak yerine elimdeki kağıtlardan okumak istiyorum. İyi dinleyin lütfen ve aylardır ne kadar boş bir konu hakkında konuşmakta olduğumuzu yüreğinizin derinliklerinde hissedin. “Hepsi burada, dedi tuhafiyeci elindeki kağıtları genç yazara uzatırken. Bir de, yazarın sabah dükkana girdiğinde yere fırlatmış olduğu ve şu anda arkasındaki raflardan birinde duran en son öyküsü vardı tabi. Çok sevinmişti genç yazar. Mucizeler birbirini kovalıyordu sanki. Tuhafiyecinin kendisine uzattığı kağıtlara baktı. Çevirdi kağıtları, arkalarına da baktı. BOŞTU KAĞITLAR! Sol üst köşelerinde kendi isminin ve soyadının baş harfleri yazılıydı. Öykülerini yazdığı kağıtların hepsinde olurdu bu harfler. Yani, bu kağıtlar gerçekten de kendi kağıtlarıydı. Anlaşılan ona verdiği öyküleri dün gece alt kattaki odada okumuştu arkadaşı. Bu durumda, öykülerinin birer kopyası gerçekten de ellerinde vardı. Var mıydı sahiden? Boş kağıtları ne yapacaklardı? Aklı iyice karışmıştı. Merak etme, öykülerin hala duruyor, dedi tuhafiyeci. Yanına oturdu genç yazarın ve elinde tuttuğu, kilitli demir kutuyu gösterdi, sence bu kutunun içinde ne olabilir? Genç yazar hiçbir şeyi tahmin edemez olmuştu artık. Yoksa, kağıtlardan kaçan öyküleri o kutunun içine mi saklanmışlardı? Güldü tuhafiyeci. Akıl okuyabilirdi fakat, illüzyonistlik hiç de ona göre bir şey değildi. Deminden beri dükkanın kapısında dikilmiş onlara bakmakta olan yazarın yakın arkadaşı işte şimdi meraklanmıştı. Tuhafiyecinin yanına gitti. Bugün yaşlı adamın pek çok sırrını öğrenmişti ancak, esas sırrının bu kilitli demir kutuda saklı olduğuna emindi. Yaşlı tuhafiyeci, cebinden çıkarttığı anahtarla, kilidi açtı ve kutunun kapağını kaldırdı. BOŞTU KUTU! İki genç adam birbirlerine baktılar. Sabahtan beri boş işlerle mi uğraşıyorlardı yani? Boş değiller aslında, dedi tuhafiyeci fısıldayarak, bizleri sevdiklerimize hatırlatacak olan her şey, ancak öykülerin yayınlandıktan sonra ortaya çıkacak. Daha önce görmemize imkan yok onları. Şaşkın şaşkın sordu genç yazar, kitap evi sahibi benim öykülerimin yerine boş sayfaları mı basacak yani? Evet, dedi tuhafiyeci, ancak merak etme, baskıdan çıktıkları zaman öykülerinin hepsi yerli yerinde olacak. Elinde tuttuğu demir kutuyu havaya kaldırdı yaşlı adam, elbette bu kutunun içindeki yüzük de görünür olacak. Hiç birisinin şu anda göremediği bu yüzüğü yıllar önce aşık olduğu kadına almıştı tuhafiyeci. Onun yüzüğü vitrinde hayranlıkla seyredişine kaç kez tanık olduktan sonra yapmıştı bu deliliği. Vermeye cesareti olmamıştı o ayrı. Tuhafiyeci, demir kutunun kapağını kapatarak bu konuşmaya son verdi. Gereğinden fazla oyalanmışlardı.” Bu arada genç yazarın yakın arkadaşının –köstebeğimizin- eski komşusu olan mutsuz genç kadını hatırlarsınız. Hani yaşlı amcanın planlarının kurbanı olan kadın. İşte bu bölümün başlarında bir yerde, onun kucağında kediyle tuhafiye dükkanına geldiğini size söylemeyi unutmayayım. Bu kadının gelişiyle birlikte köstebeğimize bir şeyler oluveriyor. Aşık olmak gibi bir şeyler... Bu aşkın da, aşk korkusunun da konu alındığı uzun uzun parçalar var yine bu bölümün çeşitli yerlerinde ama gelin biz duyguları içeren bu yerleri atlayalım ve hareket olanlarına geçelim. Tüm bunlar olurken “Gece Yarısı Öyküleri Dergisi”nin yaşlı mı yaşlı yazarları da oturdukları yerde oturmuyorlar elbette. Hırs içerisinde kahramanlarımızın peşine düşüyorlar. Kolay değil tabii, hem gece yarısı öykülerinin hem de kendilerinin gelecekleri tehlikede. Eğer tuhafiyeci ile genç yazar bu öyküleri yayınlatmayı başarabilirlerse, bu defa sonsuzluğa gömülecek kişiler onlar olacaklar. Böylece iki düşman tarafın arasında bir mücadele başlıyor ve biz onların arasındaki mücadelenin nereye vardığını öğrenemeden öykümüz bitiyor. Tam Hayalci'nin sevdiği gibi. Ucu açığa yakın, fakat kapalıya da göz kırpan bir bitiş. Ne dersiniz, sizce kahramanlarımız peşlerindeki bu insanlardan kurtulup öyküleri yayınlatmayı başarabilmişler midir? Ben başarabildiklerine inanmak istiyorum. Galiba vedalaşma vakti geldi. Fazla uzatmayacağım, çünkü bu gibi zamanlarda genellikle bocalar, sözleri yüzüme gözüme bulaştırırım.En iyisi kısaca hoşça kalın. |
|||||||||||