Zifiri Karanlıktan Öyküler

Özlem PEKER

Tuhafiyeci :: Hayal Avcısı :: Avcının Kızı

Kedi:: Cennet Adası :: İki Balıkçı

 
   
 


 

Bugün size üç öykü getirdim ve bir de akıl karışıklığı....

Hayalci evi terk etti. Kendisini kilitlediği karanlık odanın kapısını açtı, kuru bir veda cümlesi mırıldandı ve çekip gitti. Bir gece önce söylediklerine bakılırsa, baskın kişiliğim onu boğuyormuş. Bu yüzden, artık benimle yaşamayacakmış. Öykülerini size anlatmam hoşuna gidiyormuş ama bu onu anlamam ve geriye çekilip ona yer açmam için yeterli değilmiş. Benden tam olarak ne beklediğini sorduğumda sokak kapısı çoktan kapanmıştı. “Onu da bir zahmet sen bul,” demek istedi herhalde.

Öykülerini anlatmaya çalışmamın kendisine yer açmaktan başka bir amacı olabilir mi sizce ve bu çabamın neresi yetersiz? Ne derseniz deyin, gidişinin ardında daha farklı bir neden olduğuna inanıyorum. Hatta inanmakla kalmayıp biliyorum. “Bu ay kendin anlatsana öykünün devamını,” demiştim geçen akşam. Bunu çoktandır istediğini hissediyordum ama henüz hazır değilse buna, sizin karşınıza çıkma düşüncesi onu ürkütmüş olabilir. Hayal ettiği bir şeyi gerçekleştirme fırsatı karşısına çıkınca üstesinden gelemeyeceğinden korktu büyük olasılıkla. Çocukken de hep kaçardı böyle durumlarda. Senin baskın kişiliğin, baskın kişiliğin.....Ben boşuna baskın olmadım ki. Beni öne iten kimdi sanıyorsunuz! Bunu nazik bir şekilde ve hatta yalvarırcasına yaptığı için olsa gerek, ortak hayatımıza bir faydam olduğunu düşünüp gururla dururdum en önde. Gelin görün ki, bu yüzden terk edildim. Gururumu katlayıp dolaba mı kaldırmalıyım şimdi?

Hayır efendim, hiçbir yere kaldırmayacağım. İlk iş, gidip Hayalcinin aylardır karanlıkta oturduğu odayı havalandıracağım ve büyük bir kitaplık alacağım oraya. Hep istemişimdir bunu. Belki bir kedi alırım eve ve daha çok seyahate çıkarım. Ya da kedi almasam mı? Neyse, özetle yaşamaya devam etmek için onun büyümesini beklememekte kararlıyım. Yaşına göre davranmaktan korkuyorsa eğer, bunun cezasını ben çekemem. Hem sizinle de kaldığımız yerden devam edeceğiz bugün. Her şey devam edecek. Durmak yok.

Sadece bir sorunumuz var, o da öykünün birazdan anlatacağım bölümlerinden sonrasını bilmiyor olmam. Hayalci eve dönmezse eğer, hiçbir zaman da bilemeyeceğim. Ne yapalım, gelmezse eğer biz de öyküyü burada bitiririz. Ucu açık öykü sevenleriniz vardır sanırım :)

Bundan önceki iki bölümü hatırlıyorsunuzdur umarım. Hani bir radyo programcısı ile kızı arasında geçiyordu olaylar ve kızı olduğunu sanan başka bir genç kadın daha vardı. Bugün anlatacaklarım, esas kahramanımız olan genç yazarın arkadaşının –yani tuhafiyecinin yanında çalışan gencin- amcasının etrafında dönecek. Radyo programcısını babası sanan ama olmadığını öğrenen mutsuz genç kadın da ilk bölümde ona eşlik edecek. İkinci ve üçüncü bölümlerdeyse ölüm sinsice dolaşacak çevremizde. Hepimizden uzak olsun nefesi.

Kedi

  İkinci kata ulaştığında elindeki sepeti yere bıraktı. Soluklanmaya ihtiyacı vardı. Eğildi, sepetin kapağını araladı ve içine baktı. Yavrum benim . Ne kadar da sessiz oturuyordu sepetinin içinde. Kapağı kapattı. Sağında ve solunda duran kapılara baktı. Kararsız kalmıştı. Yeğeninin evi üç numara mıydı, yoksa dört numara mı? Hatırlayabilmek için bir süre hafızasını zorladı ve üç numarada karar kıldı. Zili çaldı ama açan olmadı. Gecenin yarısında nereye gitmiş olabilirdi ki bu zibidi? Sepeti havaya kaldırdı ve aralıklarından içinde oturmakta olan kediye baktı. Bu yolculuğa onsuz çıkmak doğru bir karar mıydı bilmiyordu ama buna mecbur olduğundan şüphesi yoktu. Tekrar zile bastı.

Son zamanlarda yeğeniyle araları biraz açılmıştı sanki. Eski yakınlıkları kalmamıştı artık. Yine de, kedisini emanet edebileceği yegane insandı. Evde kimsenin olmadığını anlayınca düşünmeye başladı. Bu işe derhal bir çare bulmalıydı. Gözü dört numaranın kapısına takıldı. Bu zibidinin komşularıyla ilişkisi nasıldı acaba? Kediciği, o gelinceye kadar dört numaraya bıraksa olmaz mıydı? Elindeki sepete baktı ve isteksizce dört numaranın kapısını çaldı ama açan olmadı. Apartman aralığında beklemek tansiyonunu yükseltiyordu. Son bir kez denedi şansını ve yeniden zile bastı.

Bu bembeyaz tüy yumağını, seneler önce karısının zoruyla almıştı. Çocukları olmamıştı. O yüzden de hem kediciği hem de ilkokul yıllarından liseyi bitirinceye kadar yanlarında yaşayan yeğenini evlatları gibi sevmişti karısı. Tüy yumağının bir minderin üzerinde uyuduğu ve hemen yanı başında yeğeninin kitapların sayfaları arasında kaybolduğu o geçmiş kış gecelerini hatırladı. Ne kadar çok kitap okurdu yeğeni. Zibidinin liseyi bitirir bitirmez bir kitap evinde çalışmaya başlamasına şaşırmamak lazımdı. Şimdilerde de bir tuhafiyecinin yanındaydı. Nereden bulduysa! Tüm bunları düşünürken dört numaranın kapısı aralandı.

Genç bir kadının gözleriyle karşılaştı. Bu gözlerin az önce ağlamış bir hali vardı. İyi geceler. Ben, üç numaranın amcasıyım . Kızarmış gözler donuk bir şekilde baktı. Birkaç kez daha, iyi geceler, ben üç numaranın amcasıyım diyerek lafa girmeye çalıştıysa da karşısındaki gözler lafının devamını getirme isteğini kırdı. Tam oradan ayrılmaya hazırlanıyordu ki kadın kapıyı tamamen açtı, üç numara, bazı geceler eve gelmiyor sanırım. Yeğeninin bazı geceler eve gelmediğini nereden biliyordu ki? Acaba aralarında bir şeyler mi vardı? Bu donuk bakışlı kadını yeğenine hiç yakıştıramadı. Bakışlarından da hiç hoşlanmamıştı. Teşekkür edip, iyi geceler diledi ve merdivenlere yöneldi.

Ardındaki kapının kapandığını duyduğunda altı, yedi basamak inmişti bile. Ne ağırkanlı bir insandı şu genç kadın ve yeğeninin yaptığı şu vurdumduymazlığa bakın! Tam söylenmeye başlamıştı ki, bir anda merdivenler ayağının altından kaydı. Bu sefer de tansiyonu düşmüş olmalıydı. Yuvarlanmamak için durup elini duvara dayadı. O sırada dört numaranın kapısının açıldığını duydu. Ağır kanlı kadın kendisinden beklenmeyecek bir hızla yanına gelmiş, onu kolundan kavramıştı. Hayret, istediğinde hızlı davranabiliyordu demek ki. Yer ayağının altından kaydı.

Kendine geldiğinde dört numaranın salonundaydı. Kedisinin sepeti de ayaklarının yanında. Göz ucuyla kadına baktı. Salonla antreyle birleştiği yerde eğilmiş, telaş içinde bir şeyler arıyordu ayakkabılıkta. Sonunda bir çift bordo renkli terlikle geldi yanına ve elindekileri bırakır bırakmaz mutfağa yöneldi sık adımlarla. Birkaç dakika içinde çay ve bisküvi taşıdığı tepsisiyle döndü salona. Anlaşılan sandığı kadar ağırkanlı değildi bu genç kadın; yalnızca biraz geç açılıyor olmalıydı. Bu misafirperver insanla yeğeni arasında acaba bir şeyler var mıydı? Umarım vardır , diye geçirdi içinden. Onu sevmeye başlamıştı. Her şey için teşekkürler kızım. Cevap vermedi kadın ve o ürkütücü donukluk yapıştı tekrar bakışlarına.

“Kızım” kelimesini gereksizce mi vurgulamıştı yoksa? Belki de ona kötü bir anısını hatırlatmıştı. Yeğeniyle aralarında bir ilişki olmamasını diledi içinden. Ancak varsa eğer, bu genç kadın hakkında her türlü bilgiye ulaşmalıydı. Ayağa kalktı. Telefonunuz var mı? Telefonu vardı elbette kadının, fakat adamın sorusunu duymamıştı. Ambulansı arayın, diyebildi yalnızca, ağzını güçlükle açarak. Karşısındaki düşüncelere dalıp gitmişti çoktan, söyleneni duymadı. Onu düşüncelerinden sıyırmak istercesine elini havaya kaldırdı ama göğsündeki ağrı iyiden iyiye çoğalmıştı. Çok geçmeden olduğu yere yığıldı.

Kendine geldiğinde aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Yine salonundaki koltuktaydı. Üzerinde kareli bir battaniye, ayağında bordo terlikler vardı. Yanındaki sehpada da çoktan soğumuş olan çayı. Neyse ki göğsüne vuran ağrıdan eser kalmamıştı. Arada sırada olurdu bu. Ambulans çağırır, hastaneye gider, birkaç saat sonra da evine dönerdi. Her defasında ağrısının psikolojik olduğunu söylerdi doktorlar. Bunu duymak çok rahatlatıcıydı. Genç kadını aradı gözleri. Kanepede, kediciğin yanı başında düşüncelere dalmıştı. Ona bir daha “kızım” dememeliyim , diye geçirdi içinden. Limon kolonyanız var mı küçük hanım? Ne limonu, kolonyası bile yoktu küçük hanımın! Nefesinin daralmaması için ne yapacaktı peki?

Bir yandan salonun penceresinden başını dışarıya uzatmış, havayı içine çekerken, bir yandan da göz ucuyla kediyi okşayan kadını seyrediyordu. Nedense sinirlerini bozuyordu bu görüntü. Kedisinin bir yabancıya bu kadar yakın davranmasına katlanamazdı. Biz artık gidelim, dedi kararlı bir sesle ve sokak kapısına yöneldi. Onun gitmek üzere olduğunu gördüğü halde istifini bozmadı kedicik. Halbuki ne zaman evden çıkacağını anlasa fırlar, ayaklarına dolanırdı. Hasta mıydı yoksa? Gidip ateşine baktı. Her şey normal görünüyordu. Eve de bana da alıştı sanırım. Kadının bu sözüne inanmak istemedi. Kedisi kendisinden başka hiç kimseye alışmazdı. Mecbur olmasa yeğenine bile bırakmazdı ama bu narin hayvanın, yerleşmeyi planladığı balıkçı kasabasının nemli havasına dayanamayacağı ortadaydı.

Ertesi sabah erkenden birkaç parça eşyasını alıp, bu şehirden ayrılacaktı. Planı buydu, ama galiba sorumsuz yeğeni yüzünden uygulayamayacaktı. Siniri bozuldu. Göğsündeki ağrı yeniden başladı. Kalp krizi geçiriyor olabilir miydi? Hastaneye gitmeliydi hemen. Ölümcül bir rahatsızlığı olmadığını doktorların ağzından duymaya ihtiyacı vardı. Sokak kapısını açtı, kediyi yanına çağırdı ve her şey için teşekkür etti kadına. Üzüldü kadın. Kediyi kucağına aldı. Kedi kadının yüzünü yaladı. Eskiden bunu sadece kendisine yapardı. Vefasız kedi! Madem öyle, bu genç kadınla yaşasaydı. İsterseniz kediniz bu gece bende kalabilir. Yarın sabah yeğeninize bırakırım. Önce razı olmadı fakat biraz düşündükten sonra aklına yattı. Kedi genç kadına bayılmıştı; genç kadın da ona. Neden olmasın? Zaten doktora onsuz gitmek daha kolay olacaktı. Hem ertesi sabah saat yedide yolcuydu ve o saatten önce bu beyaz tüy yumağını bırakmak için tekrar buraya gelmesi güç olacaktı. Kalsın madem, kızım.

Ah, ah, ah, bu tehlikeli bir cümleydi. Neyse ki bu sefer “kızım” kelimesine tepkisiz kalmıştı kadın. Duymamıştı herhalde. Burnunu kedinin burnuna dayamış şakalaşıyordu onunla. Gitmenin tam zamanıydı. Evden çıktı. Önündeki basamakları göz hesabı saydı. Yavaş yavaş inerse hiçbir şey olmazdı. Adımını attı. Tam arkasında bıraktıklarını unutmak üzereydi ki, kısık bıraktığı kapı aralığından sesleniverdi kadın. Bakar mısınız? Boynu kireçlenmiş bir insanın başını geriye çevirmesinin ne kadar zor olduğunu bilmiyordu anlaşılan. Elini duvara yasladı ve yavaşça başını arkaya doğru döndürdü. Buyrun?

  Kedinizin adını öğrenmem mümkün mü? Neydi ki kedisinin adı? Ona adıyla hitap etmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Ne garip, hatırlayamıyordu bir türlü. Az önce kadının salonunda bayılıp bayılıp ayılırken bunamış olma ihtimali var mıydı? Derken aklında bir ışık çaktı. “Çakı”ydı kedisinin adı. Kadının, “kızım” kelimesine verdiği tepki, “Çakı” ismine verdiği tepkinin yanında hiç kalırdı. Önce gözleri donuklaştı, ardından da elini ağzına kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ne vardı yahu bu isimde? İşte yasaklı bir kelime daha diye geçirdi içinden . Yavaş hareketlerle vücudunu da başının baktığı tarafa döndürdü, basamakları elinden geldiğince hızlı tırmandı ve beceriksizce kadını teselli etmeye çalıştı. Beceremedi tabii. Kadının gözyaşlarını durdurmayı bir türlü başaramadı.

Ben gitsem iyi olacak, diye düşündü. Kedisinin kadının etrafında dört döndüğünü görünce de bu düşüncesinden utandı ve sessizce beklemekte karar kıldı. Kadının gözyaşları dindiğinde, kapı aralığında dikildikleri süre yarım saati geçmişti sanırım ve ikisinin de acilen oturmaya ihtiyacı vardı. Sen içeri gidip otur, ben de şimdi geliyorum , dedi ve kadın içeri girer girmez yeğeninin kapısını çaldı. Hala gelmemişti. Olsun, emin olmak için biraz daha kalacaktı. Dört numaranın salonundaydı şimdi ve çaktırmadan düşünüyordu bu olanları. Kadının “kızım” kelimesinden etkilenmesinin altında büyük ihtimalle babası vardı, fakat “çakı” kelimesine verdiği tepkinin sebebi cidden bir muammaydı. Bir yandan düşünürken, bir yandan da bayıldığı zaman kadının ona getirdiği bisküvi tabağına elini uzattı. Eğer yeğeniyle bu kadın arasında bir şeyler varsa, kadın hakkındaki bütün bilinmeyenleri aydınlatması lazımdı. Zencefilli bisküvi! İşte buna bayılırdı.

Belki de kadının “çakı” kelimesine verdiği tepkinin nedenini açıkça sormak daha iyi olacaktı. “Çakı” kelimesinden biraz etkileniyorsun sanırım . Gözyaşları kuruduğu için olsa gerek, kadın bu sefer ağlamadı. Bir süre adamın yüzüne baktı. Ardından da anlattı çakı kelimesiyle arasındaki düşmanlığı. Aslında düşman olduğu şey çakı değil, şu anda yaşamakta olduğu hayatıydı. Bu sabah, yüreğine yük olan bir çakıyı sokağa atmış ve bunu yaptığında şu andaki hayatı ile başlamayı istediği yeni hayatı arasındaki bağı da kesip atacağını sanmıştı. Ancak başaramamıştı bu bağı koparmayı. Tam da kurtulduğunu sandığı anda, çakı yine karşısına çıkmış ve onu kalbinden yaralamıştı. Kadının anlattıklarından pek bir şey anlamamıştı adam. O yüzden de aklında tutamadı onları. Sadece birkaç kilit cümle aklında kaldı, nasıl o çakıyı sokağa attıysam bu sabah, onu bana veren insanı da hayatımdan atacağım. Ancak önce çakıyı bana kimin verdiğini hatırlamalıyım. Yoksa hayalini kurduğum yeni hayata başlamam imkansız.

Kadının bu cümleleri bir süre beyninin içinde dolandı. Daha salim düşünebilmek için mutfağa kaçtı. Hem biraz daha bisküvi alacaktı. Bu kadının insanlara, kelimelere, eşyalara, ona veya buna karşı takıntıları olduğu açıktı. Takıntısı olan bir kadını yeğenine yakıştıramazdı. İkisinin arasında bir ilişki varsa eğer, bu ilişkinin ilerlemesini engellemek zorundaydı. Tezgahın üzerinde duran bisküvi kutusuna bakarak kadının söylediği cümleleri bir kez daha kendi kendine tekrarladı. Bu cümlelerde yeğenini ondan kurtarmaya yarayacak bir şey olduğunu hissediyordu ancak, bunun ne olduğunu bir türlü bulamıyordu. Birdenbire gözlerinde bir ışık yandı. Bulmuştu ne yapacağını. Koşar adım salona girdi. Şu çakıyı biraz tarif etsene bana.

  Kadın hiç düşünmeden atıldı; çakının en belirgin özelliği, üzerinde M.Y. harflerinin kazılı olmasaydı. Çok heyecanlanmışçasına dizlerine vurdu; bu benim yeğenimin çakısı; bu benim yeğenimin çakısı . İki sene önce yeni yılda almıştım ona. Bir ara ondan ödünç almış olmalısın. Rahatlamak ve yeni bir hayata başlamak için illa da o çakıyı sana veren kişiyi hayatından çıkartman gerekiyorsa, çıkart benim yeğeni hayatından olsun bitsin. Baksana yaptığı sorumsuzluklara. Müstahak buna!

Kadının gözleri parladı. Evet, bu eve taşındığından beri üç numaradan bir iki şey ödünç almıştı. Aslına bakarsanız, çakıyı komşusundan değil de bir sokak satıcısından almıştı ama bunu hatırlamadı. Olsun, o bir çıkış yolu arıyordu ve kolayca yakalamıştı. Kadının tepkisini görünce, durumu iyice abarttı; hatta hatta taşın git bu evden . Kedime de sen bak oldu olacak. İkimiz de keselim ilişkiyi bu zibidiyle! Gülümsedi genç kadın. Bu fikir aklına yatmıştı. İstersen yeni bir ev bulmana yardım da ederim . Yolculuğumu birkaç gün ertelememin kime ne zararı var? Aslında, yeğeniyle aralarında bir ilişki olmadığını kadının konuşmalarından az çok anlamıştı, ancak işi oluruna bırakmak ona yakışmazdı. Evet, bu genç kadına içinin ısındığını inkar edemezdi. Nasıl da ilgilenmişti kendisiyle. Evet, evet, kesinlikle tatlı bir insandı. Yine de, takıntılı insanların aşkından korkmak lazımdı.

Kadına karşı acımasız davrandığının farkındaydı. Bu yüzden biraz huzursuzdu ama yeğeni olacak zibidi için ne yapması gerekiyorsa onu yapacaktı. Daha fazla bu konunun üzerinde düşünmedi. Hiçbir şeyin üzerinde fazla düşünmeyi sevmezdi zaten. Gereğinden çok düşünmenin ömrü kısalttığına inanırdı. Karar vermesini gerektiren bir durum ortaya çıktığında, üzerinde en fazla bir gece düşünür, çabucak karar verir ve hemen uygulardı. Bu huyunu yeğenine de geçirmişti. Tek fark, yeğeninin uykudayken düşünüp, kararlarını uykudayken veriyor olmasıydı.

Vakit geç olmuştu. Kadının gözleri kapanmış, oturduğu yerde uyuya kalmıştı. Kadının aksine, uykusuz bir gece vardı önünde. Aklında yeğeni vardı. Ertesi sabah erkenden kadına yeni bir ev aramaya başlayacaktı. Bu tatlı fakat bir o kadar da takıntılı genç kadının yeğeninin burnunun dibinden başka bir eve taşındığını gözleriyle görünceye kadar da hayalini kurduğu o yolculuğa çıkmayacaktı.

Işığı kapattı ve parmaklarının ucuna basarak kapıya doğru yürüdü. Birden kedisi geldi aklına. Nasıl da unutmuştu minnacığı. Gözleriyle onu aradı salonda. Hırıltısını işitiyor, fakat nerede olduğunu göremiyordu. Derken ilerideki koltuğun üzerinde beyaz bir karaltı kımıldadı. Oradaydı işte. Öbür tarafına dönmüş olmalıydı. Mışıl mışıl uyuyan kedisine gıptayla baktı. Kapıyı çekip evden çıktı.

Cennet Adası

Gece yarısını geçti mi vakit, bu ıssız denizde insan neredeyse balıkların sesini bile duyabilirdi. Yaşlı adam, gecenin yarısında deniz kenarında, balıkçı kayığının içine uzanıp yıldızları seyretmeye bayılırdı. Kiraladığı evin sahibi olan balıkçı, dilediğinde geceleri kayığını kullanabileceğini söylemişti ona. Bu yüzden de, bazı geceler bu kayığın içinde yatmaya başlamıştı. Elbette sabaha kadar kalmıyordu orada. Dilediği kadar yıldızları seyrediyor ve yıldızları seyretmeye doyduğunda evinin yolunu tutuyordu. Bir ay olmuştu bu ufak balıkçı kasabasına geldiğinden bu yana. Neredeyse her gece izliyordu yıldızları.

Kayık tatlı tatlı sallanıyordu denizin üzerinde. Bir sağa, bir sola. Çıt çıkmıyordu etrafta. Gökyüzü tepesinde, saatlerdir buradaydı. Saatlerce de kalabilirdi daha. Yıldızları seyrettikçe kalbini bir mutluluk kaplıyordu. Denizin üzerinde tatlı tatlı sallanan kayığın içine uzanmış, ne geçmişi ne geleceği düşünmeden yatıyordu öylece. İlginçtir, bu gece her zamankinden daha gevşekti hem vücudu, hem de duyguları. Bu balıkçı kasabasına yerleşmekle ne kadar da iyi yapmıştı. Bu gece de dilediğince kalacaktı gökyüzünün altında ve yıldızlara da dalgaların sesine de doyduğunda kasabadaki evinin yolunu tutacaktı. Onu merak edecek hiç kimsesi yoktu buralarda. Ne hoş bir duygu.

Öylesine gevşemişlerdi ki neredeyse ölümden bile korkmayacaktı. Bir sağa, bir sola sallandı. Solunda duran ağacın karaltısına takıldı gözü. Bir, iki, üç, dört, beş tane dalı vardı. Ağacın gövdesine bağlıydı kayığı. Kim bilir kaç yaşındaydı şu ağaç? Başını diğer yana çevirdi. Cevabı bilmek istemiyordu. Bu küçücük kasabanın küçücük koyunda, dallarını denize doğru uzatmış duran bir ağacın yaşını bilmek hiç kimsenin işine yaramazdı. Bir sağa, bir sola sallandı. Göz kapakları ağırlaştı. Bir sağa, bir sola sallandı. Vücudu ağırlaştı. Mis gibi bir koku vardı burnunda. Dalgaların sesi kulağında, hayatın tadı damağındaydı. Başını sola döndürdü. Gözlerinin önünde ağacın karaltısı vardı. Bir sağa, bir sola sallandı. Bu sefer az öncekilerden daha hızlı. Dalgalar yavaş yavaş güçlenmeye başladı. Daha hızlı sallandıkça kayık, vücudu daha da ağırlaştı. Daha da hızlı sallanıyordu şimdi. Kayığın kenarlarına tutunacak gücü kendisinde bulamadı. Sarsıntı çoğaldı. Mis gibi bir koku vardı şimdi gözlerinin önünde. Dalgaların sesi burnunda; hayatın tadı kulağındaydı. Bir yağmur damlası düştü burnuna. Bir yağmur damlası ve bir yağmur damlası daha. Yıldızlar da vardı, yağmur da vardı. Yıldızların ışığı giderek azalmaya başladı. Sarsıntı daha da çoğaldı. Vücudu iyiden iyiye ağırlaştı ve en ağır halini aldı. Dalgalar üzerinden aşmaya başlamış, deniz ve yağmur birbirine karışmıştı. Yıldızlar görünmüyordu artık. Kolları iki yanında, kendisini boşluğa bıraktı.

Büyük bir dalga yüzüne çarptı. Suyun etkisiyle başını iki yana salladı. Kulakları uğulduyor, gözleri kamaşıyordu. Gözlerini açamadı. Boşluktan gelmiş gibi hissediyordu kendini. Tekrar denedi gözlerini açmayı. Önce biraz araladı, ardından biraz daha araladı ve başardı. Etrafına baktı ifadesiz gözlerle. Bir adam oturuyordu az ileride. Henüz genç sayılabilecek yaşlardaydı. Bir taşın üzerine oturmuş, elindeki dalı yontuyordu hiç durmaksızın. Yattığı yerde başını kaldırdı ve taşın üzerinde oturan adama sordu, neredeyim ben ? Adam dönüp baktı. Umursamaz bir hali vardı. Cevap vermedi; elindeki dalı yontmaya devam etti. Tekrar sordu yattığı yerden, söyler misiniz lütfen, neredeyim ben? Yine cevap gelmedi adamdan. Dönüp bakmadı bile bu sefer. Nerede olduğunu anlayabilmek için yattığı yerden kalkmadan etrafına baktı. Evet, denizin kıyısında, kumların üzerinde yatıyordu, fakat yaşadığı kasabaya ait değildi burası. Kendi kendine sordu bu sefer, neredeyim ben?

  Cennet Adası”ndasın, dedi taşın üzerinde oturan adam. Ona bakmıyordu bunu söylerken. İyi! Bulunduğu yerin hiç olmazsa bir adı vardı. Doğrulmaya çalıştı. Biraz zorlanarak da olsa başardı ayağa kalkmayı. Önce sağına, sonra soluna, sonra tekrar sağına baktı. Kendisini buraya getiren kayığı arıyordu gözleri. Kıyıda, biraz ileride bazı karaltılar vardı. O yöne doğru yürüdü. Karşısına iki tane kayık çıktı. Tanıdı kendi kayığını. Daha doğrusu kasabadaki evinin sahibi olan balıkçının kayığını. Ucunda bir ip parçası sallanıyordu kayığın. Fırtına yüzünden bağlı olduğu ağaçtan kopmuş ve denizde sürüklenmiş olmalıydı. Deniz dalgalanmaya ve yıldızların ışığı azalmaya başladığında fırtınanın bastıracağını anlamıştı aslında. Ne var ki, karaya çıkacak gücü kendisinde bulamamıştı. Diğer kayık taşın üzerinde oturan adama aitti herhalde. Sesini duyurabilmek için adama döndü yüzünü. Kasabadan çok mu uzaktayız? Çok uzaktaydılar. Tahmin edemeyeceği kadar hem de.

Geceyi bu adamla geçirmekten başka çaresi yoktu anlaşılan. Kasabadaki evini düşündü. Şimdi orada olmak için neler vermezdi. Bir ay önce yerleştiği, yıllardır hayallerini süsleyen o balıkçı kasabasında pek tatlıydı hayatı. Deniz güzeldi, insanlar güzeldi, hepsinden önemlisi, göğsündeki ağrılar daha kasabaya geldiği ilk gün kayboluvermişti. Kasabasıyla arasına girmiş olan kapkaranlık denize baktı.

Arkasına döndüğünde adamın oturduğu taşın boş olduğunu gördü. Telaşlı gözleri onu aradı. Adanın iç taraflarına doğru ilerleyen karaltı adama ait olmalıydı. Karaltının peşine takıldı. Çok hızlı yürüyordu adam. Ona yetişmek için hızlandı. Kumsalı geçmiş, ağaçlarla kaplı bir alana gelmişlerdi şimdi. Sormak istiyordu adama, sen ne arıyorsun bu adada? Ancak soramadı, çünkü ona yetişmek imkansızdı. Sonunda, göz alabildiğine ağaçlarla kaplı bir alanda büyük bir ağacın önünde durdu adam ve ağacın en kalın dalına asıldı. Kimdi bu insan? Neden ona sormuyordu ki bu soruyu? Kimsin sen? Cevap vermedi adam. Belki de konuşmayı fazla sevmiyordu. Ne işi vardı acaba bu “Cennet Adası”nda?

  Aslına bakılırsa, “Cennet Adası” diye bir yer olduğunu hiç duymamıştı. Her akşamüstü sahile inip, kasabanın balıkçılarıyla sohbet ediyordu bir aydır. Ancak şimdiye kadar balıkçıların ağzından bu adaya dair tek kelime bile duymamıştı. Adam ağacın dalını kopartmaya uğraşıyordu hala. Ondan cevap alamayacağını tahmin etse de sordu yine, nereye yakınız şu anda? Hayret! Cevap verdi adam, hiçbir yere yakın sayılmayız. Ümidini kırdı bu cevap. Çok fazla sürüklenmiş olmalıydı. Ölmediğine dua ediyordu yine de. Adam, dalı kopartmayı başarmış, koparttığı dalı sürükleye sürükleye tekrar kumsala doğru yürümeye başlamıştı. Arkasından koşup yetişti. Kim olduğunu söylemeyecek misin bana? Ne yapıyorsun bu adada? Konuşmadan, yoluna devam etti adam. Kim olduğumu boş ver, dedi ardından, fakat ne yaptığımı soruyorsan eğer, cennete giden yolcuları karşılarım.

Ciddi olup olmadığını anlamak için dönüp yüzüne baktı adamın. Gayet ciddi görünüyordu suratı. Peki bu dalı ne yapacaksın? Sol kürek yapacağım, diye cevap verdi adam. Eski kürekler, çok eskidi. O yüzden, bu sabah denize attım onları. Deli miydi neydi yahu? Hiç kürek denize atılıp, yerine dal kullanılır mıydı? Neyse, kendi bileceği iş, diye geçirdi içinden. Ne tarafa gideceksin kayığınla? Cevap gelmedi. Bu adamda hakikaten bir gariplik vardı. Hiç belli olmuyordu soruları ne zaman cevaplayıp, ne zaman cevaplamayacağı. Ben de seninle gelebilir miyim peki? Başını iki yana doğru salladı adam, hayır gelemezsin, çünkü gün doğmadan önce gelip alacaklar seni ve doğruca seni beklemekte olan diğerlerinin yanına gideceksin.

Ne demekti şimdi bu? Dalga mı geçiyordu aklınca? İşin kötü yanı, hiç de dalga geçiyormuş gibi bir hali yoktu. Sanki cidden bırakıp gidecekti onu bu ıssız adada bir başına. Gün doğmadan önce kim gelip alacaktı ki onu buradan? Tedirgin gözlerle etrafına baktı. Etraftaki ağaçlar gecenin bu saatinde oldukça ürkütücü görünüyorlardı. Daha fazla saçma söz duymak istemediği için soru sormayı bıraktı. Konuşmadan ilerlediler bir süre. Kıyıya vardıklarında adam, az önce oturduğu taşın üzerine yerleşti tekrar, cebinden bıçağını çıkarttı ve koparttığı dalı düzeltmeye başladı. Bu adada mı yaşıyordu gerçekten? Ne yiyip, ne içiyordu acaba? Adamın yanına gidip, kumların üzerine oturdu. Söylesene, dedi, nasıl yaşıyorsun burada? Ne yiyip, ne içiyorsun mesela? Bu adada ne yenilir, ne de içilir, diye cevap verdi adam, bu adada sadece düşünür insan.

  Adam, sözlerini bitirir bitirmez ayağa kalktı. Yerde duran daha önce yontmuş olduğu dalı da, elinde henüz düzeltmekte olduğu dalı da doğruca denize fırlattı. Bu dallar işime yaramayacak, dedi ardından, yenilerini bulmalıyım. Bu sefer peşimden gelme sakın. Zaten aynı yolu bir kez daha yürümeyi gözü kesmiyordu yaşlı adamın. Oturup başına gelenleri düşünecekti. Şu anda yalnız kalmak çok iyi bir fikirdi. Ne var ki, çok kısa sürdü bu yalnızlığı. Geri gelmişti adam. Önemli bir şey söyleyecekti. Unutma sakın, dedi gözlerinin içine bakarak, denizden uzak durmalısın. Onlar seni almaya gelmeden önce bu adayı terk edersen eğer, cennetten mahrum kalırsın. Tekrar uzaklaştı adam. Yaşlı adam yine yalnız kalmıştı.

Deli miydi neydi be bu adam? Bir cennet lafıdır takmıştı ağzına, bütün sinirlerini yerinden oynatmıştı. Kalktı ve elleri arkasında kumsalı arşınlamaya başladı. Bir sağa yürüdü, bir sola. Yere oturdu tekrar. Düşünmeye başladı. Kısa sürdü düşünmesi, çünkü hiçbir konuda gereğinden fazla düşünmeye dayanamazdı. Çabucak verdi kararını. Ne pahasına olursa olsun bu adadan hemen ayrılacaktı. Yerinden kalktı ve hızlı adımlarla kayığının yanına ulaştı. Kürekleri aradı gözü. Bulamadı. Galiba fırtınada kaybolmuşlardı. Kollarını ileriye doğru uzattı. Kürek vazifesi görüp göremeyeceklerini tarttı. Kolları boş verdi, dal lazımdı. Çevresine baktı. Kum ve yosundan başka bir şey göremedi. Adanın içine doğru koşmaya başladı. Adama görünmemek için onun gittiği yoldan farklı bir yola saptı. Ağaçlık alana varıncaya kadar koştu, koştu, koştu. Oraya varır varmaz önüne çıkan ilk ağacın dallarına asıldı. Çekti, çekti, olmadı. Yere baktı. Yerde de dal bulamadı. Diğer ağaçlara saldırdı. Hepsini denedi neredeyse. Hiçbirinin dalı kopmadı. Hırslandı.

Bu kadar mücadeleye dayanamayacak kadar yaşlıydı. Yine de yılmadı. Ağaçlık alanın sonuna gelinceye kadar uğraştı. Aradan epey zaman geçmiş, ancak ne yazık ki bir tek dal bile kopartamamıştı. Kendisini yere atıp ağlamak istedi. Ellerini yüzüne kapattı. Ellerini açtığında adam karşısındaydı ve elinde iki tane sağlam görünüşlü dal vardı.

Boşuna yorma kendini, dedi adam, umursamaz bir sesle, buradan kaçamazsın. Neden buraya gelmişti sanki? Neden gidemezdi? Kasabadaki evini çok özlemişti. Yeğenini çok özlemişti. Kedisini çok özlemişti. Onu hemen hiç tanımamasına rağmen, kedisini bıraktığı genç kadını bile özlemişti. Ellerini tekrar yüzüne kapattı. Gün doğduktan sonra her şey değişecek korkma, dedi adam. Yüzüne kapattığı parmaklarını araladı ve günün doğup, doğmadığına baktı. Kasabadaki evine dönmek istiyordu. Hem de hemen şimdi! Anlamıyor musun, dedi adam, kasaba falan kalmadı artık. Buraya kadardı. Şimdi, cennete gitme zamanı. Ellerini yüzünden aşağıya doğru kaydırdı. Nasıl yani ? Sorusunun cevabını adamın gözlerinde aradı. Ne söylediğinin farkında değildi herhalde. Ne yazık ki adamın gözleri ne söylediğinin farkındaydı.

Her şey bitti. Her şey bitti ha! Bir adama, bir de az önce koşarak geçtiği arkasında kalan yola baktı. Her şey bitti ha! Yaklaştı adama ve gözlerinin içine tekrar baktı. Şakası yoktu ne yazık ki. Hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bir sağa, bir sola. Bir sağa, bir sola. Arkasından seslendi adam, sonsuzluğa inanır mısın? Duymadı onu. Hiçbir şey duymuyordu artık. Koşarcasına yürüyordu şimdi, durmaksızın aynı sözleri mırıldanarak, her şey bitti ha, herşey bitti! Çabuk bitti öyleyse. Çok çabuk bitti! Bir süre sonra gücü kesildi ve kendisini dizlerinin üzerine bıraktı. Haykırmak istedi ama sesi çıkmadı. Elleri yüzünde, sarsılmaya başladı. Gözyaşları bittiğinde elleri hala yüzünde kapalıydı.

Neden sonra indirdi ellerini. Başını kaldırıp adama baktı. Gözlerini kırpmaksızın kendisine dikmişti adam. Belli ki böyle durumlara alışıktı. Sildi göz yaşlarını. Kalktı. Ne yapacaktı şimdi? Karar verebileceği bir konu da kalmamıştı artık. Karar çoktan alınmıştı. Yine de dönüp sordu adama, ne yapmam gerekiyor şimdi? Hiçbir şey yapması gerekmiyordu. Gelip onu almalarını bekleyecekti sadece. Onu doğruca cennete, kendisini bekleyen diğerlerinin yanına götüreceklerdi. Hepsi bu kadardı. Sessizce başını salladı. Ben, birazdan gideceğim, dedi adam umursamaz bir şekilde, karşılamam gereken başka insanlar var. Unutma sakın, onlar seni almaya gelinceye kadar bir yere kıpırdamayacaksın. Eminim gün doğmadan önce burada olurlar. Sessizce başını salladı. Kendisini almaya gelecek olanlar kimdi acaba? Cevap vermedi adam; kayığına atlayıp denize açıldı.

Gözden kayboluncaya kadar arkasından baktı adamın; sonra oturdu yere ve gözlerini kapattı. Ağlamak gözlerini acıtmıştı. Hayattayken hiç bu kadar ağladığını hatırlamıyordu. Yüreği boşalmıştı sanki. İlginç! İçinde garip bir huzur vardı. Deniz kenarında yaşamanın ömrünü uzatacağına inandığı için bir ay önce bırakmıştı şehirdeki hayatını ve gelip yerleşmişti o şirin balıkçı kasabasına. Eğer ömrünün kalanının bir ay olduğunu önceden bilseydi, daha önce gelip yerleşirdi. Ömrünü uzatmak için her şeyi yapacağını tüm yakınları bilirlerdi. Açtı gözlerini, denize baktı. Yüzerek kaçabileceğini düşündü birden. Balıkçı kasabasına geri dönerdi. Ölmüştü zaten. Yolda bir daha ölmesi imkansızdı. Adamın sözleri geldi aklına. Boşuna yorma kendini. Buradan kaçamazsın. Düştü omuzları. Gözlerini tekrar kapattı. Yeğeni geldi aklına.

Ne kadar dik kafalı bir insansın amca, derdi yeğeni, inan ölümle bile inatlaşırsın sen. Bir yeğeninin söylediğine, bir de şimdiki haline baktı. Gülmeye başladı. Sinirleri bozulmuştu. Uzun süre gülmeye devam etti. Bu sinir bozukluğuyla gün doğuncaya kadar da gülerdi, eğer aklına karısı gelmeseydi. Az önceki adamın bahsettiği kendisini bekleyenlerin arasında mutlaka o da olmalıydı. Ne çok gülerlerdi karısıyla o henüz hayattayken. Onu ne kadar özlediğini fark etti. Garip, bu özlemi eskiden daha sık hissederdi. Yıllar geçtikçe, özlem denen şeyin de bir anlamı kalmamıştı sanki. Gözlerini açtı, etrafına baktı. Çok ama çok ıssızdı. Huzursuzluk çöktü kalbine.

Keşke kedisi yanında olsaydı şimdi. Onu sevmek alırdı belki endişelerini. Ne var ki, çok uzaklardaydı şimdi. Onu emanet etmiş olduğu genç kadınla oynuyordu büyük ihtimalle. Kedisini o genç kadına bıraktığı için yeğeni çok kızmış olmalıydı. Sahi neden yapmıştı ki böyle bir şeyi? Belki de o genç kadını yeğeninden daha yakın hissetmişti kendisine. Bıraktı genç kadını düşünmeyi. O, yeğenini düşünen bir amcaydı. Hayattayken pek çok şeyi sırf yeğenini düşündüğü için yapmıştı. Mesela, yeğeninin çocukken çok sevdiği bir masal kitabını sadece onu düşündüğünü için gizlice ortadan kaldırmıştı. Kaldırmıştı, çünkü bu masalın yeğeninin ruh sağlığıyla oynadığına inanırdı. Evladı gibi severdi yeğenini. Onun ruh sağlığının bozulmasına dayanamazdı. Yerden aldığı bir ot parçasıyla oynamaya başladı.

Rahmetli karısı, kedisini emanet ettiği kadınla yeğeninin arasında bir ilişki doğmasını engellediğini bilseydi çok kızardı herhalde. Şimdi düşündükçe kendisi de kızıyordu kendisine. Belki de rahmetli olunca aklı başka türlü çalışıyordu insanın. Şu anda ona ömrünü geri verecek olsalar, genç kadını yeğeninden uzaklaştırmak için söylediği yalanı düzeltirdi mutlaka. Hatta onları birbirine yakınlaştıracak bir plan bile yapardı. Ne var ki az önce ölmüştü. Hiçbir şey yapamazdı artık. Çok özlese bile göremezdi ki onları. Elinde oynadığı ot parçasını yere bıraktı. Acaba yeğeni de kendisini özleyecek miydi? Hayattayken yeğeninin kendisini unutmasından, arayıp sormamasından çok fazla korkmazdı. En çok ölümden korkardı hayattayken. Ancak şimdi burada yapayalnız beklerken, yeğeninin onu unutacağını düşünmek fazlasıyla ürkütücü gelmeye başlamıştı. Hayattayken bu kadar uzun düşünmezdi hiçbir şeyin üzerinde, çünkü gereğinden fazla düşünmenin ömrü kısalttığına inanırdı. Az önce adadan ayrılmış olan adamın sözleri geldi aklına birden. Bu adada ne yenilir, ne de içilir; bu adada sadece düşünür insan. Umarım bu durum gün doğar doğmaz sona ererdi. Yoksa uzun uzun düşünmeye hayatta dayanamazdı.

Kimseler görünmüyordu ortada. Onu almaya gelmeyecekler miydi yoksa? Sonsuza kadar bu ıssız adada bırakmayacaklardı umarım. Kayığına baktı. Onunla denize açılsa bir yerlere varır mıydı acaba? Yolu bilmiyordu ki. Adamın sözleri geldi aklına. Unutma sakın, denizden uzak durmalısın. Onlar, seni almaya gelmeden önce bu adayı terk edersen eğer, cennetten mahrum kalırsın. Neyse, beklemek daha akıllıcaydı. Yersiz yurtsuz kalmanın alemi yoktu şimdi. Hem denize açılamayacak kadar bitkindi şu anda. Dalgalarla boğuşmuş, koşmuş, ağlamış ve düşünmüştü. Hepsini bir arada yapamayacak kadar yaşlıydı. Sahi şimdi kaç yaşındaydı? Bilmek istemedi cevabı. Bu ıssız adanın ortasında oturan, ölmüş ve düşüncelere dalmış bir adamın yaşını bilmek kimsenin işine yaramazdı. Gün az sonra doğacaktı. İçini derin bir korku kapladı.

İki Balıkçı

Günün doğmasına az kalmıştı. Kasabanın küçük koyunda dikilmekte olan iki balıkçı, kıyıdaki kayıklara bakıyorlardı. İçlerinden biri, elindeki feneri kayıkların üzerinde dolaştırdı. Benimki burada ama senin kayığı göremiyorum. Sen seçebili yor musun?, diye sordu arkadaşına. Diğer balıkçı başını iki yana salladı. Ağaca bağladığına emin misin? , diye sordu elinde fener olan balıkçı? Cevap vermedi arkadaşı; elleri belinde, sessizce denize baktı. Sordu eli fenerli, sakın seninki denize açılmış olmasın? Bilmiyordu elleri belindeki balıkçı. Yaşlı kiracısı şimdiye kadar hiç denize açılmamıştı.

Onlar düşünüp dururken kürek sesleri duyuldu uzaktan. Eli fenerli balıkçı, ışığı havaya kaldırdı. Genç sayılabilecek yaşlardaki bir adamdı kayığıyla yaklaşan. Tanıdılar onu. Komşu kasabadandı. Bir gün denizden çıkıp geldiği, bir daha da gitmediği söylenirdi. Canı istemedikçe kimseyle konuşmazdı. Bilmezlerdi ne yiyip, ne içtiğini ve aklından ne geçtiğini. Ağır ağır çekiyordu kürek niyetine kullandığı ağaç dallarını. Kıyıya yanaşınca kayığı, aşağıya atladı. Eli fenerli balıkçı bağırdı, denizdeyken başka bir kayığa rastladın mı? Cevap vermedi adam, umursamaz bir hali vardı. Hey! , dedi eli fenerli balıkçı, sana soruyorum, denizde başka bir kayık var mıydı? Kürek niyetine kullandığı ağaç dallarını omzuna aldı, dönüp balıkçılara baktı. İlerideki adanın oralarda bir tane gördüm sanırım. Omzunda dallar, kasabaya doğru yollandı.

Demiştim sana, dedi eli fenerli balıkçı. Arkadaşı cevap vermedi; canı çok sıkılmıştı. Bir ufka baktı, bir de eli fenerlinin kayığına. Arkadaşı aklından geçeni anladı ve kayığına atladı. Hemen ardından da canı sıkkın balıkçı.

***

Burada bitiyor bugünkü bölümler. Dediğim gibi, eğer Hayalci geri dönmezse, bu sizinle mecburen son buluşmamız olacak, çünkü öykünün bundan sonrasını bilmiyorum. Kendi kendime yazabileceğimi de sanmıyorum. Belki Hayalcinin aklı geri gelir ve çıkar eve gelir. O zaman, önce ona bir güzel kızar, ardından da son iki bölümle yanınıza gelirim. Ya da, ne bileyim, öykülerini kendisi anlatma cesaretini toplar sonunda ve burada veya başka bir yerde onun ağzından dinlersiniz olacakları. Kim bilir? Her ihtimale karşı şimdiden vedalaşalım biz.