Kırmızı - Mavi Egemen İMRE |
|||||||||||
|
Isaac Rosenberg ve diğerlerine Onbaşı gözlerini kısarak ufka baktı. Düzensiz ıslık sesleri, ışıklar ve boğuk gümbürtüler... Belki on, on beş kilometre uzakta bir savaş sürüyordu. Oysa 284 rakımlı tepede her şey sakindi. “Bu gece hiç bulut yok, soğuk ondan.”. Onbaşı birdenbire arkasından gelen sesle irkildi. Er, eldivenli ellerini kollarına sürterek ısınmaya çalışıyordu. Kar, bir haftadır aralıksız yağıp gecikmişliğinin acısını çıkardıktan sonra öğlene doğru durmuştu. “En azından kar yağmıyor, sırılsıklam olmaya hiç niyetim yok.” dedi Onbaşı dişlerinin arasından. Tepenin eteğindeki küçük siperde iki kişiydiler. Makineli tüfeğin namlusu birkaç yüz metre ötedeki ormanın çıkışına doğrultulmuştu gerçi ama bir, iki kilometrelik bir alanda onlardan başka kimse yoktu. Komutanlar ellerindeki tüm kuvvetleri ön hatta yığmışlar, olanca güçleriyle düşmana saldırıyorlardı. Düşmanınsa uzun zamandır mevzilendiği siperlerden çıkmaya hiç niyeti yok gibiydi. * * * Avcı dizlerine kadar gelen kara bata çıka ilerliyordu. İki buçuk saattir yürüyorlardı ama Dörtgöz ile tek kelime konuşmamışlardı. Umrunda da değildi, bir yıldan fazla bir süredir aynı birlikteydi ve değil Dörtgöz, bütün takımın yatakta en sevdiği pozisyondan hayatındaki en utanç verici anıya ve hangi çorbaları sevdiklerine kadar her şeyi biliyordu. Savaş siper kazışların, nöbet tutuşların ve upuzun, amaçsız bekleyişlerin arasına sıkışmış yoğun hareketliliklerden, belki de yoğun caniliklerden başka bir şey değildi ne de olsa. Konuşmak için çok vakit vardı. Gökyüzünde ay yoktu ama arkalarındaki savaş alanındaki patlamalar her yanı bir anlığına gündüz kadar aydınlatıyor, her tarafı kaplayan kar gözlerini kamaştırıyordu. Hemen arkasından tekrar karanlık ve önlerindeki ağaçların, çalıların ve hatta yıldızların gözlerinin önünde kısa bir süre daha dans eden hayaletleri… * * * “Daha ne kadar sürecek acaba?” dedi Er, makineli tüfeğin namlusuna mermi sürerken; “Bu da donmasa bari.”. ”Ne?”, diye cevapladı Onbaşı gözlerini ufuktaki ışıklardan ayırmadan. “Bu iş diyorum, daha ne kadar sürecek?”. “Ne kadar sürmesi gerekiyorsa o kadar.” diye tersledi Onbaşı; “Hem sen daha ne kadardır buradasın?”. “İki ay kadar oldu ama göreceğimi gördüm.” dedi Er. “Sen ne kadardır cephedesin?”. “Bir yıl oldu.”, dedi Onbaşı. Sonra yine sessizlik, yine tiz bir ıslık ve boğuk bir gümbürtü... Er bir an için top mermisi kafasının hemen üstünden geçiyormuş gibi kamburunu çıkartıp boynunu hafifçe eğdi ve gözlerini yukarı dikti. “Bir yıldız kaydı, biri ölüyor.” dedi neden sonra kendi kendine gülerek. Er tepenin arkasındaki çalılara giderken Onbaşı da, bir eliyle tüfeği okşadığını fark etmeden, bir ay sonraki yılbaşını düşünmeye başladı. Metalin eline iğne gibi batan soğukluğunu hissedince elini hızla çekti. Biraz içkileri olsaydı... Bir sigara yakmak için cebinden kibrit kutusunu çıkardı, diğer eliyle de diğer ceplerini yokladı. Sigara paketini çıkardı ve iştahla içine baktı ama bakar bakmaz yüzünü buruşturdu; sigaraların tümü ıslaktı. Bir küfür savurdu, tatmin olmayınca birkaç tane daha savurdu. Sigaralara, savaşa, askerlere, makineli tüfeğe, ilerideki ağaçlara, az önce kayan yıldızla birlikte hayatı biten zavallıya ve hiç bulut olmadığı için gökyüzüne küfretti. Belki bir kibrit yaksa, en azından ellerini biraz ısıtabilirdi. Nöbet yerinde ateş kesinlikle yasaktı elbette ama kaç kere burada sigara içmişti. Cephe en az on kilometre uzaktaydı. Siperin içine eğildi; avcunun içinde, hafifçe titreyen elleriyle bir kibrit yaktı ve yüzünü ateşe mümkün olduğunca yaklaştırdı. Bir mumunkine benzeyen titrek ama gözlerini alacak kadar parlak aleve baktı. Sanki köydeki evi gibi, ama daha büyük bir odada, kocaman, parlak pirinç işlemeli bir sobanın alevinin karşısında oturduğunu düşledi. Kaynayan çayın fokurdadığını, yavaşça yanan kömürlerin çıtırtısını duyabiliyor; o hafif dumanlı kokuyu alabiliyordu. Sıcaklığı yüzünde hissediyordu, annesinin onu sobaya bu kadar yakın oturduğu için azarlayacağını bildiği halde gülümsedi; buradan bakılınca dışarıdaki kar bile gözüne sevimli görünüyordu. Sonra alev isteksizce sağa sola savruldu ve söndü. Sıcacık sobanın hayali de yerini parmaklarının uçlarını acıtan soğuğa bıraktı. * * *
…Ve bir adamın parçalanmış beyni Uzun bir zaman önce beyninin bir yarısıyla mısraları bir araya getirirken diğer yarısıyla da çevreyi kolaçan etmeyi öğrenmişti. Resim ve şiir savaştan önce de önemliydi Avcı için –hiçbirinde çok parlak olmasa da ikincisinde daha iyi olduğunu hissediyordu; ama, böyle zamanlarda delirmemek için tek sigortasının bu olduğuna karar vermişti. Kafasını kaldırıp, iri yarı olmasına rağmen ince metal çerçeveli gözlükleriyle çok kırılgan duran Dörtgöz'e baktı. Onun geçmişindeki birçok şeyi biliyordu bilmesine ama gerçekten niye burada olduğuna dair pek bir fikri yoktu. Kendi adına bütün bu işten uzak durmaya çalışmıştı. Ama savaştan önce bile ne bir ressam ne de şair olarak çok para kazanamıyordu. Ailesi vatanlarından göç ettikten sonra asla iyi koşullarda yaşamamıştı. Orduya yazılırsa en azından onlara aylık bağlanacaktı. Ama gerçek nedenin bu olmadığını içten içe hissediyordu. “Belki de kendimle savaşmaktan kaçamayacağım eninde sonunda.” “Ha?” diye döndü Dörtgöz; vücudu gerilmiş, gözleriyle çevrede arkasına saklanabileceği şeyleri tarıyordu. “Yok bir şey” deyip onu savuşturdu Avcı ve beklemeden yürümeye devam etti. * * * Onbaşı kafasını kaldırıp dikkatlice ormana baktı. Uzaktaki patlamaların karlardan yansıyan ışığı ormanın bittiği yeri biraz olsun aydınlatacak kadar parlaktı. En küçük bir kıpırdama göremedi. Bir iki defa siperin bir ucundan diğerine yürüdü. On adım ya var ya yoktu. Ayaklarini sertçe yere vurdu, ellerini sıcak nefesiyle ısıtmaya çalışırken az önceki hayalini düşündü. Bir kibrit daha çaksa belki birkaç güzel şey daha görebilirdi. Belki küçük kardeşini, belki de şimdi çok geride kalmış sevgilisini… Cebinden kibrit kutusunu çıkardı, ellerinin titremesine hakim olmaya çalışarak bir kibrit daha çaktı. Kibrit bir an için alev alır gibi oldu ama ellerinden kayıp zayıf bir tıslamayla karın içine gömüldü. Bir tane daha çıkardı. “Ne yapıyorsun?! Alevi kilometrelerce öteden görecekler!” dedi Er pantolonunun düğmesini ilikleyip sipere atlarken. “İşine bak sen!” diye çıkıştı Onbaşı; “Buraya en yakın düşman on kilometre uzakta, siperine gömülmüş altına yapıyor. Bizimkilerin top ateşini duymuyor musun?”. Er bir an için ağzını açtı sonra tekrar kapadı, derin bir nefes aldı ve siperin öbür tarafındaki mermi sandıklarının üzerine oturdu. Onbaşı birkaç denemeden sonra kibriti yakmayı başardı. Alevin büyüleyici parlaklığına gözlerini dikti. Sağa sola savrulup duran ışığın arasında bir masayı seçebildi. Sonra yavaşça her şey aydınlanıp netleşti. Bembeyaz masa örtüsünün üzerinde işlemeli tabaklar ve gümüş kaşık çatallara takıldı gözü. Sonra çeşit çeşit yemeklere, küçük bir tereyağı kasesinin yanındaki ekmeklere, sonra çorba kazanına ve en son da ortadaki kızarmış tavuğa… Birdenbire tavuk bacakları üzerinde doğruldu, bir an dengesini kaybedecek gibi oldu, sonra –göğsüne iri bir çatal saplı olduğu halde- sağa sola yalpalayarak Onbaşı'ya yaklaşmaya başladı. Onbaşı'nın yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı, “Gel buraya” deyip elini uzattı; ama, parmaklarının ucunda sadece makineli tüfeğin mermi kutusu vardı. Sonra sol elindeki, neredeyse tümü yanmış kibrite baktı. Son bir tane daha, bir tanecik daha yaksa… * * * Avcı ve Dörtgöz neredeyse yarım saattir sık ağaçlık ormanda ilerliyorlardı. Kaybolmamak için sık sık pusulalarını kontrol ediyorlar, durup etrafı dinliyorlardı. Düşman hatlarının çok gerisindelerdi, bir devriye koluna yakalanmaları kesin ölüm demekti, ya da belki daha kötüsü… Genç sayılabilecek Teğmen görevlerini soğukkanlılıkla anlatırken, ifadesiz bir yüzle sigarasını sarıyordu; çok kişinin ölüme gönderildiğini görmüştü, neredeyse alışmıştı artık. Amaçları küçük gruplar halinde düşmanın iletişim hatlarını kesmek ve mümkünse olası savunma noktalarının yerlerini belirleyip etkisiz hale getirmekti; böylece sabahki karşı saldırı çok daha hızlı ilerleyebilecekti. Düşman tüm hatlarıyla cepheye yığılmıştı, geride pek kimsenin olmadığını umuyorlardı. Gerçekten de üç saatten fazladır hiçbir düşmanla, hatta tek bir canlıyla karşılaşmamışlardı. Her yaz tatilinde –henüz göç etmek zorunda kalmadıkları, hayatın her gününün korkuyla geçmediği günlerde- amcasıyla neredeyse her gün ava çıkardı. Daha on beş yaşındayken iyi bir atıcı olmuş, gönüllü olduğunda da bu yeteneği çabucak keşfedilmişti. Kaç kişiyi öldürdüğünü hatırlamıyordu artık. Bazen öldürdüklerinin yüzleri (ya da geriye ne kalmışsa) rüyalarına giriyor, tek bir ölüm anı takılmış bir film gibi tekrar tekrar gözünün önüne geliyordu. Böyle anlarda, eğer mumu kaldıysa, not defterine uzak doğaların manzaralarını çiziyor ve her şeyden kaçıp gitmeye çalışıyordu. Yavaşça ormandan çıktıklarında Dörtgöz kendini yere attı, hemen ardından hiç duraksamadan Avcı onu takip etti. Dörtgöz üzerine gazlı bezler sarılı dürbününü gözüne olabildiğince yaklaştırırken, Avcı da onun baktığı şeyi seçmeye çalışıyordu. İleride çok zayıf bir ışık vardı. Ne olduğunu anlamak için gözlerini kıstı, renkli noktacıklar gözünün önünde bir aşağı bir yukarı gidip geliyordı. Sonra ışık birdenbire sönüverdi. Dörtgöz gözlerini dürbünü biraz indirdi, Avcı'ya bakıp kafasını belli belirsiz salladı. Sonra da yavaşça bir çalılığın ardına süzüldü. Avcı gözlerini zayıf ışığı gördüğü yerden ayırmadan ormana doğru geriledi. Tiz ıslığı duyunca ardına saklandığı ağaca biraz daha sokuldu. Sonra yine bir gümbürtü ve yine sessizlik. Yerin hafifçe sallandığını dallardan ince bir kar bulutu aşağı süzüldüğünde fark etti. Dörtgöz tüfeğini ormana doğrultmuş ormanda kimse olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. O sırada tepedeki zayıf ışık bir daha belirdi. Avcı nişangahında ışığın aydınlattığı yüzü değilse de silueti seçebiliyordu. Böylesi daha iyiydi; uykusunda yeterince rahatsız ediliyordu zaten, fazladan bir yüze daha ihtiyacı yoktu. Yavaşça tetiği çekti. |
||||||||||
:: |
|||||||||||