Anne ve Dişsiz Ağızlı Çocuk

Nihal Engin VRANA

 
   
 


 

Karşısındaki koyu yeşil duvara asılmış portreyi, hayal kırıklığına uğrayarak, bir kez daha inceledi. Resmedilen ya da resmedenden kaynaklanan bir sorundan dolayı, portre tekrar bakıldığında yeni bir şey sunamıyordu. Buna rağmen garip bir güzelliği vardı. Bir sanat galerisinde, adını hiç duymadığı bir ressamın sergisini gezerken rastladığı bir tablo olsa ve aniden sanatsal dertleri yıllar boyu anlaşılmadan kalmış ressamın karşısındaki “görüntü” den çıkardığı anlamlar konusundaki ürkütücü sorularıyla karşılaşsa resim hakkında şunları söylerdi:

“Siyah bir takım elbise giymiş küçük bir çocuk” (Ressamdan küçümseyen, tiksinti dolu bakışlar)

“Levazımatçı babasının ani ölümü üzerine onun işini devralmış gibi duruyor. Özelliksiz bir çocuk; gülümsediğinde güzel gözüken milyonlarca insandan biri. Bu resmin objesi olmasının sebebinin görüntüsü dışında bir şeyler olduğunu hissettiriyor insana; duruşu da bunu desteklercesine rahat. Ressam çocuktan onun çizmek istediği pozisyonu almasını istemeye korkuyormuş gibi... Her ne şekilde olursa olsun yapılması gereken bir resim bu sanki.Yere atılmış siyah trençkot da artistin resim üzerinde üzüntü verici bir hakimiyet çabası. Fotoğraf teknolojisinden habersiz zengin bir ailenin çocuklarını ölümsüzleştirme isteğinin bir yansıması sanki bu resim. Ama portreyi güzel kılan bir detay var; hatta resmin ismi olmayı hakeden bir detay... “İnci küpeli Kız”daki gibi...

“Dişsiz ağızlı çocuk”... İşte burası eserin vurucu noktası; aralık dudaklardan gözüken dişsiz ağız. Ressam tüm hırsını bu noktadan çıkarmış sanki; çocuksu gülümsemenin ortasında duran eksiklikten gelen çirkinlik... Ya da çocuğa yapıştırılmaya çalışılan tüm etiketlerin bir yalanlaması...” (Ressamın gözlerinde umut kıvılcımları; işte karşısında gördüğünü anlayamasa da anlamlandırmaya çalışan bir konuk ve elinde şarap kadehi bile yok!!!)

“Ve...” dedikten sonra gözünün ucuyla kendisine doğru savrulan garsonu farketti “ve” resme biraz daha yaklaşarak garsonun üzerinde karışık meyva aromalı alkollü gazlı meşrubat hazırlamasını engelledi. Büyük bir şangırtı o anda yemek yemekten iş konuşmaya kadar uzanan dar bir yelpazede işlerle uğraşan 80-90 kişilik kalabalığı bir anlığına susturdu; herkesin dikkati yerdeki kırılmış bardaklara ve birbirine karışan sıvılara yöneldi.

Ressam koluna hafifçe dokunarak “Hanımefendi; iyi misiniz?” derken; O şaşkın şaşkın sanat galerisini dolduran tüm insanların gözlerinin sanki bir mucize olmuşçasına yerdeki karmaşaya takılmasını izliyordu. Ansızın başlayan ıslık sesleri ve alkışlamalar ise resme doğru biraz daha gerilemesine neden oldu.

“Aman Allahım; bu nasıl bir deha? Şu kıvrımlardaki doğallığa bakar mısınız?”

Yere eğilmiş, cam kırıklarına ellerini sokmaya çalışırken aldıkları çizikler sonucu kanlarıyla yerdeki “sanatsal edime” katkıda bulunan insanların üzerinden; O kıpkırmızı duvarlara dizilmiş resimleri görüyordu. Hepsi O'nun gibi olanlara inanamıyorlardı; bazılarının yüzünde bir öfke belirmişti; bazılarıysa artık kimsenin kendilerine bakmayacağından emin şekerleme yapmaya başlamıştı. İstifini bozmayan bir tek Dorian Gray'di; o çürümeye devam ediyordu.

Dorian Gray'in çerçevenin hemen üzerinde ağır ağır atan kalbini izlerken; ani bir ağrı karnının alt kısmını yaktı. Karnında bir kazan kaynıyordu sanki; Musa'nın soyundan gelen Hansel ve Gratel'in yanmış etlerinin kokusu tüm iç organlarına siniyordu. Gözlerini kapadı; açtığında yeşil duvar ve resim geri gelmişti.

Farkındalık dalgasının yükselmesi işte tam bu anda oldu; içinde bulunduğu odanın tavan kısmındaki bir su birikintisinde uzantılarını hareket ettirerek su yüzeyinde kalan algısı, aşağıda birçok şey görüyordu. İlk gördüğü... İçinde bulunması gereken bedenin kafası... Odanın ortasındaki büyük masaya örtülmüş, kırmızı desenlerle süslü siyah bir örtünün içinden çıkmış. Masaya eşit aralıklarla yerleştirilmiş 3 kafa daha; her birinin arkasına kırmızı mendiller yerleştirilmiş . Masanın ortasında çıplak bir erkek bedeni... Kolları ve Bacakları kaskatı kesilmiş; Bütün vücudu yüzlerce renkli şekille kaplı. Duvar bordürlerinde birbirini takip eden gözleri açık, gözleri kapalı baykuşlar... Ve portrenin olduğu duvarda, portrenin sol tarafındaki açılmakta olan titanyum kapı...

Kapının inlemesi... Mide kapısı... kapanıyor...

Kafasını sola çevirdiğinde; kendisine uykulu gözlerle bakan kumral bir kız kafası gördü. Kız, anlamadığı bir dilde, sürekli mırıldanıyordu. Bütün yüzü, göz kapaklarının üstü bile, küçük dikenlere benzeyen yıldızlarla süslenmişti; sadece boynuna hiçbir şey yapılmamıştı. Uzun saçları ise yukarı doğru garip bir şekilde toplanmışlardı; bir çift boynuz gibi...

Kapanan kapının sesiyle dikkati odanın uzak ucuna yöneldi. İçeri 4 kişi girmişti. Görünüş olarak aşırı zengin; ama biraz hastalıklı bir çekirdek aileye benziyorlardı. 30 yaşlarında gözüken adam ve baktığı resmin objesi olan çocuk sohbet ederek önden gidiyorlardı; arkalarından 22 yaşını yeni bitirmiş gibi duran, kırmızı sade bir gece elbisesi giymiş bakır sarısı saçlı bir kadınla; beyaz askılı bir bluzla, siyah zebra desenli mini etek giymiş suratında makyaj yapma girişimi olarak değerlendirilebilecek çeşitli boyalar taşıyan 15 yaşlarında bir kız geliyordu. Kız büyük bir heyecanla annesine gündüz gördüğü rüyasını anlatırken; aniden durup önden giden adama seslendi...

“Baba odamdaki ayna yine bozuk çıktı; hiçbir şey göstermiyor....”

Adam kızı hiç umursamadan yürümeye devam etti ve karısı için koltuğu çektikten sonra diğer taraftaki masif koltuklardan birine oturdu. Siyah kaküllü çocuksa kendi portresinin tam önüne oturdu ve Ona gülümsedi. Muzurca, sinir bozucu bir gülüştü bu; çocuktan uzaklaşma isteğine sebep olacak kadar iticiydi. Ama uzaklaşma çabaları; o ana kadar farketmediği şeylerin farkına varmasına yol açtı. Mesela hareket edemezdi; kollarını masanın altında askıya alınmıştı; diz çökmüş durumdaydı ve ayakları yere zincirlenmişti. Mesela koltukların kolluklarının ucunda yarasa oymaları vardı. Mesela portrenin yapılmasından bu yana uzun zaman geçmişti; karşısındaki çocuğun dişleri eski hallerine hiç benzemiyordu...

“Şak şak” sesinin ardından rolünü bekleyen bir oyuncunun hızıyla uzun, ince bir adam içeri daldı. Bir Fransız'ı Dünya'nın geri kalanından ayırmak için kullanılabilecek özelliklerin hemen hemen hepsine sahip olan bu adam; bembeyaz takımının içindeki siyah ipek gömleği ve beyaz çikolatadan yapılmış ayakkabılarıyla (Bastığı yerlerde parlak beyaz izler bırakıyordu) ters yüz edilmiş bir penguene benziyordu. “Büyük ihtimalle Fransız” (İçinden adama böyle demek gelmişti) kabarık saçlarını son bir kez düzeltip, elindeki siyah mendili sol koluna sararak “Babanın” hemen yanında durdu.

“Bugün bizim için neyin var Jacques?” dedi Baba; az önce elleriyle çıkardığı kadar tok ve karaktersiz bir sesle.

“Armand'ın özel New Orleans karışımıyla lezzetlendirilmiş 1982 Anadolu Türk erkeği yüce Lordum” tümcesini bir şekilde 2 saniyeye sığdıran adam, aynı süre zarfında kolundaki kumaş parçasının altından ince, uzun bir bıçak çıkarmıştı.

“Denemek ister misiniz?”

Babanın sol eliyle yaptığı belli belirsiz onay işaretinden sonra “Kesin fransız” O'nun göz ucuyla görebildiği alandan çıktı.

Bıçağın deriye değişi... değiş... Bıçak kemiğe... Deri parçalarından kolaj... kürtaj...

Farkındalık dalgasının kıyıya çarpmasıyla, algısı kendini tekrardan su birikintisinin içinde buldu. Jacques açtığı yaradan akan kanı bronz, köpek dişi şeklinde bir bardağa dolduruyordu. Kan bardağın 3'te birine ulaştığında bardağın içine bir toz serpiştirip Baba'ya uzattı. Baba bardaktan emdiği azıcık kanı ağzında çalkalarken; Jacques aynı tozdan yaraya döküyordu.

“Çok güzel Jacques; servise başlayabilirsin.”

“Derhal Lordum; bu erkek gördüğüm en iyi karotidlerden birine sahip. Memnun kalacağınızı sanıyorum... Ya siz Leydim; hangi kısmı istersiniz?”

“Ah, Jacques; ben toplardamar alacağım. Rejim yapıyorum...”

“Bence leydim ideal kilosunda...”

“Arada atıştırdığı kuşları azaltırsa, ona iltifat etmene gerek kalmaz Jacques."

Aşağıda, bozuk yaylı oyuncaklar gibi sallanan 3 kafayı incelerken (O'nunki bir büst gibi dimdik duruyordu) birikinti küreleşmeye başladı; yuvarlaklaştı, yuvarlaklaştı... ve tavandan ayrıldı.

Atmosferi geçmişti; sürtünmenin yarattığı, vücudunu dağlayan alevler yavaş yavaş sönüyordu... Ve dünya; Dünya gitgide küçülüyordu. Şu anda bir insanın yaşayabileceği en ilahi deneyimi yaşamaktaydı. O'nun için şimdiye kadar bir fotoğraftan ibaret olan önündeki masmavi, büyüleyici dairenin yüzeyinde şeffaf iplikler organize sperm orduları gibi dolaşıyordu; birbirlerinin içine giriyor, düğümler oluşturuyor, düzenli örüntüleri yıkıyorlardı. Zihni kendisi gibi olan o ipliklerin özlemiyle Dünya'ya doğru uzandı; ama... Damla masaya, iki boyutlu bir uzaya, çarptığında O da bedeniyle buluştu. Anlık bir sersemliğin ardından, kol ve bacak kaslarının uyuşukluğunu ve bu uyuşmadan dolayı yaşaran gözleriyle de masaya yeni kırmızı desenler kazandırmış olan ortadaki adamın yanağındaki gözyaşlarını farketti... Sonra da dirseklerini masaya dayamış; kendisini süzen çocuğu...

“Tamam çocuklar; artık başlayabilirsiniz. Tito, dikkat et; yine üstüne başına sıçratma; olur mu?”

Tito göz temasını kaybetmeden O'nun boynuna doğru eğilmeye başladı; yüzünün ifadesi tamamen çarpılmıştı çocuğun. Arkasındaki portreyle hiçbir benzerliği kalmamıştı. Boynuna ulaşmadan önce çocuk O'nu korkutmak istercesine görülebileceği son anda ağzını açtı ve yeni çıkmakta olan dişlerinin arasında iki büyük ağabey gibi duran köpek dişlerini gösterdi.

Belli belirsiz acı çığlıklarının kulaklarına ulaşmasının ardından boynunda hafif bir gıdıklanma hissetti. Gıdıklanma yavaş yavaş vücuduna dokunan dudakların ve derisini kavrayan dişlerin yarattığı bir hazza dönüştü ve bir süre devam etti... ama bitmesi gereken yerde bitmedi; durmayan dişler derisinin derinliklerini araştırmaya girişti. Vücudu gelen kaçma emirlerini yerine getiremiyor; araştıran ağız beceriksizce kaslarını parçalarken sinirlenmek dışında bir şey yapamıyordu.

Ve çocuk daha da büyüyecek; daha da büyüyecek.

“Tito bir yarasa gibi yiyorsun” dedi beyaz elbiseli kız; ağdalı rahatsız edici bir sesi vardı.

Bu arada aradığı atardamarı bulan çocuk büyük bir iştahla kanı emmeye başlamıştı; karnı bir su pompası gibi inip kalkıyordu. Kanı bedenini terkederken başı dönmeye başlamıştı; görüntüler bulanıklaşıyor, sesler birbirine karışıyordu. Çocuk dişlerini geri çektiğinde bayılmaya o kadar yakındı ki; çocukla tekrardan göz göze gelmelerini bir süre kavrayamadı.

“Anne” önündeki çenesi masaya değen kafanın arkasından kırmızı mendili aldı ve zarif hareketlerle ağzının kenarını sildi “Jacques her zamanki gibi enfes..”

“Leydimi mutlu edebilmek ne büyük şeref....Lordum?”

“Hm..hm...İkinci servise başlayabilirsin Jacques”

“Derhal efendim...”sözlerini kapının yumuşakça kapanması izledi.

“Ama anne; ben bebek kanı içmek istemiyorum. Hem çok sert hem de kötü kokuyo...” diyordu Tito; ağzından çıkan her sözcükte ufak kan damlaları dudağının üzerinden yuvarlanıp; yüzünde pıhtılaşmak için duruyorlardı.”
O ise dayanılmaz bir karın ağrısının sayesinde baygınlığın sınırında geziniyordu.

“Tito; önce ağzını sil. Sana hiç bir şey öğretemeyecek miyim? Ayrıca bebek kanı da içilecek; içinde başka hiçbir yerde bulamayacağın maddeler varmış. Dr. Jeykl öyle diyor.”

Kapının açıldığı ve içeriyi bebek seslerinin doldurduğu anda karnı patladı; vücudunun içinde ne varsa açılan delikten dışarı akıyordu. Dayanmaya çalıştı, çalıştı...

Ve uyandı; karanlık ve biraz soğuk odasında uyandı. Uykuyla uyanıklık arası bir an ayağına vuran ay ışığından çıkan bir kurtadam gördü; ona bir babaanne için oldukça genç olduğunu söylüyordu. Kurtadam yavaş yavaş kaybolurken o da bacaklarının arasındaki sıcaklığı, ıslaklığı hissetti. Yapış yapış kanların arasında olası bir üye daha insanlığı terketmişti...

Olamamış bir bebeğin anıları