Garip Bir Aşk Öyküsü Ali Rıza ARICAN |
|||||||||||
|
Maddenin şekil almış en güzel hâli bu olsa gerek dedim kendi kendime, bindiğim otobüsün en arkasında ayakta duran, uzun saçlı kızı görünce. Otobüsün tavanından süzülen beyaz ışıklar ile dışardan gelen renk cümbüşünün yarattığı kargaşada, vıcık vıcık midye etinin arasından bir görünüp bir kaybolan parlak bir inci tanesine benziyordu. Uzun boyluydu ve boyuna çok yakışan uzun, siyah saçları vardı. Otobüsün zemininin üzerinde, toprağa ince kökler ile bağlanmış mevsimlik bitkilere özenircesine, sürekli olarak sağa sola hafifçe salınıyordu. Otobüs bir sarsılsa, onun yerden göğe doğru fışkırarak, etrafına sağnak bir güzellik yağdıran bedeni iki kat sağa sola oynuyor ve ben bütün bu kıvrımlı devinimleri, oturduğum koltuktan izlerken, kendimden geçercesine gizli ve hatta biraz da ayıp bir zevk alıyordum. Duruşunda, bakışında, etrafı habersizce süzüşünde imrendiğim bir umursamazlık vardı. Sanki, bütün dünyanın onun izlediğini biliyor ve bu düşünce onda en ufak bir heyecan yaratmıyordu. Sanki, bakılmak için var olmuştu! Sanki, bakılmazsa yok olacak, tuzla buz olacak, toprağa karışıp bir hiç olacaktı. Bir saniye gözümü ondan ayırsam kaçacak, zincirlerinden kurtulan bir akıl hastasının ne yapacağını bilmez tavırları içersinde kendine zarar verecekti. Oradaydı ve orada olması beni mutlu etmeye yetiyordu. Sanki, benim için orda duruyordu. Benden önce yoktu ve benden sonra da olmayacaktı. Zamanı kendisiyle varettiği gibi, kendini zamanın çarkları arasından çektiğinde, onunla birlikte bana ve bana ait olan herşeye hükmeden zaman ortadan kaybolacak, ben ise uzayın boşluğunda serseri gibi gezinen, yalnız bir göktaşına dönüşecektim. Herşey, ona bakmakla bitmiş, yok olmuş, yaşamımın tüm engebeli kıvrımları yamyassı bir ovaya dönüşmüştü. Irmakların çağlayarak aktıktan sonra sakin bir şekilde deniz sularına karışması gibi ben de tüm coşkunluk ve taşkınlıklarımı onun deltasında terketmiş, sanki ona vardığım için sessiz bir mutluluğa bürünmüştüm. Sevdiğim bir şairin şiirlerinin birinde; şeklinde ifade ettiği gibi ben ya denizde boğulmuş ya da farkına varmadan denizin kendisi olmuştum. Ona yaklaşmak, ona dokunmak ve hepsinin ötesinde onu yaşamak istiyordum. Deniz olmak, onunla aynı dalgaları paylaşmak, ondan kopan bir damla olarak gurur duymak, damla iken denize işaret etmek, milyonlarca balığa hayat kaynağı olmak, milyonlarca canlıya anne olmak istiyordum. Zamanı durdurmak, donmuş bir nehrin üzerinde buz kayağı yapan umarsız bir kız çocuğu gibi nehrin, başına ve sonuna, kaynağına ve deltasına aynı anda sahip olmanın getireceği zevki arzuluyordum. Yaşamın tüm zorlukları, beni soluk alıp vermekten bıktıran günlük yaşantımın ıvır zıvırları ona atılan bir bakış oku ile fırtına sonrasındaki denizlerin haline dönüşmüştü. Neydi onda olup ta diğerlerinde olmayan? Neydi bir kızı benim için yaşamın en merkezine oturtup sonra da onu yaşadığım an için yegane özür haline getirten hastalık? Sonuçta o da diğerleri gibi yeyip içen, tuvalete giden, gülen, ağlayan, çocukça takıntıları olan bir insan değil miydi? Yoksa, bütün bu duygu seli, bedensel bir hazzın, kadın etine duyulan hasretin sonucu muydu? Yalnızlığın ve sevilmeye muhtaç olmanın hiç mi etkisi yoktu? Bu durumda “Neden bu kız?” sorusu ortaya çıkar. Bütün gün boyunca, çalıştığım matbaada sürekli içeri girip çıkan bir sürü kız görüyorum. Hiç birisi ilgimi çekmiyor da otobüste, yaşamımda ilk defa gördüğüm, muhtemelen bir daha da göremeyeceğim bu kız mı ilgimi çekiyor? Ne farkı var bunun diğerlerinden? O da diğerleri gibi öldükten sonra cami hocasının duaları ile toprağın altına gömülecek bir beden değil miydi sonuçta? Sonuçta onun mezarında da tıpkı diğerleri gibi kendini yaşarken ortaya koyamamışlığın göstergesi olan mermer taşlar olmayacak mıydı? Adını, soyadını, doğum tarihini, bir kaç çiçek resmini, belki insanlara ibret olsun diye yazılmış üç beş paragraflık bir şiiri barındıran bir mezar taşı… Ölülerin, aslında ölmek istemediklerinin göstergesi olan, hiç olmazsa bir beyaz taşla anımsanalım dedikleri, ahmaklığın göstergesi taşlar… Gömmek deyince birden irkiliverdim. Sanki derin bir uykudan uyanmıştım. Oysa uyuduğum ya da rüya gördüğüm falan yoktu. Beynimin içine çivilenmiş olan görüntüye şöyle bir daha baktım uzun uzun ve hayal dünyama geri döndüm. Nasıl olabilir dedim içimden! Toprak nasıl kabul eder böyle bir varlığı? Nasıl olur da bu beden, bunca çekiciliğine, bunca biricikliğine rağmen, toprağın bilinçsiz kollarına kurban edilir? Nasıl olur da toprak kabul eder böyle bir sanat harikasını sonsuz karanlıktaki sinesinde çürütmeyi? Bundan daha kötüsü de var! Nasıl olur da benim konuşmaya bile cesaret edemediğim bu güzellik abidesi, bu maddenin en mükemmel formu, bir gün gelir de bir başka erkeğin ellerine emanet edilir? Neden ben değil de başkası elde eder bu eşsiz yüzü ve o yüzün arkasındaki ruhu? Oysa konuşsam sanki herşey bitecek gibi. O bakılmak için vardı ve konuşursam büyü bozulacaktı. Kendimi buna niye inandırdım bilmiyorum ama onunla konuşamamak bana sanki farklı bir zevk tattırıyordu. O kendisiyle konuşulmayan ama kendisine bakılan varlıktı. Onu diğerlerinden farklı yapan şey de günlük gevezeliklere tenezzül etmeyip, kendi kişisel tahtında, umursamazcasına yaşıyor olmasıydı. . Herşey, bu akşam, bu saatte yok olmuş, herşey bu akşam ve bu saatte yeniden yaratılmıştı. Zaman ve mekan yeniden yaratılıyor, ben karşısında erimek üzere olduğum bu beyaz sıcaklığın, ışığının halesinde kendime bir yuva bulma ümidine her geçen saniye biraz daha kapılıyordum. Otobüs durup, bir kısım yolcular inmek için hareketlenince yüreğimin çarpıntılarını kulaklarımla duymaya başlıyorum. Sanki o da inecekmiş ve herşey başladığı gibi anlamsızca bitecekmiş gibi gerekçesiz bir korkuya kapılıyorum. O yerinden hiç kıpıldamıyor. Bir ara ona hafifçe çarpıp özür dileyen adamı ise, sadece kıskanıyorum. Keşke diyorum içimden, keşke ona ben çarpmış olsaydım. Bedenindeki heyecanı ve sıcaklığı, tenindeki tüm yumuşaklığı, dudaklarının süngerimsi ılıklığını, nefesinin şeffaflığını, gözlerinin ışığını, kalbinin çarpıntısını, damarlarında sürekli devinen kanın o sonsuz akışını, boynundaki güvercin kıvrımlarını ben hissetseydim böyle bir çarpmanın bahanesiyle… Aynı kıskanç bakışlarla etrafıma bir defa daha süzüyorum. Benden başka bu kızla ilgilenen var mı diye kontrol ediyorum! Kimsenin otobüsün arkasına baktığı yok. İnsanların başları önlerine eğik. Kimisi gazete okuyor, kimisi uyuyor. Kimisi de etrafındakilerle konuşmakla meşgul. Bir tek ben varım onunla ilgilenen ve bu durum bana tarifi imkansız bir zevk veriyor. Sanki, ıssız bir ormanda yalnızmışız gibi! Sanki, kocaman bir gezegende yaşayan iki kişiymişiz gibi! Ne kadar istiyorum onun da benim farkıma varmasını! Etrafımdaki insanlara bu sefer sevgiyle bakıyorum. Onları da seviyorum. Onları da en az sevgilim kadar seviyorum çünkü onlar da sevgilim ile aynı yöne gidiyorlar. Otobüsü, şoförü ve hatta bir türlü bitmek bilmeyen yolu bile sevmeye başlıyorum. Hepsini tebrik etmek, hepsini alınlarından öpmek, bir güzelin hatırına, o güzele yarenlik eden tüm doğallıkları bağrıma basıp, sımsıkı kucaklamak istiyorum. Bu bir kıza duyulan aşk değil diyorum içimden. Bambaşka bir şey bu! Bambaşka bir şey! Otobüs gittikçe son durağa yaklaşıyor ve benim umutlarım her geçen saniye biraz daha artıyor. İçimden hep, acaba o da benim gibi son durakta mı inecek diye soruyorum kendime. Belki de aynı durakta inip, aynı yöne birlikte yürürüz. Gece karanlığında onu tehlikelerden korurum. Serserilerin, başıbozukların ona laf atmalarını engeller, daha ağzından tek kelime duymadığım bu sevgilinin, tanışığı olmadan kahramanı olurum… Son duraktan bir önceki durakta inecek diye ödüm kopuyor. İnmiyor. Halen orada, dimdik ayakta… Ben de bir sonraki durakta ineceğim için otobüsü arkasına doğru ilerliyorum. Kapının önünde durup beklemeye başlıyorum. Bu halde onu görmem imkansız. İkide bir dönüp arkama bakamam ama olsun. Onun arkamda olduğunu bilmek, beni geçmeden otobüsü terkedemeyeceğini bilmek bile yeter benim için. Orda duruyor işte. Hiçbir yere gidemez… Gidemediği için önemli ve değerli! Gidemediği için benim! Son durağa bir kaç yüz metre kalmıştı ki arkamdan gelen, eski çağ tanrıçalarına sunulan ilahileri andıran bir sesle irkildim. Bu oydu! Evet! Konuşabiliyordu! İnce ve alabildiğine nezaket dolu bir sesle “Düğmeye basar mısınız?” dedi. Hiç sesimi çıkarmadım. Ne evet dedim ne de arkama dönüp sesin sahibinin gerçekten o olup olmadığını kontrol ettim. Sadece kolumun uzattım ve düğmeye bastım. Bu arada içimden de söylenmedim değil: Son durağa varıyoruz. Neden düğmeye basma ihtiyacı hissediyor? Sonuçta durağa varınca şoför bütün kapıları açacaktır. Düğmeye basmak hem anlamsız hem de gereksiz bu durumda! Neyse, belki de kadınca bir kendini garantiye alma yöntemidir. Belki buralara ilk defa geliyordur ve bir sonraki durağın son durak olduğunu bilmiyordur. Belki bir arkadaşını ziyarete geliyordur. Bu durumda yolu bulmasında ona yardımcı olabilirim. Ne de olsa son on yıldır bu civarın yerlisiyim. Kim bilecek buraları benden daha iyi? Otobüs duruyor ve kapının ağzında olduğum için ilk inenlerden birisi oluyorum. Arkamdan onlarca kişi akın edercesine inmeye başlıyor. Arkama dönüp bakamıyorum. Otobüsün ön kısmına geçip inenlere bakıyorum. Benim tam arkamda olduğuna göre benden hemen az sonra inmeliydi. Peki nerde? Yoksa iner inmez yoldan karşıya geçip ara sokakların birisine mi girdi? Bunu bu kadar hızlı yapması zor, ama imkansız değil. Ben otobüsten inip, otobüsün önünde saklanana kadar pek çok kişi, yolun o anda boş olmasından faydalanarak aynı şeyi yapmıştı. İyi ama nasıl bu kadar hızlı yokolabilir? Nasıl bu kadar hızlı karşıya geçer ve ortadan kaybolur? Otobüsün önünden çıkıp etrafa bir daha bakıyorum. Bir kaç seyyar satıcı, otobüsten inip arkadaşlarıyla şakalaşmakta olan bir kaç çocuk ve otobüsün şoförünü görüyorum. Kimseye soramıyorum onu görüp görmediklerini. Başımı önüme eğip evin yolunu tutmak istiyorum ama olmuyor. Eve gitmek istemiyorum. Eve gidersem yaşayacağım yalnızlık ve bulantı beni kaçmaya zorluyor. Semtin merkezindeki fıskiyeli parka gidip oturuyorum. Vakit geç olmasına rağmen etraf insan kaynıyor. Herkes çok mutlu, çok hayat dolu, çok gerçek görünüyor. Ben ise “basit hayatlar yaşayan basit insanlar” deyip hor gördüğüm bu insanlara bir defa daha sırtımı dönüp hayal dünyama dönüyorum. Herşeyin başladığı gibi anlamsızca bitmiş olması kafamı allak bullak ediyor. Orada çok oturamıyorum. Istemeye istemeye de olsa eve gitmek zorunda hissediyorum kendimi. Dışarda kendimi nedense fazlasıyla gerçeğe bulanmış, fazlasıyla günlük alâlâdeliklerle haşır neşir olmuş hissediyorum. Parkı terkedip karanlık kokan sokaklarda sessizce yürüyorum. Ayak uçlarıma bakıyor, etraftaki insanlara bakıyor, binaların balkonlarından sarkan genç kızlara bakıyorum… Hep onu, illa onu arıyorum. Yarım saatlik bir otobüs yolculuğunu sonsuz zevkler ile donatıp ardından da “gidiyorum” bile demeden giden sevgiliyi arıyorum. Bir süre sokaklarda öylesine dolaştıktan sonra kendimi yaşadığım sokağın başında buluyorum. Evimin olduğu sokağa dönmeden az önce sokağın girişindeki lambanın yanmadığını farkediyorum. Diğer lambalar da yanmıyor. Evlerden sızan ışıklar dışında başka ışık yok etrafta. Hızlı adımlarla evimin olduğu binaya giriyorum. Nerdeyse koşuyorum. Oysa beni evde bekleyen kimse yok. Son üç yıldır yalnız yaşıyorum. Ne bir sevgilim oldu evime getirebildiğim, ne de candan bir arkadaşım.Yalnız olmama rağmen evimi çok seviyorum. Kendimi sadece kendi evimdeyken eksiksiz ve huzurlu hissesiyorum. Dışarı çıktığım zamanlarda nedense, hep bir yanım eksik gibi geliyor. Hep bir şeylerin eksikliğini hissetmek ise beni başkaları karşısında zayıf yapıyor. Oysa evimde iken herşeyin tek hakimiyim. Tüm özgürlüklerin, tüm yabaniliklerin, tüm basitliklerin, tüm gereksizliklerin tek sahibiyim… Bu ise beni tatmin etmeye yetiyor. Sahip olduğum iki şey var. Yalnızlık ve bu yalnızlığı artırmaktan başka işe yaramayan kitaplarım. Kitaplar mı beni daha çok yalnızlaştırıyor yoksa yalnız olduğum için mi kitaplara çok bağlıyım bilmiyorum. Yanıt hangisi olursa olsun, okurken içimde en ufak bir zevk kıpırtısı hissetmediğim Kafka'nın kitapları da dahil olmak üzere, bütün kitaplarımı seviyorum. Okudukça dünyaya ilgim azalıyor. Okudukça dostlara, kadınlara, insanlara daha uzak kalıyorum. Okudukça yalnızlığım artıyor. Okudukça gerçeğin yerini harfler ve kelimeler dolduruyor. Dünya harflerden oluşmuş kocaman bir küre oluyor, insan sonu “loji” ile biten bir çok bilimin tanımından ibaret oluyor. Aşk, kelimeler ile anlatılmaya çalışılan ama yine de onların elinden kaçıp, okuyucunun içinde bir yerlerinde kendine yeni anlamlar arayan bir nesne halini alıyor. Yalnızlık ise harfler ile anlamlanıyor. Yalnız kaldıkça onlara daha çok muhtaç oluyorsunuz, onlar ile beraber oldukça yalnızlığınız artıyor. Ne zaman yabaniliğinizin, bir işe yaramazlığınızın farkına varıyorsunuz işte o zaman ne kadar acınılacak bir durumda olduğunuzu farkediyorsunuz... Acınmak! Kim acıyacak bana? O kadar yalnızım ki zavallı hâlime acıyacak birisi bile yok etrafımda! Bu düşünceler beni daha çok bunaltıyor. Eve varmak, kendimi ıssız odama atıp ağlamak, mezar taşları resimlerinden oluşan fotoğraf koleksiyonuma bakıp kahkahalarla gülmek ve ardından da kaybettiklerim için bir de gözyaşı dökerek, gerçekten de o kızı çok istediğimi kendime kanıtlamak istiyorum. Kırılmış, tükenmiş bir halde ve biraz da yürek acısı ile açıyorum evin kapısını. Zaten kilit aylardan berin doğru dürüst çalışmıyor. Anahtar kullanmaya gerek bile yok kapıyı açmak için. Kimseden korkum da yok! Kiralarımı zamanında verdiğim sürece, ev sahibi yaşlı amcadan başka kimse uğramaz benim eve. Bu durumda ha anahtarla açılmış ha banka kartıyla! Açılan kapının gıcırtısını tüm benliğimle içime çekiyorum. Evimi ne kadar özlediğimi, yaklaşık 13 saatlik bir ayrılıktan sonra tekrar kavuşmanın sevincini her zamanki şaşkınlığımla yaşıyorum. Bu sevincin yarattığı sarhoşluk ile ayakkabılarımı çıkarırken salonun ışığının açık olduğunu, içerden sesler geldiğini farkediyorum. * * * Salona doğru korkarak ilerliyorum. Kapının ağzına kadar yaklaşıp içeriye bakınca, odanın ortasında duran tek kişilik geniş koltukta onu görüyorum. “Bu o!” diyorum hafifçe sesimi yükselterek. Peki burda ne işi var? Neden ve nasıl benim evime geldi? Yoksa otobüsten indiğimde aslında o da benimle birlite otobüsün ön tarafına geçip beni mi izledi? Sonra da yol boyunca, parkta, ara sokaklarda beni takip etti. Takip ediyorum derken takip mi edildim? Peki, benden önce nasıl geldi peki eve? Hem oturduğu koltuk ta nereden geldi? Benim böyle bir koltuğum yok. Kendisiyle beraber mi getirdi acaba? Olur mu öyle şey! Nasıl taşısın koca koltuğu bu küçücük bedeniyle? Yoksa rüya mı görüyorum? Bütün bu saçmalıkların nerede başladığını bir anlayabilsem, ne zaman biteceklerini de az çok kestirebilirim ama rüya görmediğime eminim. Basbayağı gerçek işte! Otobüste gördüğüm kız, odanın ortasındaki kocaman koltuğa oturmuş sesli bir şekilde kitap okuyor. Ne okuduğunu ise bir türlü çıkaramıyorum. Daha önce okuduğum, çok iyi bildiğim bir öyküyü ya da romanı okuyor sanki ama gelmiyor aklıma kitabın adı. Ben bunları düşünüyorken, o kafasını hafifçe kaldırıp gözlerini kapıya dikiyor ve alaycı bir sesle konuşmaya başlıyor: - İçeri gelmeyecek misin? Birden bire beynimden vurulmuşa dönüyorum. Kim bu kız? Neden benim evimde, neden daha önce görmediğim bir koltukta oturuyor ve neden beni çağırıyor? Korkmuyor mu benden? Ona zarar vereceğimden hiç mi kuşkulanmıyor? Böyle bir güzelliğe sahip olan birisinin bu derece cesur olması şaşırtıcı değil mi? Peki şimdi ne yapmalıyım? Evden çıkıp gitmeli miyim? İyi ama nereye? Burası benim evim ve ona neden burada olduğunu sormak en doğal hakkım. Bütün cesaretimi dilime toplayıp konuşmaya başlıyorum. Onu ne korkutmak ne de kaçırmak istiyorum. - Siz kimsiniz? Evimde ne işiniz var? - Anlamadım! Kimin kimin evinde ne işi var? Burası benim evim. Otobüsten indiğinizden beri beni takip ediyorsunuz. Daha önce pek çok kişi peşime takıldı ama ara sokaklarda bir kaç tur attıktan sonra hepsini savmaya başarmıştım. Siz şimdiye kadar ilk erkeksiniz ara sokaklardan, parktan ve lambası olmayan yollardan geçerken en ufak bir korku duymayıp beni buraya kadar takip eden. Şimdi söyleyin bakalım ne istiyorsunuz? Odanın içersine girip onunla yüz yüze geldim. Okumakta olduğu kitabı yere atmış, ufak boyutta bir siyah tabancayı bana doğrultmuştu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Henüz nerede olduğumu bilmiyordum. Belki de dediği doğruydu. Bu salon benim evin salonu değildi. Ne pencerelerdeki beyaz tüller benim evdeki aylardır temizlenmedikleri için kirli bir kahverengine dönüşen tüllere benziyordu ne de evin içindeki diğer lüks ve temiz eşyalar! Bir de suratıma bakan bir silah vardı. Hayatım boyunca ilk defa bir silahı bu kadar yakından görüyordum ve belki de bu son görüşüm olacaktı. İstediğim hiçbir şey yoktu. Sadece evime gidip, ağlamak istiyordum. Nerede hata yaptığımı, nasıl yanlış eve geldiğimi ise hiç bilmiyordum. Tabancanın namlusunun verdiği korku ile karışık olarak konuşmaya, herşeyi bildiğim şekliyle anlatmaya başladım: - Bakın! Söyleyeceklerime inanmanız zor olabilir ama ben yine de bildiklerimi anlatacağım. Neden burda olduğumu, buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Benim tek amacım evime gidip, kendimi yatağıma atıp, hüngür hüngür ağlamaktı. Oysa şu anda, sizin karşınızda, patlamaya hazır bir tabancanın namlusunun ucunda hesap veriyorum. Otobüste sizi gördüğüm, size bakmaktan büyük haz duyduğum ve sizi güzelliğinizden dolayı çok beğendiğim inkar edemeyeceğim bir gerçek. Yalnız hepsi bu kadar! Otobüsten iner inmez sizi kaybettiğim de en az bu gerçek kadar doğru. Sizi bulamayınca, önce parka, sonra ara sokaklarda dolaşarak evime gittim. Kendi evime, evimin bozuk kilidini açarak girdiğime eminim. - Evet! Büyük ihtimalle kilidi bozmuşsunuzdur. Nerdeyse on dakika uğraştınız kapıyı açmak için elinizdeki kartı kullanarak. - Hayır! Ben kendi evimin kapısından bahsediyorum. Benim evimin kilidi bozuk ve ben anahtarı kullanmadan kapıyı açabiliyorum. - Ben de kendi evimin kapısından bahsediyorum. Siz gelmeden önce kapının kilidinde en ufak bir sorun yoktu. On dakikalık hummalı çalışmalarınız sonucunda kilide ne olduğunu bilmiyorum. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Hiçbir mantıklı açıklaması yoktu başıma gelenlerin. Karşımda, tüm yaşamım boyunca gördüğüm en güzel kız olduğuna yemin edebileceğim bir varlık, beni evine zorla girmekle suçluyordu. Ben ise bildiğim gerçekleri söylemekten başka çıkar yol düşünemiyordum. Tasarlamadığım, aklımın ucundan bile geçirmediğim bir şeyi yapmış olabilir miydim? Bu düşünce ise beni daha fazla korkutuyordu. Bu durumda konuşmayı kesmek ve konuşulanları onun idare etmesini sağlamak en iyi çözüm olacaktı. Netekim, söyleyecek yeni bir şeyim yoktu. O ise elindeki silahı hiç oynatmadan karşıdaki uzun koltuğa oturmamı kafasıyla işaret etti. - Kötü bir gence benzemiyorsun ama yine de sana güvenemiyorum. Her gün haberlerde neler görüyoruz. Benim öyle bir korkum yok. Kendimi savunabilirim. Kimsenin kılıma dokunmasına da izin vermem. Peki anlat bakalım! Beni güzel bulduğun halde neden bunu otobüste ya da otobüsten inince söylemedin de, buraya kadar gelme zahmetine katlandın. - Sanırım bu noktadan sonra artık sizi izlemediğimi söylememin bir anlamı yok. Şu anda burada olduğuma göre somut anlamda aksini belirtecek delillerden yoksunum. Ben yalnız yaşayan birisiyim ve insanlarla pek konuşmam. Zaten işim de bir matbaada dizgicilik. Bütün gün akşama kadar harfleri dizerim kalıplara. Ne kimseyle konuşurum bu işi yaparken ne de konuşma ihtiyacı hissederim. Bütün gün konuştuğum cümle sayısı, nerden bakarsanız bakın yirmiyi geçmez. Onlar da “çayı getir, bardağı al, günaydın... “ gibi basit şeylerden ibaret. Durum böyle olunca insan utangaçlaşıyor, pasifleşiyor. En basit bir rica, benim için dağlar gibi yük haline geliyor. Kimseye bir şey diyemiyorum. Hele bir de güzel bir kızla konuşmak! Yerin dibine geçerim ama gene de iki kelime edemem. - İyi ama güzel bulduğunuz bir kıza, “güzelsiniz” demek, o kızı dakikalarca göz hapsine almaktan daha iyi değil midir? Otobüste bulunduğunuz süre içersinde, bir an bile gözlerinizi ayırmadınız üzerimden. Beni gözlerinle soydun ve belki de defalarca tecavuz ettin o sivri dilinle! Aslına bakarsanız bir an üzerinize atlayıp, suratınıza güzel bir şamar atmayı çok istedim ama o zaman benim de somut bir gerekçem yoktu bunu yapabilmek için. Otobüsteki herkes sizi bakışlarınızdan dolayı suçlayamayacağı için, beni tokatlarım yüzünde suçlayacaktı! - Neden? Yani neden beni tokatlamak istediniz? Ben size ne dokundum ne de yanlış bir şey söyledim. Tüm yaptığım size bakmaktı... - Bakmak! Ne kadar masum bir kelime değil mi? Bana olan bakışların, beni bir et parçasına dönüştürüyordu. Akıldan ve ruhtan yoksun bir et yığınına bakar gibi bakıyordun bana anlıyor musun? Senin için otobüste ayakta duran, “maddenin en güzel formu”ydum ben. Konuşmak deyince duraksıyordun. Benim konuşabileceğime bile imkan vermiyordun. Kafanda öyle bir güzellik bulmuştun ki senin her istediğini yapan, her dediğine koşulsuz itaat eden bir köleydim ben senin için. Son durağa geldiğimizde, sırf bu yüzden konuştum. Sırf benim de konuşabileceğimi, benim de bir dilim yani düşüncelerimin olduğunu sana göstermek için “düğmeye basar mısınız?” dedim. Oysa sen bunu da yanlış anladın. Beni aptallıkla, “son durağa varmadan önce düğmeye basılmaz ki salak” yaftasıyla suçladın. Çünkü benim konuşabiliyor olmam seni ilgilendirmiyordu. Senin için önemli olan tek şey bedenimin, yerden göğe doğru yükselirken etrafa sağanak halinde yağdırdığı güzellikti, bedenimin kıvrımları ve sıcaklığıydı... Ben nesneydim ve sen de ona anlam veren özne! Bütün bunları şaşkınlıkla dinledim. Sanki tüm otobüs yolculuğu boyunca karşıma alıp derin düşüncelere daldığım kız, düşündüğüm her şeyi beynimden geçerken okuyabiliyordu. Onun hakkında ne düşündüysem ortaya dökmüş, beni öylece çırılçıplak bırakmıştı. Saklayacak, arkasına saklanacak, kendimi uğrunda savaşacak en ufak bir sırrım bile kalmamıştı. Dizginleri ona verince her şeyimi elimden almıştı. Bir şekilde kontrolü ele geçirmeliydim. Her şeyden önce bütün bunları nasıl yapabildiğini öğrenmeliydim. - Nerden çıkarıyorsun benim senin hakkında bu şekilde düşündüğümü? Yani, ben otobüs yolculuğu boyunca sana tek kelime bile etmedim. Neye dayanarak söyledin tüm bu ortaya koyduğun yargıları. - Gözlerinden! Bakışlarının fersizliğinden! Bir aslanın, bir ceylana bakması gibi bakıyordun. Seni ilgilendiren tek şey açlığının giderilmesi idi. - Bak! Bence bu konuda yanılıyorsun. Belki kontrol edemediğim bakışlarımla seni rahatsız etmiş olabilirim ama kesinlikle seni bir et olarak düşünmedim. Güzelliğine hayran kaldım ve bu yüzden aklımı kontrol edemedim. Bu demek değil ki seninle birlikte olsaydık sana “sadece güzel” olan niteliksiz bir zavallı gibi muamele edecektim. Şimdi senden bir ricam var. Şu silahı aşağıya indir ve beni bırak evime gideyim. Hoş! Evime nasıl gideceğimi bilmiyorum ya! Burası benim evim değilse neresi olabilir? - Silah önemli değil. Zaten boş. Hiçbir zaman da doldurmadım. Eğer dolu olsaydı onu elimde tutamazdım zaten. Gitme isteğine gelince, neden hemen gitmek istiyorsun. Madem kötü bir niyetin yok ve madem benden hoşlandın, bir süre daha kalabilirsin. - İyi ama deminden beri benden nefret dolu ifadelerle söz ediyorsun. Sana tüm yaptıklarıma rağmen halen benimle konuşmak istemen ilginç. Yoksa! Yoksa, sen de benden hoşlandın mı? - Sanırım evet! Yani tam bilmiyorum! Galiba hoşlandım ya da en azından seninle biraz daha konuşmak istiyorum. - Neden? Yani çok güzel bir kızsın ve istersen çok rahat erkek arkadaş bulabilirsin kendine. Ben hiç de kadınlara çekici gelen bir tip değilim. Kendi halinde yaşayan, orta çağın manastır hayatına kendini zorla alıştırmış bir rahip bozuntusuyum. Öyle değil mi? - Öyle ya da değil! Sen de diğerlerinde olmayan bir şeyler var. Sürekli düşünüyor, sürekli kafanda bir şeyler kurguluyorsun. İşleyen, üreten ve hatta değiştiren bir beynin var. Otobüs yolculuğu boyunca duruşunun ve bakışlarının her ne kadar beni rahatsız ettiğini söylesem de sanırım ben de hoşlandım senin benim hakkındaki düşüncelerinden. Daha önce hiç bir erkekten duymamıştım böyle güzel şeyleri. Dedim ya! Sen farklısın! - Pek öyle olduğuma inanmasam da öyle olsun. Madem ben de benim dahi göremediğim şeyleri fark edebildin, senin bu eğlenceli keşfine engel olmayayım. Başka hangi yönlerim hoşuna gitti? - Adın! - Adımı nereden biliyorsun? Söylediğimi hatırlamıyorum. - Söylemedin ama ben tahmin ediyorum. - Neymiş peki adım? Sayın modern çağ büyücüsü! Benim evimi kendi evine dönüştürdün, otobüste aklımda geçen herşeyi bildin. Hadi adımı da bil ve ben engizisyona başvurayım. - Adın Egaeus değil mi? - Ne? - Egaeus! - Kesinlikle değil! Böyle bir adın var olduğunu bile ilk defa senden duyuyorum. En azından yaşadığım ülkede kimseyi bu adla çağırmazlar. Bu biraz Latince bir ada benziyor. - Yalan söylüyorsun. Bu ad sana ait olmasa bile daha önce duydun bu adı. İtiraf et. - Peki, duymuş olabilirim ama hatırlamıyorum. Diyelim ki duydum ne olacak? - Eğer senin adın Egaeus olsaydı benim adım da Berenice olacaktı. Berenice lafını duyunca birden irkiliyorum. Egaeus adını hatırlayamasam da Berenice'yi çok iyi hatırlıyorum. Bu, Poe'nun öykülerinden birisine verdiği ad. Öyküde geçen kızın adı da Berenice. Egaeus da aynı öyküdeki adamın adıydı sanırım. Bütün bunların benimle ne alakası var? Bana ne bu öyküden ve kahramanlarından! Çok beklemeden konuşmaya başlıyorum. - Bakın güzel hanfendi! Benden ne istediğinizi bilmiyorum. Neden burada olduğumu, buraya nasıl geldiğimi, kapınızı nasıl açtığımı da bilmiyorum. Şu anda istediğim tek şey bir an önce evime gidip, ıssız dünyamda hayal dünyama dalmak. Otobüs yolculuğunda sizi görmüş ve çok beğenmiş olabilirim. Sizi takip edip, evinize gelebilmeyi çok isterdim ama yapmadım, yapamadım bunu. Böyle bir şeyi yapacak cesaretim yok benim, anlıyor musunuz? Şimdi buradayım ve aksini iddia etmiyorum. Madem buradayım bana evinize zorla girmiş bir yabancı gibi muamele etmeniz gerekmez mi? Neden beni salona alıp, karşınızdaki koltuğa oturttunuz? Neden kapıyı birisinin kurcaladığını fark ettiğinizde polisi ya da üst kattaki komşunuzu aramadınız? Neden şimdi bana saçma sapan sorular sorup vaktimi harcıyorsunuz? Ben evimi ve yalnızlığımı özledim. Ayağa kalkıp gitmeye hazırlandığımda onunda ayağa kalktığını fark ettim. Yüzünde aynı eşsiz güzellik ve gözlerinden aşağıya doğru süzülen yaşlarla bana bakıyordu. Bir kaç saniye sessizce bakıştık. Onun bir şeyler söylemesini bekliyordum. Netekim beklemem çok uzun sürmedi. - Ben senin bu gece benimle kalmanı istiyorum. Yani burada, benim evimde. Seni misafir etmek istiyorum... Eğer benimle aynı yatağı paylaşmak istemezsen burada salonda da uyuyabilirsin. Ben yine de seninle tüm gece, sabaha kadar sevişmek istiyorum. Sarsılmıştım. İlk defa bir kız bana cinsel ilişki teklif ediyordu. Karşımdaki kız çirkin bir fahişe değildi. Alelade bir kız hiç değildi! Yirmi üç yıllık yaşamımda gördüğüm en güzel kızdı ve benimle sevişmek istiyordu. Onunla sevişmeyi ondan çok daha fazla istediğimi biliyordum. Bırak sevişmeyi, pembe dudaklarına bir öpücük kondurmak için bile neler vermezdim! Ama bu doğru muydu? Ben bunu hak edecek ne yaptım? Otobüsten iner inmez onu kaybettim. Onu takip edemedim. Onun benim yaptığımı zannettiği cesur hareketlerin hiçbirisini yapmadım. Ayrıca ben, henüz bir kadınla sevişmek için hazır hissetmiyorum kendimi. Onu reddetmeyi becerebilirsem ilerde ne kadar pişman olacağımı da çok iyi biliyorum. Karşımda durmuş, gözlerini bana dikmiş yanıtımı bekliyordu. - Bakın, sanırım beni yanlış anladınız. Otobüste bana yaşattığınız tüm güzellikler için teşekkürler ama hepsi o kadar. Ben size dokunamam, dokunmaya korkarım. Ben size çok yaklaşamam. Dedim ya! İnsanlara karşı fazlasıyla yabaniyim. Kadınlara dokunamam ama onların hayalini kurarım. Onlar ile hayal dünyamda karşılaşır, hayal dünyamda onlara istediğim şekli veririm. Hayal ile gerçek arasındaki noktada seçmek zorunda kaldığımda ise her zaman için seçimimi hayalden yöne yaparım. Her ne kadar gerçeğin elle tutulabilirliliği insanları çekse de bu bana hiç çekici gelmiyor. Sizi gördüm, çok beğendim ve hayalinizi kurdum. Sizin için güzel kelimeler kullandım, uzun ve destansı cümleler ile güzelliğinizi ilan ettim kendime. İnanın bunları yaparken size umut vermek gibi bir niyetim yoktu. Ayrıca ben bunları hep kendi kafamda yaptım. Sizin düşündüklerimden nasıl haberdar olduğunuzu bile henüz çözebilmiş değilim. Sizinle aynı yatakta yatamam ama çok istiyorsanız salonda uyuyabilirim. Yarın sabah erkenden, sizi hiç rahatsız etmeden yola çıkarım. Beni bir daha görmeyeceğinizden emin olabilirsiniz. Konuşmamı bitirdiğimde o içerki odaya yatak takımlarını getirmeye gitmişti bile. Biraz sonra benim kendi evimde kullandığım nevresim takımıyla aynı renkte ve aynı boyda takımlar getirmişti. Hiç bir şey söylemedim. O yatağı hazırladı ve ışığı kapatıp odalardan birisine geçti. Ben ise ayakta onu izliyordum. Yatağın içine girdim ve hiçbir şey düşünmeden uykuya daldım. * * * Sabah uyandığımda kendimi evimde, ufacık odamda buldum. Odanın ışığı açık kalmış. Günlerce uyumuşum gibi garip bir his vardı içimde. Yataktan hafifçe doğrulmak istediğimde, bacaklarımın altında hışırdayan bir şeyin farkına vardım. Bu bir kitaptı. Yatağa nasıl geldiğini hiç bilmiyorum. Kırış buruş olmuş sayfaları alelacele elimle düzelttim ve çokça okunduğu için çabuk açılan bir sayfayı hızla araladım. Sayfanın başında büyük harflerle “BERENİCE” yazıyordu. |
||||||||||
:: |
|||||||||||