Yücel BALKU - Gökyüzündeki Tıley

M. Fırat PÜRSELİM

   
   
 


 

Bundan yaklaşık bir sene kadar önce Cnnturk'deki Afiş programını seyrederken bir an için Yücel Balku'nun 34 yaşında Bursa'da öldüğünü yolunda bir haber kulağıma çalındı. Duyduklarımın gerçek olmamasını dileyerek, kütüphaneden Hayalet Gemi dergilerini indirdim ve öykülerini tekrar okumaya başladım.

Hayalet Gemi'nin Mayıs-Haziran 2001 sayısında çıkan, Aileden Biri isimli öyküsü, “Yaşarken çok arzu ederdim öldüğüm günün gecesini görebilmeyi. Oldu işte; bedenim salondaki büyük divanın üstünde yatıyor: Çenemi bağlamışlar, göğsümün üstünde kocaman bir bıçak var. Ama bıçak bile engelleyemeyecek bedenimin şişmesini,” diye başlıyordu. Acaba Balku, o çok istediği şeyi, öldüğü günün gecesini görebilmiş midir? diye düşünmeden edemedim. Gene aynı öyküde, “Dışarıda hafif bir rüzgar esiyor ve salkımsöğüdün evin saçağına sürünen yapraklarının hışırtısı karımın hıçkırıklarına karışıyor. İki çocuğum annelerinin ağlamasına bakarak yeşil gözlerini büyüte büyüte susuyor. Karımın iç çekerek ağlaması da olmasa kendimi pişpirik oynamaya kahveye gitmiş gibi hissedeceğim. Ben kahveye gitmişim, karımla çocuklarım sabır ve sükûnetle evin babasının dönmesini bekliyorlar. Hiç ölmüş gibi değilim. Merak ediyorum: hayaletlerin gözyaşları var mıdır?” diyordu.

Derginin son sayısındaki yazısında ise, “Hayalet Gemi'ye adımı bırakıyorum. Bir daha asla “Balku” adıyla yazmayacağım... Balku HG ile kalmaya karar verdi. Malum, Balku adeta bir masal dünyasında yaşardı ve o dünyada sembolik ifadeler önemlidir,” demişti. Öykülerinde bir masal dünyasında yaşayan bu adamın, bundan sonra o hep masalsı dünyada yaşamasını dileyerek, ateşböcekleriyle, çengelli perileriyle, göl insanları ve horozlu aynasıyla baş başa bıraktım.

İnkılâp Kitapevi 2000 Öykü Ödülü'nü kazanan kitabı Sükût Ayyuka Çıkar'ı uzun süre aramış ama baskısı tükendiği için hiçbir kitapevinde bulamamıştım hatta Babıali'ye yolum düştüğü zaman İnkılâp Kitapevi'nde dahi kalmadığına tanık olmuştum. Ölümünü öğrendiğimin ertesi günü, kitapevlerinin depolarında tek tük kalmış kitapları alıp Şişli'de 1-2 milyona satan seyyar kitapçıda bir anda karşıma çıkıveren kitabındaki Horozlu Ayna isimli öyküsünde, “Kaldı ki, ölüm o vakitler her yerde kendiliğinden biten bir kara çalıydı. Meşru ve yakındı. Tavşanların yavrulaması kadar sık, çoğul ve doğaldı ölüm. Hemen her gün birileri ölürdü. Yaşlılıktan, hastalıktan, aşırı gençlikten, aşktan ve akla gelebilecek her sebepten ölürdü insanlar. Başımızı yastığa bir ölümün kederiyle koyar, ertesi sabah yeni bir ölümün şaşırtmayan yasıyla uyanırdık. Ama bilirdik: Güneşin batışı kadar doğaldı ölüm. Uyanırsınız, birinin öldüğü haberi gelir. Mevsim kışsa bu haber daha da üzücüdür: Karın altında donmuş, taşlaşmış toprak bu ölüyü almaya istekli değildir. Bir tek nasıl söylesem, genç ölüleri, zemheri de olsa toprak mermer yüreğini yumuşatarak ayrı bir iştah ve gönülle kabullenir sanki. Ama olur, yaşanır, ölünür, otların yeşerip kuruması kadar doğaldır hepsi de. Biz tabiatın içinde olup biten her şeyi zaten kabul ederdik,” diyerek ölümün doğallığından dem vururken, toprağın bile gençlere farklı davrandığını belirtiyordu. Genç ölümler kötüydü, genç yazar ölümleri ise çok daha kötüydü; bir emekli en fazla gazetenin bulmacasını yarım bırakıp giderken, o onlarca kitabı, yani yaşanmamış-yazılmamış onlarca hayatı yarıda bırakıp geçip gitmişti.

Aynı kitaptaki, Kesik Başın Hikayesi isimli öyküsünde, “Biriken kalabalık, incir ağacı, açık mezar, her şey süt rengi bir bulanıklıkta yiterken ve gözümün önüne aşık kemiklerinin son dizilişi gelirken anlamanın ya da anlamamanın farkı yoktu oysa. Tıpkı bir rüyanın içinde ölmekle, ölümün sonsuz bir rüya olması arasında bir fark olmadığı gibi,” diyordu.

E dergisinin Şubat 2004 sayısında yer alan Pınar Şenel tarafından yapılan son söyleşisinde, “Sanırım son yazdığım öykülerden birinde kullandım; “İnsanı bunca huzursuz, huysuz kılan, kendini doğadan ayrı tutmasıdır.” Bu cümlenin çok içimden geldiğini hissettim. Ve insanın dünya üzerindeki diğer canlılardan ya da nesnelerden daha üstün bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Üstün tarafı varsa bile -ki bunun hep düşünmek, düşünen bir canlı olmak olduğunu söylüyoruz- bu tarafı çok abartmanın bir anlamı yok. Sonuçta diğer canlılar gibi dünya üzerinde belli bir yaşantımız ve bunun bir sonu var. Dolayısıyla bu ritmi hissetmek; mevsimleri, doğanın nefes alıp verişini, doğaya dair her şeyi hissetmek ve o ritmin içinde yaşamak gerekiyorsa, onu kendi iç ritmimiz haline getirmemiz gerekiyor,” diyordu. Aynı söyleşide, “Benim için Sükût Ayyuka Çıkar defteri Goncanın Üçüncü Günündeki öykülerle tamamlanmış oldu. Yazarlığımdaki muhtemel değişim ancak bir sonraki kitapta gözlemlenebilecek sanıyorum. İki yıldan fazla zamandır egzersiz olsun diye bir roman üzerinde çalışıyorum. Yedi Güzel başlıklı, Nizâmi Gencevî'nin Heft Peykâr adlı eserinden ilhamla yazdığım bir roman. Çok yavaş ilerliyorum, bitirebileceğimden emin değilim ama olsun, uğraşmanın hazzı yetiyor.” İçinde yaşadığımız tüketim çağına rağmen o tükenmeden yazıyordu. Öykülerinde, denemelerinde sık sık bahsettiği Koza Han'daki bir kelebek gibi yazılarını inançla örüyordu.

İkinci ve ölümünden sonra çıktığı için göremediği Goncanın Üçüncü Günü adlı kitabındaki Zulmet isimli öyküsünde yazıyı anlatıyordu, “Artık bunaldığı; zulmetin yüreğindeki kara noktaya, sonsuz dibe doğru koşup onda erimeyi arzuladığı bir anda yeni bir sepet ve bir top kağıt iniyordu karanlığın içinden. Elleri; kanun, kural, kement kabul etmez elleri, nerede bıraktıysa oradan başlıyordu yazmaya. Her şeyi ve en çok da yüzünü yazıyordu: hiçbir aynaya yansımamış, hiçbir su yüzeyinde kılcal bir ikincil olamamış, hiç hatırlayamadığı, zulmete tutsak yüzünü. Tam da o anda anlıyordu: yüzü olamazdı yazı, gözleri olamazdı. Bakır tenli bir bakirenin boynundan sirayet eden huzur ve koku olamazdı. Yazmak uydurmaktı, uydurmak kendini kandırmak. Kendisi olamazdı yazı, o olamazdı. Işık olamazdı, fer olamazdı; gözleri değildi yazı. Olsa benzeri olurdu; zulmetin ve yalnızlığın yarattığı benzeri. Çatlak ağızlı, zeytin gözlü ve en az kendisi kadar çok sayıklayan yazı.”

Goncanın Üçüncü Günü'ndeki Tıley ya da Hiç isimli öyküsünde ise, kendisi de bir Kafkasyalı olan Balku Tıley'i anlatmıştı. Tıley'in Kafkas kökenli bir gelenekmiş ve bir ulusun kendisinden kat kat üstün bir düşman tarafından kuşatıldığı zaman bir savaşçı kimseden emir almaksızın sadece kendi iradesiyle Tıley yani gönüllü kurban olmaya karar verirmiş. Tıley, özel tören elbiselerini giyip, mevcut tüm silahları kuşandıktan sonra atına atlayıp düşmanın en sert noktasına saldırırmış. Bu cesaret ve kararlılık karşısında düşmanın korkuya kapılması, genç savaşçıların ise cesaretlenmesi ve ölümden korkmaması amaçlanırmış. Eninde sonunda Tıley ölürmüş ama amaç ölmek değil düşmanın arasında ilerlerken arkasında kandan kıpkızıl bir yol bırakacak denli çok öldürmekmiş. Öykü bittiği zaman edebiyatımızın son yıllarda yetiştirdiği en iyi kalemlerden biri olan bu genç adamın bir Tıley olarak öldüğüne emin oldum.

İlk kitabındaki M.K.C. isimli öyküsünde, “Bir öyküyü bitirmek için ölümden daha kesin sebep yoktur sanırdım. Ama öykü bitmedi,” demişti. Öykü bitmedi, Balku. Öykü bitmedi…