SINIF

Nihal Engin VRANA

 
   
 


 

Sınıf

Aykut kalemleri tekrar yaklaştırdı birbirlerine. Nişan almaya çalıştı. Sonra da bıraktı kalemleri. İkisinin ucuna taktığı yay kalemleri kendine doğru çekti ve önündeki silgi parçasına vurdu yavaşça. Küçücük parça ancak sıranın ortasına kadar gidebildi bu darbeyle. “Kahretsin” dedi çocuk ve silgisinden bir parça daha kopardı. “Bu sefer yapacağım” diye düşündü kendi kendine. “Kalemleri çaprazlamasına birbirlerinin üzerinden geçirirsem daha uzağa gider”. O kalemlerle uğraşırken önündeki sıraya çıkan Sinan'ı görmezlikten gelmeye çalıştı.

“Abi basket maçı yapıyoruz gelsene” dedi Sinan sinir bozucu sesiyle.
“Ne oldu gelmiyor mu hoca?”
“Yok gelmeyecekmiş. 6. sınıflar hırpalamışlar biraz. Hastaneye kaldırmışlar kadını. Birkaç günde çıkar ancak diyorlar”
“Siz gidin. Bugün havamda değilim oynamak istemiyorum.”
“Uçmasına oynayacağız oğlum. Oktay'da iyi mal varmış. Para karşılığı iddiaya koydu herif”
“Nerden bulmuş ki? Kimseler yok bir süredir ortalıkta.”
“Ha evet, yok. Kapı parasında anlaşamamışlar okulla, öyle duydum.”
“Neyse. Ben oynamayacağım. Başkasını bulun.” dedi Aykut ve bıraktı kalemleri. Silgi parçası girmesi gereken oyuğun kenarında durdu onu deli etmek istercesine.

Sinan omuzlarını silkti. “Nasıl istersen” dedi sıradan kalkmadan önce. 5 saniye sonra Aykut yine kalemleriyle baş başaydı.

Son bir başarısız denemeden sonra kalemleri fırlattı yere. Parmaklarını siyah kıvırcık saçlarının arasında gezdirdi. Geriye doğru verdi vücudunu ve gerindi. Kendini tükenmiş hissediyordu. “Ne oluyor bana ya” dedi kısık bir sesle “bu kadar etkilenecek ne var?”

Ama kafasını bir türlü toparlayamıyordu işte. Sıranın üzerindeki kabartmaya ilişti gözü. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Altı aydır uğraşıyordu kabartmayla. Jilet, bıçak, tornavida…Her türlü araç gereci kullanmıştı şu adamı ve uzanan ellerini yapabilmek için. Her bir eğim için uğraşmıştı derinlik hissi uğruna bıkmaksızın. Ama şimdi kendi yapıtı ihanet ediyordu ona, o parmaklar sanki boğazına doğru hareket ediyordu yavaş yavaş, sezdirmeden.

Kendini çok kötü hissediyordu. Beyni bitkin düşürmüştü onu. Dünü dün içinde en az 5 kere yaşamıştı. Özellikle de bir bölümünü…

Müdür yardımcısının odası en alt kattaydı. Her tarafı dolaplarla, kasalarla kaplı devasa bir odaydı orası, okuldan kaçanların korkulu rüyası. Öğrencilere özgürlük hissinin okulda da yaşanabileceği ispat edilirdi burada o çelik yığınlarının içinde. Aykut nasıl korktuğunu hatırladı dün okulun garip bir sarıya boyanmış koridorlarında o odaya doğru yürürken. Halbuki korkacak bir şey olmadığını biliyordu, niye çağrıldığını da.

Bir 10. Sınıf, Fırat'ı dövmüştü. Okulun dispanserinde can vermişti Fırat. Yönetim bu konuda çok katıydı, okul çatısı altında bir öğrencinin ölmesi kabul edilemez bir olaydı. Çocuk kaçmaya çalışmış ama güvenlik kolu tarafından yakalanmıştı dikenli telleri geçerken. Şimdi de cezasına karar verilecekti. İlgili sınıf başkanları da katılırdı karar toplantılarına.

Kapıyı açınca karşısında Disiplin Kurulunu görmüştü. Müdür yardımcısı ve 4 hoca. Karşılarında 10-A sınıfının başkanı dikiliyordu rahatsız bir şekilde. Aykut göz ucuyla bakmıştı suçluya yerini alırken. Güvenlik kolundakiler pek nazik davranmamıştı çocuğa.

Müdür gür sesiyle başlatmıştı toplantıyı.
“Disiplin kurulu, bu sabah 1112 no'lu 10-A sınıfı öğrencisi Özgür Başaran'ın 946 no'lu 9-C sınıfı öğrencisi Fırat Onur'u öldürmesi olayını görüşmek üzere toplanmıştır. Sanık ifadesinde suçunu itiraf etmiştir. Suçlunun söyleyeceği bir şey var mı?”
“Mmmmph...mmmm”
“10-A başkanı, sınıfınızın olayla ilgili tutumu nedir?”
“Sınıfımızın olayla ilgisi yoktur efendim. Yapılan sanığın bireysel bir eylemidir. Olay karşısında derin bir üzüntü duymaktayız. Sınıfım adına okul yönetiminden ve 9-C sınıfından özür diliyorum. Sanığa verilecek cezaya sınıfımızın bir itirazı olmayacaktır efendim.”
“9-C başkanı?”
“Kurulun en doğru kararı vereceğine inanıyoruz efendim.”
“Kararı açıklıyorum .Kurul oybirliğiyle sanığın bugünü 9-C sınıfında geçirmesine karar vermiştir. Toplantı kapanmıştır.” demişti müdür yardımcısı. Mutlu mutlu gülümsüyordu adam.

Aykut sırasından kalkıp cama doğru yürüdü. Düşünceleri dağılmaya başlamıştı yine. Kara bulutlar kaplamıştı gökyüzünü. Yağmur yağacaktı büyük ihtimalle. Dün gibi…

İki güvenlik kolu çocuğu sınıfa fırlatınca bir alkış tufanı kopmuştu içeride. Aykut kahraman edasıyla sınıfa girerken hissettiklerini düşündü bir an. Başını iki yana salladı. Bir insan bir gün içinde bu kadar değişebilir miydi?

Sınıfta her şey hazırlanmıştı, sıralar çekilmiş, ortalık boşaltılmıştı. Müdür yardımcısının 3 kişiye alışveriş yapmaları için izin verdiğini sonradan öğrenecekti Aykut. O anda sadece sıranın üzerinde çocuğun el ve ayaklarının çözülmesini ve dövülmesini izliyordu. Az sonra olacaklarla ilgili hiçbir şey sezinlememişti, hem de hiçbir şey.

Fırat'ın kız arkadaşının gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Öfkeden alev alev yanıyordu o masmavi gözler. Kız dişlerini birbirine kenetlemiş vahşice vuruyordu sevgilisinin katiline. Sonra birden durdu ve cebinden bir makas çıkardı, küçük bir tırnak makası. Kızın ne yapacağını anlayamamıştı Aykut. Kız çocuğun elini tuttu ve derisini iki parmağı arasına sıkıştırıp kesti sakince. Çocuğun gözlerinden yaşlar geldi, bantlanmış ağzından duyulmayan ama görülen bir çığlık koptu.

“Ağzını açın.” dedi çocuğun başındakilere.

Sınıftaki o dayanılmaz sessizliği hatırladı Aykut ve onu izleyen alkışları. Çocuğun çığlıklarını bastıran tezahüratları. Çocuğu bir sıranın üzerine taşıdı 4 kişi. Zavallı bağırıyor, ağlıyordu kız yavaş yavaş derisini keserken.Kız kahkahalar atıyor, alkışlardan cesaret alıp her seferinde daha büyük parçalar kesiyordu. Sonra her şey iyice çıldırmaya başladı. Çocuğun yarasına ojeler sürüldü, törpüler gezdirildi açık yaraların üzerinde. Aykut tüm vücudundan fışkıran teri hatırladı, birden dünyası ters yüz edilmiş gibi hissetmişti. Gerçi hala öyle hissediyordu. Midesi hareketlenmiş, sürekli zorlamıştı onu, karşısında olanları izlerken. Çocuğun bayılması hem onu hem de Aykut'u bir süreliğine kurtarmıştı vücutlarının isyanından.

Sınıfta ileri geri yürümeye başladı Aykut, her yerde kurumuş kan izleri çarpıyordu gözüne. Neler olduğunu anlayamıyordu bir türlü. Neden kendi yaşamını garipsiyordu sanki? Her gün olmuyor muydu böyle şeyler? Kısa bir rahatlama hissetti önce sonra beyninde dönen görüntülerin baskısına bıraktı bu rahatlama yerini.

Çocuk ayıldığında kendini karnından bir sıranın üzerine bağlanmış bulmuştu. Elleri ve ayakları da birer oturağa bağlanmıştı her iki yanında. Şaşkın şaşkın bakınmıştı etrafına bir süre başına geleceklerden habersiz. Kollarındaki ve bacaklarındaki gerilim arttıkça şaşkınlığı da artmıştı,sanki bu dünyada yapılanlar onu etkilemiyormuş gibi boş boş bağırıyordu vücudunun acısını betimlemek için. Sınıftakiler oturaklar iki yana çekildikçe çocuğun vücudunun aldığı pozisyonlara gülüyor “Daha çekin, daha çekin” diye bağırıyorlardı neşeyle. Aykut en arka sıraya oturmuş dışarıdaki yağmuru seyrediyordu o sıralar, bu bağırışmalar çocuk ölene kadar 2 saat daha devam edecekti.

Sınıf koridorun en sonundaydı. Aykut bütün kapalı kapıların yanından geçti koridorun diğer ucundaki tuvalete gitmek için. Her sınıfın arasında bir resim asılmıştı, manzara resimleri. Yürüdükçe mevsimlerin değişimini, günlerin devinimini takip edebilirdiniz resimlerden. Aykut kafasını çevirip bakmadı onlara, ruhsal bir kasırga yaşarken insan inanamıyordu sıraya, düzene. Tuvaletteki bağırışmaları daha içeri girmeden duydu ve vücudunun kasılmasını hissetti sinirle, bugün biraz sessizlik istiyordu.

İçeride iki ortaokul bir ilkokulun üstünü başını yırtmış eğleniyorlardı. Korkmuş zavallıyı öpüyor, yalıyorlardı kahkahalar atarak. Çocuk köşeye sinmiş ağlıyordu ne yapacağını bilemez bir biçimde. Ortaokullar çocuğu alıp tuvaletlerden birine sokmaya başlamışlardı Aykut bağırdığında. Şaşkınlıktan bıraktılar çocuğu ve çocuk koşarak uzaklaştı tuvaletten. Aykut pis pis bakıyordu önündeki iki kısa velede.

“Bu tuvalette gürültü istemiyorum anlaşıldı mı?” dedi tıslayarak “Ne bok yiyecekseniz gidin başka yerde yiyin.”

“Evet abi” dedi çocuklar süklüm püklüm.
“Hadi şimdi siktirin gidin” dedi Aykut ve lavaboya döndü yavaşça. Çocuklar bir saniye sonra sıvışmışlardı tuvaletten.
Aykut her çatlağına pıhtılaşmış kan olan kırık aynaya baktı yüzünü görebilmek için, musluğu açtı ve su çarptı suratına. Çok kötü görünüyordu, gözleri çökmüş, suratı incelmiş. Dün her köşeden çıkarıyordu başını, yüzeye çıkan bir kurtçuk gibi…

Çocuk dersler bitmeden 15 dakika önce ölmüştü. Akşam töreninde sergileneceğini söylemişti gelen güvenlik kolu. Aykut ölen zavallının cesedini taşıyanların önünde kazandığı zaferden dolayı pişman olmuş bir general edasıyla yürüyüşünü hatırladı ve aynadaki çarpık suratını gördü o an. İnsan başkalarının kahramanı olsa da, kendi kahramanı değilse, kahraman olmanın ne anlamı vardı?

Yağmur iyiden iyiye hızlanmıştı tören başladığında. Rüzgar hocaların iki tel saçlarını kaldırıyor, kızların eteklerini havalandırıyordu. Hiçbiriyle ilgilenmiyordu Aykut, ikiyle ikinin dört etmediğini keşfetmiş gibi hissediyordu kendini. İnsanlara her şeyin yanlış olduğunu nasıl söylerdiniz?
Müdür yardımcısı merdivenlerin en tepesinde sırıtarak duruyordu. Elindeki düdüğü çaldı ve yağmur ve rüzgarın kanonundan başka hiçbir ses kalmadı okul bahçesinde.

“Öğrencilerim, bildiğiniz gibi bugün şu kutsal bilgi çatımızın altında çok elim bir olay gerçekleşmiştir. Aranızdan bir hain, bir vatan düşmanı şu aziz yurdun yetiştirdiği evlatlarımızdan birini hunharca katletmiştir. Söyleyin bana çocuklar böylelerinin aramızda yeri var mı?”
“HAYIRRR….”
“Bu canileri, bu katilleri ne yapmalı?”
“YOK ETMELİ.”

Müdürün bir baş hareketiyle güvenlik kolları çocuğun cansız bedenini yuvarlamışlardı merdivenlerden aşağıya. Ceset arkasında ince bir iz bırakarak varmıştı yere, sıraların önüne.

“Okulumuza saygı göstermeyenlerin, kurallarını hiçe sayanların sonu budur çocuklar. Şimdi ölen arkadaşımız için bir dakikalık saygı duruşu.”

Aykut'un içinden bir ses koşarak,arkasına bakmadan gitmesini söylemişti tüm o sessizliğin ortasında. Gözü sürekli sağına soluna aldığı ufak darbeleri artık umursamayan cesete takılmıştı o sırada. Ama beklemişti yine de, hatta müzik öğretmeniyle birlikte okul marşını bile söylemişti.

“Barış ve özgürlüğün bekçileriyiz biz,
Bu güzel vatanın, bilginin geleceğiyiz biz…”

Tekrar sınıfta buldu kendini Aykut. Camdan son bir kez baktı ve yavaş yavaş çantasını toplamaya başladı. “Bugünlük bu kadar okul yeter.” dedi boşluğa. Artık daha fazla düşünmek istemiyordu. Yarın nasılsa müdür yardımcısının odasında yeterince düşünecek zamanı olacaktı kasanın içinde. Kapıya doğru yürüdü…