Şehrihan Masalları : Yansı Gökçe Mehmet AY |
|||||||||||
|
Şehirler de insanlar gibidir; kötü yanlarını gösteren, unutmak istediklerini hatırlatan aynalardan hoşlanmazlar. Gençliğimde Masumiyet Anıtı'na halkın gösterdiği bu ilgisizliği anlayamamıştım. Savaşı unutmayacağımıza söz vermiştik, oysa birkaç yıl sonra anma günleri bile düzenlenmez oldu. Fakat şehirsarayı yalınlığı ve kibirli duruşuna rağmen şehrin sembolü oldu. İkisinin de mimarı ben olduğum için bu durumdan rahatsız olmayacağımı düşünebilirsiniz, fakat baş tacı edilmesi için tasarladığım abide unutulurken, akılda kalanın basit bir bina olmasını ne kadar içerlemiştim bilemezsiniz. Turhan DeMeister, “Abidenin ardından, Turhan DeMeister ile söyleşiler”, Candan Kutlu
Bulutların ardına ulaşan dev bir kulede yaşamanın nasıl olduğunu size anlatamam. Çünkü ben kuleden başkasını hiç bilmedim. Doğumum bile kule hastanesinde olmuştu, başka evim asla olmadı. Mahmut Kardanlı, Belediye başkanı
İçinde bulunduğum zeplin turun sonuna gelip de Şehirsarayının önünde durduğunda “İşte” dedim, “bu şehrin ve belki de dünyanın kalbinin attığı bina burası”. O zamanlar daha kuleyi şehre bağlayan dev tren hatlarını, gökyüzünü fethetmek için kuleden havalanan uçakları bile görmemiştim. Yine de bulutları delip geçen bu abideye aşık olmuştum. Giovanni Sargosa, “Balonların altında insan ruhu: Şehrihan notları”
Binler aynası
Sezen masasının başında evvelsi günden kalma raporları inceliyordu. Karşısındaki sisli görüntüye bakıyor, yapay gözü siste gizli bilgiyi ona çıkarıyordu. Birkaç kişiyi fırçalaması gerekmişti, bölümünün harcamaları ile ilgili bir de form doldurmuştu. Yorulmuştu ama bırakamazdı, daha Görkem'in ne yaptığına bakmalıydı. Dosyaları incelerken denetleyici, Yavuz'un geldiğini bildirdi. Yavuz daha kapıya ulaşmadan, Sezen'in ufak bir el hareketiyle kapı açılmıştı. “Evet, Yavuz ne vardı?” “Senin oğlan başıma dert oluyor.” “Ne oldu ki?” “Rapor221893, oku da kendin gör.” “Evet.” “Yani?” “Resmi olarak bunu yolladı mı?” “Sanırım daha onaylanmadı.” “O zaman yok et. Bunun masama gelmesini istemiyorum.” “Sezen, oğlan sıkıldı. Bir şeyler yapmak istiyor, onu benim durdurduğumu, sana zarar vermek için onu engellediğimi düşünüyor.” “Tamam, bunlar rapordan da anlaşılıyor zaten.” “Bunun ekibime nasıl bir etkisi olduğunun farkında musun? Çocuklar başımıza dert açacak, bana kızmaları bir şey değil de, birbirlerine girecekler.” “O nedenmiş?” “Bir kısmı müdürün oğluna iltimas geçilmemesi için en zor işlerin ona verilmesini istiyor, bir kısmı ise ona gereğinden fazla yüklendiğimi iddia edip başımın etini yiyor.” “Durumu biliyorsun, onu birkaç ay daha masa başında tutamaz mısın?” “Sezen, seninle kaç yıldır beraber çalışıyoruz. Bana güven ve Görkem'i göreve yollamama izin ver. O akademiden mezun olan herhangi bir çaylak kadar hazır. Gerçek bir polis olması için onun göreve gitmesine izin vermelisin.” “Son kararı ben veririm, ve kararım değişmedi. Görkem masa başında kalacak.” “Onu saraya hapsederek koruyamazsın.” “Teşekkürler Yavuz komiser, gidebilirsiniz.” “Müdürüm.”
Sezen gözlerini cama çevirmiş gökyüzünü kaplayan balonlara bakıyordu. Yavuz'a güvenirdi, ama söz konusu olan kendi oğlu olunca emin olamıyordu. Sinirden elleri soğumuştu yine, parmakları bembeyazdı. Artık erteleme şansı kalmamıştı, denetleyiciye sessiz bir emir verip oğlunu odasına çağırttı.
Görkem açık kapıdan içeri girdi. Adımları kendinden emindi, müdürünün karşısına çıkan bir memur gibi değildi. Yine de hafif bir çekinme hissediliyordu. Sezen masaya yaklaşınca yine fazla parfüm sürdüğünü fark etti, her seferinde onu uyarmasına rağmen şu işin doğrusunu bir türlü öğrenememişti. Gözünde Sezen'e gençliğini hatırlatan bir ateş, sesini çıkarmadan konuşmasını bekliyordu. “Seni buraya neden çağırdığımı biliyor musun?” “Evet efendim, sanırım raporumla ilgili.” “Evet doğru bildin. Bu konuda ne diyeceksin?” “Emniyetin benim yeteneklerimden faydalanmadığını düşünüyorum efendim.” “Ve de.” “Ve de bunun sizin oğlunuz olmamdan kaynaklandığını düşünüyorum.” “Bunu nereden çıkardığını sorsam.” “Efendim, Yavuz komiserin size olan kızgınlığını benden çıkardığını düşünüyorum.” “Fazla şey düşünüyorsun ve de hata yapıyorsun. Geç otur şuraya çaylarımız gelmek üzere.” “Efendim, durum hakkında ne diyorsunuz?” “Önce çaylarımızı içelim sonra iş konuşuruz.” “Ama efendim Yavuz komiser...” “Senin masa başı görevi almanı ben emrettim.” “Neden?” “Çünkü hazır değilsin.” “Anne nasıl hazır değilim, altı sene boşuna mı okudum?” “Bak oğlum, okulda her şey öğretilmez. Sokağa hazır olmak için daha çok çalışmalısın.” “İyi de gerekenleri masa başında nasıl öğrenirim?” “Öğreneceksin, öğrenemezsen de göreve çıkamazsın. Çayını iç ve işinin başına dön. Bir daha da böyle raporlar görmek istemiyorum.” “Ben çay falan istemiyorum, artık senin küçük oğlun değilim. Ben bir polisim ve polis gibi davranılmak istiyorum.” “O zaman polis gibi davran ve emirlerimi yerine getir.” “Anne ben hazırım. Bana bir şans ver.” “Hayır, önce kendini dışarıda koruyabileceğine emin olmalıyım.” “Nasıl emin olacaksın, ne yapmalıyım?” “Bilmiyorum ama seni de kaybetmeyi göze alamam.” İkisi de Sezen'in ağzından çıkan sözlere şaşırmıştı. Kapı açılıp servis robotu çaylarını bırakıncaya kadar ikisi de konuşmadı. Robot gittikten sonra sessizliği Görkem bozdu. “Annemle benim hakkımda yaptığınız kavgaları hala hatırlıyorum. Kiminle oynayacağıma kadar karışırdın. Annem beni rahat bırakman için seni zorlukla ikna ederdi.” “Evet o hep senin aklına estiği gibi koşturmanı isterdi.” “Birbirinizi dengeler, benim için en doğru kararı alırdınız. Oysa ben o küçük çocuk değilim, artık kendi kararlarımı verebilirim. Eminim ki annem burada olsaydı bu konuda beni desteklerdi.” “Leyla'nın ne yapıp yapmayacağını benden iyi bilemezsin.” “Anne beni korumaya çalışmayı bırak. İzin ver kendi hayatımı yaşayayım.” “Güç merkezinden anneni alırlarken bana da haber verdiler. Hastaneye gittiğimde kendinde değildi. Doktorlar yanında beklememe izin verdiler ama hiçbir şey yapamadım. Gözlerimin önünde ölürken elim kolum bağlı bekledim. Bir gün senin haberini alıp hastaneye koşmayı kaldıramam.” “Anne, anlıyorum ama artık bana izin vermelisin. Eğer onun gibi düşünürsek bu işe bir çözüm bulabiliriz, her zaman bir yol vardır.” “Yol mol yok, masa başındasın.” “Senin istediğin hep gözünün önünde olmam değil mi?” “Evet, beladan uzak olmanı istiyorum.” “Peki sadece senin gittiğin görevlere gelsem nasıl olur? Böylece hem beni kollayabilir, hem de hazır olup olmadığımı görebilirsin.” “Benimle beraber gidip geleceksin, gözümün önünden ayrılmayacaksın.” “Tamam.” “Hiçbir şeye karışmayacak, benim emirlerimin dışına çıkmayacaksın.” “Tamam.” “Eğer o an senin için tehlikeli olduğunu düşünürsem anında saraya geri döneceksin.” “Ona da tamam. İzin veriyor musun?” “Evet. Bir deneyelim bakalım.” Sözünü bitirmişti ki odanın ışıkları kırmızıya dönüştü.
“Anlaşılan benim de katılmam gereken bir olay var.” “Ve ben de geliyorum.” “Evet geliyorsun, ama sakın anlaşmayı unutma.” “Tamam merak etme.” Görkem tüm kuralları hiçe sayarak Sezen'i kucakladı. “Sululuk yapma, işimiz var.” “Annem benim.” “Beş dakika içinde yaşam destek ekipmanın hazır olarak parka gelmezsen görevi unut.” “Evet efendim, hemen.” Sezen heyecanla yanından ayrılan oğluna baktı. Görev listesine baktığında Yavuz'un ekibinde Görkem'in adını gördü. Kararını değiştirmesine fırsat vermeden haber vermişti küçük kurnaz, artık dönüş yoktu. Odası Görkem gidince bomboş kalmıştı. Cama doğru ilerledi, öğle kalabalığı içindeki şehre baktı. “Leyla, bu belayı başıma bırakıp gittin ya, alacağın olsun.” Kapıdan dışarı çıktığında hazırlanmıştı, ona bakanlar birkaç dakika önce ağladığına inanamazlardı. Yakınyere bindiğinde Görkem yerine oturmuş, kemerini bağlamıştı. Onun da gelişiyle pilot motorları ateşledi ve kule parkından dışarı uçtular. Beş yakınyer kuleden fırladı. Hepsinin üzerinde polis aracı olduğunu belirten yansıtıcılar vardı. Yaklaşan araçları uzaklaştıran yol kontrol sistemleri ve de sirenleri çalışıyordu. Şehir sokaklarında giden arabalar, yerden birkaç metre yüksekten uçan araçlara yol verdiler. Kulenin etrafında oturanlar daha yavaş ve daha az gürültülü gitmeleri için küfürler ettiler. Gidecekleri yol, bilgisayar tarafından hesaplanmış ve araç denetleyicilerine yüklenmişti. Pilot sadece acil durumlarda müdahale etmek için yolu gözlüyordu. Hedeflerine rüzgarla önlerine savrulan bir balon dışında bir sorunla karşılaşmadan vardılar. Sezen Yıldız8'e daha önce birçok kereler gelmişti, Leyla'nın ona evlenme teklif ettiği lokanta, Görkem'i yapmaya karar verdikleri park hep bu yerleşkedeydi. Zenginler ve zenginlere yakın olmak isteyenler Yıldız8'e gelirdi. Yerleşkenin insanların gördüğü 230 kattan başka yüz küsür de yeraltında seviyesi vardı. Beş köşesi de farklı kültürler düşünülerek inşa edilmişti, yine de hepsinin dış görünüşü aynıydı. İçindeki zenginliği saklamaya çalışan soğuk titanyum grisi duvarlar, ardını göstermeyen kara camlar, her katta enerji dağıtımını halleden fey yıldızları beşinde de aynıydı. Şehrihan'da eli para görenlerin ilk yaptığı iş Yıldız8'den bir daire kiralamak olurdu. Bu kararın tek sebebi aslında sadece zenginliğin tescili de değildi. Tüm istatistiklere inat inşaatından beri Yıldız8 ve çevresinde hiç suç işlenmemişti. Polis bu evlere daha önce hiç girmemiş, öteki yerleşkelerin aksine burada hırsızlık bile olmamıştı. Sezen bunun sebebinin Kurzweil'ın o yasaklanan düşünce kontrol makinesi olduğundan şüpheleniyordu. Tüm yerleşkeyi saran bir huzur makinesi şüphesini bir kez yıllar önce bölüm komiserine söylemişti. Adamın söylediklerini kendi düşünmüş gibi üst kademelere raporlaması onu birçok beladan kurtarmıştı. Sezen onun cenazesinde bile komiserin bunu iyilik için mi, yoksa elindeki bilgiyi çalmaya çalıştığından mı yaptığına emin olamamıştı. Yakınyerin tekerlekleri zemine dokunduğunda göreve hazırdı. “Yavuz etrafı çevir, Juan bana durumu öğren, Ömer bak bakalım istasyonda neler oluyor. Hadi çocuklar acele edin.” Adamları her zamanki gibi hızlıca emirlerini yerine getirmeye koştular. Sezen bir kaç dakika içinde duruma hakim olacaklarından emin, son araçtan indirilen güvenlik robotlarıyla ilgilenmeye gitti. Bu görevde paraya kıyıp tüm oyuncaklarıyla gelmişlerdi. Son model robotlar, hızlı intikal için yakınyerler, hepsi Yıldız8'dekilerin rahatı içindi. İlk haber Yavuz'dan geldi. İstasyonun etrafında gazeteciler dışında kimse kalmamıştı. Onları da dışarıda tutmak için çevreyi güç kalkanıyla çevireceklerdi. Sezen Yavuz'un gazetecilerin üstüne robotları salma fikrini gülerek reddetti. Görev Yıldız8'de de olsa rutin bir operasyon olacak gibiydi. Ömer'den haber geldiğinde Sezen hala gülümsüyordu. “Müdürüm, içeridekilerin Düşyükselticisi var.” “Emin misin?” “Evet efendim, casusbotlarda açıkça gözüküyor. Son savaştan kalma bir hurdaya benziyor ama çalışıp çalışmadığından emin değiliz.” “Riske atamayız yükselticinin çalışır durumda olup olmadığından emin olmalıyız.” “Etrafta çok parazit var, tam bir ölçüm yapamıyoruz. Ama yükselticiye bağlı olanın ambrosia kullandığından şüpheleniyorum.” “Tamam, sakın bir şey yapma. Benden haber bekle.” Görkem sabırsızlıkla yanında bekliyordu, ona söylenenleri duyamazdı ama yüzünden durumun karıştığını fark etmişti. “Juan senin durumun nedir?” “Patron girişlerin hepsinde silahlı adamlar var. Kuzey girişindekiler ambrosia kullanıyor. Adamlar çok rahat, güvendikleri bir şey olmalı.” “Tamam yerinde kal.” Sezen istasyonun haritasına baktı. Adamları yeşil, rehinelerden bulabildikleri sarı, saldırganlar ise kırmızı renkli noktalarla gösterilmişti. Yakınyerin bilgisayarında Ömer'in yolladığı Düşyükseltici görüntülerin bir daha izledi. Kararını verip kafasını kaldırdığında Görkem'in heyecanla ona bakan gözlerini gördü. Kısacık bir an müdürlükten, sorumluluklardan sıyrıldı ve gülümsedi. Annenin gülüşünü sadece oğlu görmüştü. “Tüm ekiplere yerlerinizde kalın. Düşyükseltici ihtimali var, özel birimi çağırıyorum. Tekrar ediyorum buz adamlar gelinceye kadar yerlerinizde kalın ve istasyona kimsenin yaklaşmasına izin vermeyin. Şu andan itibaren Düş Tehdidi Kuralları geçerlidir.” Sezen Buzlara ulaşmak için uçucuya döndü. Şifreli hattan Çevre Koruma'ya düşyükselticiyi ve istasyondaki durumu anlattı. Görkem'in ilk işinde bir anda böyle bir karmaşa içinde olması hoşuna gitmiyordu. Zihin haritasında adamlarının yerini kontrol etti, Yavuz ve ekibi içeri sızmaya çalışan bir gazeteciyi yakalamışlardı, Juan ve Ömer çatışma alanındaydılar. Aklı bilinçsizce Görkem'in bulunduğu yere odaklandı, onun güvenlikte olduğunu görünce rahatladı.
Ömer'in istasyondan aldığı yayını incelemeye başladı. İçeride büyük bir kalabalık vardı. Saldırganlar girişleri tutmuşlardı. Düşyükselticisine bağlı olan istasyonun ortasında ambrosia düşüne dalmıştı. Rehineler birbirlerine sokulmuşlardı, Sezen onların başına gelebilecekleri düşününce ürperdi. Hepsi savaş ve düşbombalarının etkileri hakkında filmler izlemişlerdi, gözlerini yükselticiye dikmişler sakin kalmaya çalışıyorlardı. Yılların tecrübesiyle keskinleşmiş gözleri rehineler arasındaki bir kadına takıldı. Korkuyla etrafa bakmıyordu, yüzünde ne yapacağını bilen birinin ifadesi vardı. Sezen içinden bu kadının oradakileri kurtarmak adına bir kahramanlık yapmamasını diledi, en son istediği saldırganları kızdıracak bir çılgınlıktı. Kadın saatine baktı, etrafı kolaçan etti ve yanındaki çantasına elini soktu. Yüzünde Sezen'i rahatsız eden bir gülümseme vardı.
Bir anda her şey durdu. Kadın, rehineler, adamları, gazeteciler, oğlu... Herkes donmuştu. Uçucunun camından gözüken balonlar havada asılı kalmışlardı. Sesler kesilmişti, tiz bir uğultu dışında hiç bir şey duyulmuyordu. Bir anda istasyonu ve çevresini göz kamaştırıcı bir ışık kapladı. Hava akkor olmuştu. Göz alıcı beyazlıkta dalgalar üstüne geliyor, çevresinden geçip gidiyordu. Görkem'i ya da adamlarını göremiyordu. Oğluna ulaşmaya, uçucudan çıkıp yanına gitmeye çalıştı. Adım atamıyor, yüzünü bile çeviremiyordu, uçucunun içine çakılı kalmıştı. Sanki dev bir el onu kavramış ve olduğu yere sabitlemişti. Onu çağıran, ona haykıran insanların seslerini duydu. Zihnini, yaşamadığı hayatların anıları sardı. Ve Sezen düş gördü.
Babasının annesine attığı tokatların sesini duydu. Kapının eşiğinden onları izliyordu. Böyle durumlarda annesine yardıma gitmemesi gerektiğini öğrenmişti. Sesleri duymamak için, alçılı koluna dikkat ederek, yatağa gitti. Kolu çok acıyordu, babasını kızdırmamalıydı, zaten cezayı hak etmişti. Ağlamamak için en sevdiği programı çağırdı. Dışarıda olanları artık duyamazdı, program bitinceye kadar en güvenli yerde, kafatasının içindeki bilgisayardaydı.
Elindeki kutuyu sıkı sıkı tutuyordu. Mücevherciye tek taş zirkon kristalini almak için çok dil dökmüştü. Avcu terliyordu, onunla buluşacağı restorana yaklaşmıştı. Girişteki holoda rezervasyonunu kontrol etti. Derin bir nefes alıp içeri girdi. İçeride gerçek garsonlar vardı, makineler değil insanlar servis yapıyordu. Onunla bu lokantada yemek yiyebilmek için çalışma kampına yazılmıştı, aldığı avans anca yüzüğe ve bu geceki yemeğe yetmişti. Eğer bugün teklifini kabul ederse, iki yıl sonra evlenebilirlerdi. Onunla evlenebilmek için iki yıl beyinsiz bir köle olmaya razıydı.
Annesiyle alışverişe gitmeyi çok severdi. Her seferinde saatlerce beraber gezerler, yeniliklerden haberdar olurlardı. Büyük mağazanın yöneticisi, Jale hanım, annesini arkadaşıydı. Son durak her zaman orası olurdu ve her seferinde Jale hanım ona küçük hediyeler verirdi. Annesinin elini sıkı sıkı tutarken alacağı hediyeleri düşünüyordu. Sirenler çalmaya başladığında donakaldı. Annesinin ne söylediğini duyamıyordu. Tüm yerleşke sallanıyordu sanki. Düş bombalarından biri yakınlarda patlamıştı. Aklına doluşan düşüncelerden korunmaya çalıştı. Annesine sarıldı, ağlayan kendisi miydi, başkası mı emin değildi.
Ambrosiayı içine çekti. Nefesine karışan hayallere tutunmaya çalıştı. Aklının sarındığı yüklerden ayrılışını takip etti. Nergis'e şişeyi uzatırken elleri titriyordu. Onun spreyi burnuna dayamasını izledi, kız derin bir nefesle Ambrosia'yı içine çekti. Kız bacaklarını beline sarmıştı. Nergis'in yüzüne yayılan düşleri izledi. Rahatlama ve huzurun getirdiği farkındalığı takip etti. Çıplak göğsünün inip çıkışlarını izledi. Aklının bir köşesinde Nergis'in yaklaştığını hissedebiliyordu. Sıkıca kucakladı onu ve zihnini ona açtı.
Sezen gözünü açtığında gökyüzünde balonlar sakin uçuşlarına devam ediyorlardı. Kafasındaki telsizde anlaşılmaz bazı konuşmalar vardı. Yanındaki doktora kendini iyi hissettiğini söyledi. Yalpalayarak ayağa kalktı. Telsizinde konuşanlar ekip üyeleriydi. Neler olup bittiğini kimse bilmiyordu. Ağzında acı bir tat vardı. Kafasını kaldırıp istasyona baktı. İstasyon buğulu bir camın ardında gibiydi. Sanki dev bir kubbe istasyonu ve etrafındakileri sarmıştı. Görkem'e bakındı. Telsizi cevap vermiyordu. Salınarak birkaç adım attı. Buğunun ardında oğlunu gördü. Koşmaya başladı. Sınıra yaklaştığında birileri onu yakaladı. Donuk bakışlı adamlar onu kolundan tutup geriye götürdüler. Çılgın gibi debeleniyordu. İleri oğlunun yanına gitmek istiyordu. Donuk bakışlılar onun çırpınmalarına aldırmadan onu doktorların yanına götürdüler. Gri takım elbiseli bir adam geldi yanına. Bir şeyler söylüyordu. Ne dediğini dinlemiyordu. Görkem'e ulaşmaktan başka aklında bir şey yoktu. Doktorlar kafasına bir şey yerleştirdiler. Ensesinde hafif bir kaşıntı hissetti ve bir anda her şey düzeldi.
“Evet Sezen hanım artık konuşabilir miyiz?” “Buyrun.” “Ben Çevre Korumadan başmüfettiş Ender Candar. Ensenizde hissettiğiniz basit bir sakinleştirici, bir duygu bastırcısı. Sizi düş patlamasının etkisinden kurtarmaya yarıyor.” “Ben iyiyim. Neden böyle bir şey yaptınız ki?” “Biliyorum, fiziksel bir sorununuz yok. Bana kalsa sizi ötekilerle beraber hastaneye yollardım ama şu anda size ihtiyacımız var ve duygularınızın sizi etkilemesine izin veremeyiz.” “Anlıyorum. Oğlum içeride kaldığı için sakin olamayacağımı düşündünüz.” “Evet, aynen öyle. Bizim çocuklar içeri girip bu işe bir son verirken sizin ekibin etrafı koruması gerekiyor.” “Tamam. Ne oldu burada?” “Ölçümler istasyonun içinde bir fey düğümü olduğunu gösteriyor.” “Yani” “Biliyorsunuz fey yolları insan duyguları ile etkileşime girer.” “Evet, tüm gücümüzü onlardan sağlıyoruz.” “Doğru ve Nörotoksin Ambrosia'nın da zihne yaptıklarını, düş yükselticisini biliyorsunuz.” “Evet, sizi de bu yüzden çağırmıştık.” “İşte birden ortaya çıkan fey düğümü çalışmakta olan düşyükselticisi ile etkileşime girdi. Şimdi, o kubbenin içinde, yükselticiye kim bağlıysa onun hayalleri hüküm sürüyor.” “İçerde kalanlar da o hayallerin bir parçası oldu öyle mi?” “Maalesef öyle. İçeri girip yükselticiyi kapatmamız gerekli. Bu sırada içeri başka kimsenin girmesine izin vermemelisiniz.” “Anlaşıldı... Eğer başaramazsanız oğluma ne olur?” “Merak etmeyin bizim çocuklar başarırlar. Onların işi bu.” Sezen ekipten kalanları topladı. Bir kısmının ensesinde de onunki gibi makineler bağlıydı. Çevrede oturanları uzak tutmak kolaydı da, gazetecilerle işleri zordu. Bir de içeride eylemi yapanların dışarıda arkadaşları olabilirdi, onlara karşı da hazırlıklı olmalılardı. Ekibiyle konuşurlarken Sezen gri üniformalı adamların buğudan geçip kubbeye girdiklerinin gördü. O da oğlunun yanına gitmek istiyordu. Adamlar bir serap gibi yavaşça kayboldular. Hepsini tek tek saydı, oğlunun yanına gidenlerin hepsini hatırlayacaktı. Sezen son adam da içeri girdikten sonra, ensesindeki bastırıcıya rağmen, ağlamaya başladı. Sessizce, hıçkırık ya da çığlıklar olmadan, bastırılmış gözyaşları akıttı.
Birkaç saat içinde her şey bitti. Kubbe aniden kayboldu. İstasyon alanı eski halini almıştı. Ambulans uçuculardan ve gezici hastanelerden çıkan ekipler aceleyle yaralılara koşturdular. Dünyanın dört bir yanından gelen holovizyon ekipleri de onların peşinden kurbanlara koştular. Sezen oğlunu en son gördüğü yere doğru ilerlerken adamlarına emirler veriyordu. Zihnindeki haritaya göre yerlerini düzenliyor, sıhhiyecilerle koordinasyonu sağlıyordu. İstasyon girişine kadar gelmişti ama oğlu ortalarda yoktu. Başı bastırıcının sinirlerine yaptığı yüklemeden dolayı çatlayacak gibiydi. Merdivenlerden aşağı indi. Basamakların sonuna vardığında istasyon hiçbir şey olmamış gibiydi. Ne duvarlarda, ne raylarda, ne de orada çakılı kalmış trende sorun vardı. Yerdeki yaralılar arasında oğlunu bulamıyordu. Yukarıdan telsizine Ömer'in ve ekibinin hastaneye kaldırıldığı haberi geldi. Juan'ın ekibinin de eksiği yoktu. Yavuz'un listesinde hala tek eksik Görkem'di. Trenin ardındaki kalabalığa doğru ilerledi. Buz adamlar tünelin girişini tutmuşlar kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Onların arasından oğlunu görebildi. Ayaktaydı, uzaktan tam seçemiyordu ama yaralı gibiydi. Sol kolu garip bir açıyla dönmüştü. Bastırıcının etkisiyle gözleri karardı. Ensesindeki soğukluk aklını kaplıyordu. Oğluna koşma, ona dokunmasına izin yoktu. Sakinleşmeye çalıştı. Görkem'i yanına getirdiklerine anca kendine gelebilmişti. Sedyede yatıyor, bebekken yaptığı gibi etrafa bakınıyordu. “Görkem” Oğlu yüzüne bile bakmadı. Neler olduğunu öğrendikten sonra en çok bundan korkmuştu. Oğlunun düşten silinmiş olarak çıkmasından çekiniyordu. “Görkem” Doktorlar onu geri götürmeye çalıştılar. Ensesindeki alet kalbini dondurmaya çalıştı. Ağzında kan tadı vardı. “Görkem” Galiba bağırmıştı. Emin değildi, bastırıcının etkisi sanki kayboluyordu. Oğlunu o halde görmek bardağı taşıran damla olmuştu. Sedyeyi yakaladı. Oğlunun gözlerinin içine baktı. “Görkem” “Anne” “Oğlum” Onu kucakladı. Gözyaşları burnundan gelen kana karışıp sedyeye akıyordu. Oğlunun, yüzünü, ellerini öptü. “Anne gördüm. Mührü, 38 ayağı olanı ve geçidi ve yolları gördüm.” “Tamam, oğlum. Geçti.” “Yo, hayır geçmedi. Ama Mekrög ve ben onları durdurduk. Görmeliydin, çok iyi bir ekiptik” “Bitti artık hepsi bitti. İyileşeceksin.” “Anne bir kadın vardı. Bana söz verdi. Annemin nerede olduğunu söyleyecekmiş. Duydun mu, Leyla ölmemiş.” “Bunları unut, iyileşeceksin. Korkma.” “Anne birini kaçırdılar. Uzaklara götürdüler. Kadın griadamlardan birini götürdü. Ama ben gördüm. Mek'le gördük, onların nereye gittiğini biliyoruz.” “Tamam, oğlum. Tamam.” “Kötü bir yere gittiler ama istersek Mek'le oraya gidebiliriz. Merak etme, Mek problem olmayacağını söyledi.” “Mek kim oğlum? Sakin ol, iyileşeceksin.” “Mek benim dostum anne. Mek'le ben süper bir ekip olduk. Keşke görseydin. Mühür, kılıç ve göz. Hepsini aldık.” Uçucuya varmışlardı. Doktorlar, Sezen'i sedyeden uzaklaştırdılar. Oğlunu uçucuya yerleştirdiler. Görkem kapı kapatılırken hala çılgın gibi bir şeyler anlatıyordu. Kapılar kapandı ve uçucu kalktı. Onun güvende olduğuna emin olduktan sonra, birikmiş mesajlarına baktı. Zihin haritasında adamlarının yerini kolaçan etti. Etraftaki meraklıları dağıtma ve işleri normale döndürme ile uğraşıyordu. Doktorlardan biri gelip bastırıcının gücünü arttırdı ve onu kontrol etti. Çalışmasına bir engel olmadığına karar vermiş olmalılar ki geceye kadar istasyon çevresindeydi. Eve döndüğünde bastırıcıyı kapattığı zaman neler olduğunu anladı. Beyni uyuşmuş gibiydi, hiçbir şey düşünemiyordu. Sadece ağladı; hıçkırıklarla, çığlıklarla ağladı. İnkisas
Hastanede olmaktan nefret ediyordu. Leyla'ya bakmaya geldiği o korkunç günden beri bir daha hastaneye gitmemek için dua etmişti. Bir daha sevdiklerini hastanede görmek istemiyordu. Kule hastanesinin koridorlarında yürürken, her adımında hastane kokusunu içine çekerken başka bir yerde olmayı diliyordu. İki haftadır, ilaçlara rağmen, Görkem'de bir gelişme yoktu. Görkem'in odasının önüne geldiğinde duraksadı, aynı manzarayla karşılaşmaktan korkuyordu. Kapıyı açıp girecek gücü toplaması birkaç saniyesini aldı. Odaya girdiğinde oğlunu yatakta buldu. Yine gözlerini tavana dikmişti, Sezen oğlunun yüzünü gördüğünde kalbi duracak gibi oldu. “Görkem” Yatağın başucuna geldi. İçinden tanrıya oğlunun yaşamı için teşekkür etti. Nankör olmamalıyım, geri dönmeyebilirdi de. Şu haline şükretmeliyim. Onu kaybedebilirdim, zihnini düşe kaptırıp gelebilirdi. En azından bana döndü, en azından adımı hatırladı. Hem yaşadıklarından sonra sapasağlam dönmesi de mümkün değildi. Saçmalama sapasağlam işte. Sadece biraz yorgun, düşte gördüklerinin etkisinden kurtulamadı sadece. Hiçbir zaman kendimi kandıramadım, oğlum için, onun mutluluğu için bir an olsun gerçekleri bir yana koyabilsem. Onun sağlıklı olduğuna emin olsam. Tavana dikili gözlerinin yeniden hayat dolacağına emin olsam. Dışarı çıktığında konuşmuştu benimle. Anlatmıştı. O zaman problem yoktu. Neden şimdi tanrım neden? Onun bu hale gelmesine sebep oldum. Onu koruyamadım ve şimdi asla eskisi gibi olamayacak. “Anne senin bir suçun yok.” “Görkem, ne dedin yavrum?” “Ben hasta değilim ve senin suçun yok anne.” “Evet canım hasta değilsin.” “Benim gördüklerimi bir görebilsen, Mek'le gittiğimiz yolculukları bir bilsen.” “Geçti oğlum, hepsi geçti.” “Hayır anne geçmedi, bitmedi. Mek beni bulduktan sonra asla geri dönmeyecek. Biliyor musun, kulenin duvarlarında neler gizli? Mek'le hepsini keşfe çıkıyoruz. Günler ve geceler boyunca, yollardayız.” “Görkem, yapma. Oğlum, böyle bir şey yok. Unut artık.” “Neden unutayım ki, neden? Sen benim düşteyken neler yaşadığımı bilmiyorsun ki. Onların benim için anlamının farkında bile değilsin. Ben orada, bendim. Herkesten ve her şeyden uzakta, senden Leyla'dan, polislikten, insanlardan uzaktaydım ama kendimdim. Neden benden varolmayı unutmamı istiyorsun anne?” “Düş bir yanılsama, o sadece makinenin yarattığı bir hayal. Orada neler yaşadın bilmiyorum ama düşü unutmalısın. Yoksa asla buraya yanıma dönemezsin.” “Şimdi yanında değil miyim? Yeniden kulede değil miyiz, beraber değil miyiz?” “Görkem” “Gözlerim senin göremediğin yerlere bakıyor, kalbim senin bilmediğin duygularla çalkalanıyor diye mi uzaktayım sence. Düşün benden bir şeyler aldığını sanıyorsun değil mi?” “Hayır. Sadece düşten fazla etkilendiğini, ve kendini kaybettiğini düşünüyorum. Doktorlar da bunun olabileceğinden bahsetmişlerdi. Sıradan bir tepki, geçecek ama zaman alacak. Ben hep yanında olacağım korkma.” “Biliyor musun, bir an olsun düşte olduğumdan şüphe etmemiştim. Her şey o kadar gerçekti ki. Annemi gördüğümde bile bir yanlışlık olduğunu düşünmemiştim. Haklısın Leyla'dan bahsetmeye daha hazır değilsin. Onun bir yerlerde yaşadığını bilmek seni mutlu eder diye düşünmüştüm sadece. Peki o zaman kaçırılan buz adam hakkında konuşalım. Adamı bulabildiniz mi?” “Buz adamlardan herhangi birinin kaçırıldığına dair bir bilgimiz yok. Sadece sen onlardan birinin kaybolduğunu söylüyorsun.” “Ve sadece benim sözüm asla yeterli değil. Mek de bana inanmayacağını söylemişti ama benim senden umudum vardı.” Görkem konuşurlarken bir an olsun yüzünü tavandan çevirmemişti. Sezen'in elini tutmasına ses çıkarmamıştı, ama tepki de vermemişti. Oğlunun soğuk parmaklarını ısıtmaya çalıştı. Bir daha konuşmadılar, Sezen belki yeniden konuşur, saçma da olsa bir şeyler söyler umuduyla bekledi. Hemşireler kontrol etmek ve serum değiştirmek için geldiler. Sonra da oğlunun açlıktan kurumaya başlamış bedenini süngerlerle temizlediler. Onu serumla besliyorlardı, ama yetmiyordu. Yemek yemektense tavana bakmayı yeğliyordu. Doktorlar yemek yemek bir yana uyumadığını söylemişlerdi. Sezen ziyaret saati bittikten sonra yarım saat daha Görkem'in yanında kaldı. Odanın kapısını kapatıp dışarı çıktığında gözyaşlarına hakim olamıyordu. Görkem'in hastaneye kaldırıldığı günden beri bastırıcı kullanmıyordu. Bir daha o sıkıntıyı yaşamak istemiyordu. Kuleden ayrılıp doğruca evine gitti. İki haftadır her gün yaptığı gibi içeri girdi, holovizyonun sesini sonuna kadar açtı ve ağlamaya başladı.
***
Kulenin altındaki tren istasyonu her zamanki gibi kalabalıktı. İstasyonu dolduran kalabalık onun ne yaptığına bakmıyordu bile. Hastane katına giden asansöre bindi. Artık alışmıştı, tüm bunları düşünmeden yapabiliyordu. Görkem'in bulunduğu koridora geldiğinde bir terslik hissetti. Polislikten ya da annelikten gelen bir sezgiyle adımlarını hızlandırdı. Resepsiyonun önünden hızlıca geçip oğlunun odasına gidecekti ki bir adam önünü kesti. “Sezen hanım” “Ne var?” Adamı bir yerlerden tanıyor gibiydi. Gri takım elbise giymişti. “Ben Çevre Korumadan başmüfettiş Ender Candar, sizinle tanışmıştık.” “Hatırlayamadım.” “Ben buz adamların amiriyim, kazanın olduğu gün tanışmıştık.” “Evet, bana o bastırıcıyı taktırtan sizdiniz değil mi?” “Ne kadar kızsanız da o zaman için doğru bir karar olduğunun farkındasınızdır. O sayede kargaşayı önleyebildik ve oğlunuzu dışarı çıkartabildik.” “Haklı olabilirsiniz, ama bastırıcının bana yaşattıklarını bilemezsiniz.” “Emin olmayın” “Sizin bastırıcı kullandığınıza inanamam doğrusu.” “Konumuz da bu değil zaten. Bana yarım saat ayırabilir misiniz?” “Neden? Görkem'e geç kalmak istemiyorum.” “Konuşacaklarımız Görkem'le ilgili, hem o sizin geç kaldığınızı anlamaz.”
Sezen, robotlar gibi hareket eden iki buz adam eşliğinde Ender Beyi takip etti. Aynı koridorda doktorların dinlenme odasına girdiler. Buz adamlardan biri dışarıda kapının önünde kaldı. Öteki ise odaya girdi. Ufak bir aletle etrafı kolaçan etti, kanepelerin altından, saksılara kadar her yeri aletin ucundan çıkan ışınla taradı. İşini bitirdiğinde monoton bir sesle Ender'e dinleyici bulunmadığını söyleyip dışarı çıktı. Ender kanepelerden birine oturdu. “Buyrun siz de oturun da başlayalım.” “Ben böyle iyiyim, Görkem bekliyor. Acele ederseniz.” “Siz bilirsiniz.” Ender cebinden antika bir kutu çıkardı. İçinden uzun bir puro aldı ve yaktı. “Oğlunuz düşyükselticisinin etkileriyle hala savaşıyor.” “Evet ama doktorlar ilerleme olacağına eminler.” “Doktorlar bir gün ilerleme olmasını bekliyorlar bu olacağı anlamına gelmez.” “Düş saldırısına uğrayanlarla ilgili araştırma yaptım, eğer hafızası silinmezse her zaman düzelir.” “Siz de ben de son saldırının hepsinden farklı olduğunu biliyoruz. Düşyükselticisinin bir fey düğümünün ortasında çalıştırılması korkunç bir etki yarattı. Siz de oradaydınız, biliyorsunuz. Adamlarım kubbenin içine girdiklerinde daha da korkunç bir manzara ile karşılaştılar. İçeride yükselticiye bağlı olanın hayalleri hüküm sürüyordu.” “Her düş saldırısında da böyle olmaz mı?” “Yo, düş saldırıları sadece zihinseldir. Ancak bu seferki fizikseldi. Fey düğümü yükselticiye bağlı olan delinin düşlerini tam anlamıyla gerçek yaptı.” “O yüzden Görkem'in kolu çıkmıştı. Kurtulanların bir kısmında da yaralar vardı.” “Doğru ancak Görkem'in durumu biraz daha karışık.” “Sadede gelin artık.” “Görkem düşün içinde yalnız değildi.” “Biliyorum, içeride daha bir çok insan vardı.” “Görkem'e eşlik eden hepsinden farklı birisiydi. Bir inkisastı.” “İnkisas mı, o kim ki?” “İnkisas düşe girenlerin bazı özel durumlarda yarattıkları bir yardımcıdır. Düşteki problemlerle başa çıkmak için ondan yardım alırlar. Çözemediğimiz bir şekilde, inkisaslar düş hakkında onları yaratandan daha çok bilgi sahibidirler. Görkem'in yanındaki inkisas Mekrög de işte onun yarattığı bir yardımcıydı.” “Nasıl bir yardımcı ki bu? Görkem daha önce böyle bir şey yaşamadı.” “Oğlunuzun böyle bir deneyimi olmadığını biliyoruz. Zaten inkisasları tetikleyenin ne olduğu hakkında bir fikrimiz yok. Sadece onların sahiplerinin bir yansıması olduğunu biliyoruz.” “Peki bu oğlumun iyileşmesine bir engel mi?” “İşler sadece burada kalmadı. Oğlunuz Mekrög ile beraber düştekileri kurtarmak için yollandığını düşünüyordu. O yüzden yükselticiye bağlı olanla savaştılar. Onu bulduğumuzda yaralıydı ve fey düğümünün yakınlarındaydı. Savaşın fey düğümünün etrafında olduğunu düşünüyoruz. Düşlerin en güçlü olduğu alanda oldu her şey. Bunun Görkem üzerinde uzun vadeli ne gibi etkileri var bilmiyoruz. Ancak şu son iki hafta yapılan inceleme gösterdi ki, Görkem anlamadığımız bir şekilde Mekrög ile hala iletişim halinde. Mek'in düşten çıkmadığını düşünürseniz, oğlunuzun bir parçasının hala düşte olduğunu anlarsınız.” “Yani onun günlerdir tavana bakması, garip konuşmaları hepsi bu Mek yüzünden mi?” “Evet, Mek'le bağlantısı onu düşte tutuyor. Bu bağlantı kesilmezse kurtulamaz.” “Bağlantıyı nasıl kesebiliriz.” “Doktorlarla da konuştuk ve bir yolu olduğunu düşünüyoruz. Eğer oğlunuza Buz takarsak Mek ile bağlantısı kesilir.” “Nasıl yani, Buz çipi onun eski haline dönmesini mi sağlayacak?” “Hayır, Buz çipi işini yapacak. Oğlunuzu bir buz adama çevirecek.” “Oğlumu bir robota mı çevireceksiniz, ruhsuz duygusuz bir mahluka, emirlerinize uyacak bir köleye mi çevireceksiniz. Bir de karşıma gelip onun tek kurtulma yolunun bu olduğunu söylüyorsunuz. Böyle bir şey istemiyorum. Oğlumu yeniden kaybetmek istemiyorum.” “Onun ne kadar zayıfladığının farkında mısınız? Koluna bağladıkları serum onu uzun süre yaşatamaz. Görkem düşte kaldığı için yavaş yavaş ölüyor. Onun yaşamasını sağlamanın tek yolu buz takmak.” “Benden ne istediğinizin farkında mısınız?” Sezen ayağa kalktı. Odadan çıkmak bu adamdan ve onun zehirli sözlerinden kurtulmak istiyordu. “Ne istediğimin farkındayım, ama siz çip takılmazsa ne olacağının farkında mısınız? Gözünüzün önünde yavaş yavaş yitip gidecek. Onu her gün daha da zayıflamış bulacaksınız. Bir gün geldiğinizde artık nefes de almak istemeyecek. Makineye bağlayacaklar, gözleri tavana dikili yaşamaya devam edecek. Sonunda gözleri açıkken kalbi duracak, onu yaşatmaya çalışacaklar. Belki yeni makinelere bağlayacaklar, fakat asla düzelmeyecek. “ Sezen adamın elini omzunda hissetti. Eli ıslak ve kaygandı, tüyleri diken diken olmuştu. “Oğlunun tek şansı çip. Belki eskisi gibi olmayacak ama yaşayacak. Yaşayacak ve şehrine yardım edecek. Bunu düşün.” Ender buzlarıyla beraber çekip gitti. Sezen buz adamlara baktı. Neler düşünüyorlardı? Neler istiyorlardı? Düzenli adımlarla yürürken hayal kuruyorlar mıydı? Görkem'in odasına gitti. O tavanda uzak diyarları ararken, Sezen başucunda oturdu. Oğlunun yüzünde Ender'in sorduğu soruya cevap aradı.
***
Görkem'i götürürlerken orada olmak istemişti. Oğlunun bir deri bir kemik kalmış bedenini sedyeye koymalarını izledi. Doktorların ameliyathaneye Görkem'i taşımalarını izledi. Görkem olanlardan habersiz, yol boyunca tavana baktı. Ameliyathaneye geldiklerinde son kez oğluna sarıldı. Ameliyathanenin dezenfektan kokulu kapısının önünde onun sözlerini son kez duydu. “Anne, seni suçlamıyorum. Benim gördüklerimi görmedin, ne yapabilirdin ki? Senden tek bir isteğim var; beni unutma olur mu, beni ve Leyla'yı. Çünkü ben o buzun altında da olsam seni ve annemi asla unutmayacağım.”
Sezen bu sözleri duyduktan sonra fenalaştı. Görkem'in yanı başına yıkılmıştı. Doktorlar ona sakinleştirici vermek zorunda kaldılar. Sezen böylece oğlunu kurtarmasına engel olduklarını söylese de kimseyi ikna edemedi. Görkem'i bir daha gördüğünde ise çip takılmış, oğlu artık buzlara katılmıştı.
|
||||||||||
:: |
|||||||||||