Sağ Elim Mehmet Fırat PÜRSELİM |
|||||||||||
|
Şu an bir yandan ucunda elimin olmadığı kolumdan boşalan kanı turnikeyle durdurmaya çalışırken, bir yandan da ölümüne hastaneye yetişmeye çalışıyorum. Sürekli kan kaybediyorum, kafamın içinde, adeta beynime kazınmış o tek kare resim ve gözümün önümde gittikçe silikleşen yoldan başka hiçbir şey yok! Kafamda art arda çakan flaşlarla birlikte o tek kare; bebeğimi kucaklayıp, iki elimle sımsıkı kendime bastırdığım o kare durup duruyor! O fotoğraf karesi beynimin içinde bir görüntü yankılanması yaptığı şu an her şeyi açıkça görebiliyorum. Sol elimin dokunuşlarındaki sakınma ve şefkate rağmen sağ elimin hoyratlığını o an fark edebilseydim, belki de onu en başından kesip atar ve tüm bunları yaşamazdım. 1996 yılının, 4 Temmuz - Bağımsızlık Günü kutlamalarında havai fişeğin patlaması sonucu sağ elimi kaybettim. Günlerce hastanede yattığım bu kaza sonucunda sadece elimi değil adeta hayatımı da kaybettim. Kopan benim için sadece bir el değil hayat damarımdı, düğünlerde, şenliklerde ve çeşitli organizasyonlarda havai fişek gösterileri düzenlediğim şirketimi –mecburen– kapattım, eşimden, arkadaşlarımdan uzaklaştım, çok sevdiğim canımın içi çocuklarımı dahi boşlayıp, kendi içime kapandım kaldım. Kendimi hapsettiğim, kimsenin girmesine izin vermediğim zindanımda günler-geceler boyunca ‘neden?' diye düşündüm durdum, neden bunlar benim başıma gelmişti, neden etrafımdaki herkesin iki eli varken ben bir taneyle yetinmek zorundaydım, neden her seferinde havada patlayan o roket bu kez elimde patlayıvermişti, neden??? Zindanımdaki yıllar süren kış uykumdan eşimin gösterdiği bir gazete haberiyle uyandım. Haberde dünyadaki ilk canlı el nakli yapıldığı; beyin ölümü gerçekleşip, makinelerle yaşatılan bir kişiden alınan elin, doku uyumu sağlayan bir başka hastaya başarıyla nakledildiğini yazıyordu. Benim için umut ışığı olan bu haber, kendimi hapsettiğim zindanımın buzdan duvarlarını da eritmişti. Tekrar insanların arasına dönmüş ve yaşamaya dört elle olmasa bile en azından üç elle sarılmıştım. Kendimi biraz toparlayıp, zindanımın örümcek ağlarından sıyrıldıktan sonra, Kentucky'e giderek, el naklinin gerçekleştiği Louisville Hastanesi'ne tedavi için başvurdum. O sırada uzaydan bir UFO hastanenin bahçesine inse, dünyadaki bütün insanların, iki gözleri, iki kulakları ve iki ayaklarına rağmen anlaşılamaz bir biçimde nedense tek elleri olduğunu dünyasına rapor edebilirdi. Ülkenin her yerinden kolu olmayan, beyaz, siyah, sarı, kızıl derili binlerce insan hayata sımsıkı tutunabilmek için koşup gelmiş, çolaklar festivaline dönen hastanenin bahçesini doldurmuştu. Umutsuzluğun umuda döndüğü bu hastane umudu da umutsuzluğa dönüştürüyordu. Günler süren beklemelerden sonra, nihayet tetkiklerim yapılmış ve sağ kolumun kalan kısmında bulunan kaslarımın hareket ettiği, hücrelerimin canlı olduğu ve el nakline elverişli olduğu sonucuna varılmıştı. Ancak on binleri bulan tedavi başvurularına karşın, nakle uygun hemen hemen hiç el bulunamıyordu. Dini sebeplerin yanı sıra, duygusal sebeplerden dolayı pek az kimse organ nakline sıcak bakıyordu, kaldı ki el nakli iç organ nakillerine göre çok daha fazla handikabı içinde barındırıyordu: Nakledilecek olan elin canlı özelliğini tam olarak korurken naklin yapılması gerektiği gibi, doku uyumunun da azami düzeyde bulunması gerekmekteydi. Bütün organ nakillerinin vazgeçilmez unsurları olan bunların yanı sıra; elin şekli, rengi, ebadı gibi bir takım fiziksel özellikler el naklinin diğer organ nakillerine göre asıl handikabını oluşturuyordu. Bulunan sınırlı sayıda eller ise hastalarla doku ve fiziksel uyumu sağlamıyordu. Zaten ilk el nakli ameliyatının üzerinden çok az bir zaman geçmiş ve daha yeni elin hasta üzerindeki uyum ve uyumsuzları dahi tam olarak belirlenememişti. Hastane yetkilileri, büyük oranda uyumlu bir el bulmadıkça, iki yıl yeni bir el nakli yapmadan ilk nakil yapılan hastayı inceleme altına almayı düşünüyorlardı. Gene de beyin ölümü gerçekleşmiş kimsesiz ya da daha önceden organlarını bağışlamış herhangi bir hastadan haber aldıkları zaman, öncelikle doku incelemesi yapıp, hastanede kayıtlı bulunan benim ve benim gibi on binlerin doku ve fiziksel yapısıyla karşılaştırıp, uyumunu araştırıp, en uyumlu olan üçü-beşi geçmeyen hastayı kesin tetkikat için çağırıyorlardı. Hastaneye kaydımı yaptırdıktan sonra umutla, umutsuzlukla, beklenti ve daha çok iç sıkıntısıyla geçen dokuz ay boyunca en çok zindanımı özledim. Umut yokken insan en azından tevekkül içinde her şeyi kabullenirken, umudun olduğu yerde kalbinizi mengenelerde ezen bir beklenti de sizi hiçbir zaman yalnız bırakmıyor. Yaralı bir kuş gibi kalbinde çırpınan umutla yaşamak insanı o kadar takatsiz bırakıyor ki, gün geliyor insan umutsuzluğun uyuşukluğunu dahi özleyebiliyor. Geçen dokuz ay boyunca hastanenin yönlendirmesiyle oluşturduğumuz, ülkenin her yerindeki sakat ve sakat yakınlarından oluşan grubumuzla sürekli olarak elektronik mektup yoluyla haberleştik. Birkaç kere, içimizden bazıları uygun organ bulunduğu ihtimali ile hastaneye çağrıldıysa da, sonuç hep uyumsuz, hep hüsran, hep umut/suzluk! Dokuz ayın sonunda hastaneden gelen o meşum telefon hayatımı bir daha asla onarılamayacak biçimde alt üst etti. Dokumla uyum gösteren bir el bulmuşlardı, tahlil ve analizleri derinleştirmek için beni hastaneye çağırıyorlardı. Gazetede haberleri okuyup, hastaneye gitmeden bir gece önce bebeğimi iki elimle saracağım diyerek birlikte olduğum eşimin, iyice büyüyen karnını okşayarak, kehanetimin gerçekleşme ihtimali karşısında kendimi koy verip ağlamaya başladım. Gömleğimin sağ kolunun ucundaki düğümü çözerek, kolumun ucundaki sakil et parçasına ilk kez, son olmasını dileyerek baktım. Yıllar boyunca hemen elimin altında olan bu et parçasıyla ilk kez yüzleşme cesaretini gösterebildim ve Tanrıdan onu bir daha görmemeyi diledim. Elini alacağım adam, bir market soygunu sırasında, polis ekipleriyle girdiği çatışma sırasında başından vurularak yaralandığı ve beyin ölümü gerçekleştiği halde makinelere bağlı olarak yaşatılıyordu. Latin kökenli olduğu tahmin edilen adamın üzerinden hiçbir kimlik ya da bilgi çıkmadığı gibi yerel ve ulusal kanallarda sürekli olarak haberleri yer aldığı halde ailesine de ulaşılamadığı için, birtakım yasal prosedürler yerine getirildikten ve gerekli yasal süreler geçtikten sonra, kimsesiz kabul edilerek organ deposu haline gelip, organları kamunun hizmetine sunulacaktı. Her türlü insani duygudan uzak olarak anlattığım sağ elimin gerçek sahibini insandan ziyade, kanaradaki bir domuz ya da kürkü için beslenen çiftliklerdeki bir çinçilya gibi görmekteydim, benim gözümde o sadece bir organ deposuydu! El nakli için benden başka 6 kişinin daha uyum ihtimali bulunduğundan dolayı, yasal süreler ve prosedürlerin yerine getirilmesi beklenirken bir yandan da bizim tetkiklerimiz yapılıyordu. İnsanın kendisine, çevresine yabancılaştığı bu birkaç günde, hayatım boyunca istemediğim kadar başka insanların kötülüğünü ve üzüntülerini istedim. Başkalarının gözyaşlarıyla yıkanan bir mutluluktan hayır gelmeyeceğini o ruh halimle bilebilseydim, şimdi bu dönüşü olmayan noktada olmazdım. Tetkiklerle geçen süreler boyunca insan olarak değil sadece bir elden ibaret gördüğüm o adamın, beyninin bir daha çalışmaması, hayata dönmemesi için sürekli dua ettim, aynı zamanda vücudunun tamamen iflas etmeyip, yasal prosedür tamamlanıncaya kadar dayanmasını da diledim. Latin adamın elinin, ele benim kadar - hatta hiç eli olmadığı için benden daha çok - ihtiyacı olan diğer hastalara uymamasını, onların olmayan elleri böğürlerinde benim yeni elime hayranlıkla ve hasetlerinden çatlayarak bakmalarını istedim. Hasta kimsesiz kabul edilip, organları kamunun hizmetine açıldığı zaman bizim de tetkiklerimiz sonuçlanmış ve elle doku uyumumum yüzde yüze yakın olduğu tespit edilmişti, tek sorun, adamın teninin renginin benden daha koyu olmasıydı. O ele sahip olmayı o kadar çok istiyordum ki, elimle vücudum arasında birkaç ton fark olması, bana o kadar da kötü gözükmüyordu. İlk el naklinin üzerinden 9-10 ay geçmesi ve hastanın yeni eliyle tamamen uyum içerisinde hayatına devam etmesi, hatta beysbol bile oynuyor olması karşısında, hastanenin sağlık kurulu ikinci bir el nakli için yeşil ışık yakarak, ameliyatıma onay verdi. 18 doktorun katıldığı ve yaklaşık 13 saat süren bir operasyon sonunda yeni elime kavuştum. Kendisini günlerce sargılarla gizleyen elimle ilk karşılaşmam ameliyattan 10 gün sonra hastaneden taburcu edildiğim gün oldu. Sinirler ve etim kaynamış, vücudum yeni elimi kabul etmiş, beyaz tenimin ucundaki bu esmer parçayı yıllardır beklenen bir sevgili gibi bağrına basmıştı! Hastaneden çıktıktan sonra da, sürekli olarak doktorların gözetiminde tedavime devam edilmiş, elimde meydana gelen en ufak bir hareket bile büyük bir olay addedilerek not edilmişti. Fizik tedavi ve güçlendirme çalışmalarıma elim şaşırtıcı bir biçimde, daha önceki hastadan da daha kısa bir zamanda cevap vermiş, ameliyatın üzerinden 3 ay geçmeden parmaklarımı hareket ettirerek, cisimleri kavramaya başlamıştım. Hayatımın en büyük mutluluğunu ise yeni elime kavuşmamın dördüncü ayında hastanenin rehabilitasyon odasında otururken, doktorların gözlerimi bir bantla bağlayarak kucağıma bırakıverdikleri kıpır kıpır şeyi okşarken tatmıştım. Gözlerimden akan yaşları gizlemek için, gözümdeki bandı açmadıysam da, kucağımda oynayıp duran yumuşacık şeyin hiç sarılamadığım bebeğim olduğunu anlamıştım. Eşime bebeğime sarılabilmek için iki elimi de kullanıncaya kadar bekleyeceğimi, onun bebek kokusunu ancak iki elimle sımsıkı kavradığım zaman içime çekebileceğimi söylemiştim. Umudumun ete kemiğe bürünmüş hali olan yavrumu sımsıkı kavramış ve süt kokan nefesini içime çekmiştim. Artık gözlerimdeki bandın dahi gizleyemediği bir biçimde hüngür hüngür ağlıyor ve yavrumu sımsıkı göğsüme bastırıyordum. Ameliyatımın üzerinden 6 ay geçtikten sonra tek elle geldiğim Kentucky'den iki elli olarak Houston'da yaşadığım küçük kasabama geri dönmüştüm. Mutluluğumu tarif etmeme sözcük bulamıyordum, o meşum kazanın üzerinden 4 yıl geçtikten sonra hayatıma tekrar kaldığım yerden geri dönüyordum, daha doğrusu o zamanlar ben öyle olacağını sanıyordum!!! Yeni elime o kadar çok alışmıştım ki, beni 4 yıldan bu yana tek başına idare eden sol elime dahi yüz çevirip, esmer sağ elimi el üstünde tutmaya başlamıştım. Yeni elim bana adeta yeni bir hayat vermişti, 4 yıllık açığımı kapatmak istercesine hayatımı olabildiğine yoğun yaşıyordum. Kendime daha fazla vakit ayırmaya başlamıştım, akşamları arkadaşlarımla içmeye gidiyor, hafta sonları yeni merak sardığım av tutkumu gideriyor, ara sıra ufak tefek kaçamaklar yapıp başka kadınlarla birlikte oluyordum. Bu yeni hayatımın kendimi kaptırıp gittiğim yoğunluğu içerisinde, vücudumun kabul ettiği elimin, vücudumu kabul edemediğini anlayamamıştım. Her sevişmemizden sonra eşimin vücudunda meydana gelen morlukları, anlık kızgınlıklarım sonucunda çocuklarımın suratlarındaki şamar izlerini, en yakın arkadaşıma sebepsiz yere attığım yumruğu hep ameliyat sonrası psikozlara bağlayarak geçiştirmiştim. Eşim ve aile dostlarımızın bendeki değişikliği fark edip adını koyamadıkları bu durumla ilgili olarak psikolojik yardım almam yolundaki uyarına hep kulaklarımı tıkadıysam da, ilk kez yıllardır aracımın benzinini aldığım Sam'in akaryakıt istasyonundaki marketten bir kasa birayı çalıp kamyonetimin arkasına attığım zaman bir şeylerin ters gittiğini fark etim. En deli lise çağlarımda dahi hırsızlık yapmayan ben, bir süreden beri girdiğim mağazalardan, marketlerden farkında olmaksızın ufak tefek şeyler yürütmeye başlamıştım. Hayatım boyunca kavgadan kaçmış bir insan olarak son bir senedir, hır çıkarmak için adeta yer arar olmuş, beni ilgilendirsin ilgilendirmesin her kavganın içine dalmaya başlamıştım. Farkına vardığım ama sebebini bilemediğim bu durumla ilgili olarak profesyonel yardım almaya karar verdim ve psikiyatr ile yaptığım görüşmelerin neticesinde, bilinçaltımın bu esmer el parçasını, fiziksel olarak kabul etmiş gibi gözükse de, psikolojik olarak vücudunun bir parçası olarak kabul etmeyip, onu cezalandırmak için çeşitli kabahatler yaparak suçu onun üzerine atmakta olduğunu öğrendim. Psikiyatrım bana çocukların kabahat işlemeyle cezalandırma arasında gidip gelen, hazla korku arasında sallanan keskin sarkaçtan kurtulmak için, yaptıkları küçük yaramazlıklarını görünmez arkadaşlarının üzerine atması gibi, benim de yaptığım küçük yaramazlıkları elimin üzerine atarak hem bu işten haz aldığımı hem de içten içe kabullenemediğim elimin cezalandırılmasını istediğimi söyledi. Doktorumun tavsiyesi üzerine bir rehabilitasyon grubuna katılarak benim gibi kimi organlarını dışlayan insanlarla tanışarak, bilinçaltımın elime olan nefreti yenmeye çalıştım. İlk başlarda her şey düzelmiş gibi görülse de, bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu sonradan anladım! Psikiyatr ve terapi grubuyla birlikte eşzamanlı olarak devam ettiğim tedavim kısa sürede sonuç vermişti, artık hiçbir şey çalmadığım gibi kimseyle kavga da etmiyordum. İçki alemlerini ve diğer uygunsuz ilişkilerimi tamamen bırakarak tüm zamanımı yeniden evimle ve ailemle geçirmeye başlamıştım. Her şey sağ elimin koptuğu o meşum kazadan öncesine dönmüş 5-6 yılın sonunda yeniden bir aile olmuştuk. Bu sakin günlerin güvenimi kazanmak için elimin bir oyunu olduğunu bilemediğim için, oldukça huzurlu geçen bu günler boyunca, karım, 3 çocuğum ve 2 elimle birlikte olabildiğine mutluyduk. Mutluluğum 3-4 ay kadar sürdükten sonra gene huzursuzluklarım başlamış, sağ elim kontrol edemediğim bir biçimde karıncalanmaya ve vücudumdan bağımsız hareketler yapmaya başlamıştı. Suçun sağ elimde değil onu kabullenmeyen vücudumda olduğunu düşünerek, elimi sevmeye ve kabullenmeye çalışsam da, o gene de benden ayrı hareket ediyor, yolda yürürken önünden geçen kadınları elliyor ya da kamyonetimle giderken trafik ışıklarında yanında duran araçların şoförlerine hareket çekiyordu. Gördüğüm onca psikolojik tedavinin ardından, sorunumun ruhsal değil fiziksel olduğunu anladığım için, psikolojik tedaviye yeniden başlamamış, elime hakim olabilmek için onunla fiziksel bir mücadeleye girişmiştim. Açığa çıkan enerji fazlamı zararsız bir biçimde yok edebilmek için evimin garajına bir kum torbası asmış, her gün elimle dövüşüyordum, elimle giriştiğim bu boks müsabakalarından ben bitkin halde ayrıldığım halde, o enerjisinden hiçbir şey kaybetmiyordu. İlk gördüğüm an aşık olurcasına sevdiğim bu esmer et parçasına artık dayanamıyordum, vücudumdan bağımsız hareketleri karşısında ondan nefret etmeye başlamıştım. Falçeteyle, jiletle orasına burasına çizikler attığım halde o hala başına buyruk davranışlarına devam ediyordu. Bir sabah küçük Kirk'e kahvaltısını yedirirken, elimi ısırması üzerine kendimi boğazına sarılmış bulunca ve mora kesmiş evladımı eşim, sağ elimden güçlükle kurtarınca, artık her şeyin bitmesi gerektiği düşüncesiyle soluğu tekrar hastanede aldım. Yeni elimin takılmasının üzerinden daha 2 sene bile geçmemişken bu kez onu çıkartmaları için hastanedeydim. Doktorlar anlattıklarıma inanmıyorlar, elimin her yönüyle vücudumun ayrılmaz bir uzvu haline geldiğini, bu şekliyle onu kesemeyeceklerini, yasaların dahi buna engel olduğunu söyleyip, sorunumun psikolojik olduğunu iddia ediyorlardı. Yalvarmalarım, yakarmalarım kar etmemiş gene o kazanmıştı. Hastanede aylar süren psikolojik tedavinin sonucunda doktorlar şifa bulduğum ve tedavinin sona erdiği düşüncesiyle beni taburcu ettikleri zaman hiçbir şeyin sona ermediğinin ve her şeyin asıl şimdi başlayacağını biliyordum!!! Hastanenin kapısından çıktığım an kabus yeniden başlamış, sağ elimin kontrolsüz hareketleri anında geri getirmişti, bu kabustan artık uyanmalıydım, yoksa her şey çok daha kötü olabilirdi. Artık bu esmer et parçasıyla birlikte yaşayamayacağımı anlamıştım, doktorların yapamadığını ben kendim yapıp, ondan kurtulacaktım. Bu et parçasını kesip, vücudumdan çıkartıp atacaktım, kimsenin bana engel olmaması için bu işi kasabanın dışındaki göl kenarındaki evimizde yapmaya karar verdim. Bir gece önceden, son hazırlıklarımı tamamlayıp, satırı, 2 tane keskin bıçağı, bol miktarda uyuşturucu ve sargı bezini kamyonetimin torpido gözüne yerleştirip, erkenden yattım. Sabahın köründe bütün ev halkı uyurken yola çıktım ve yarım saat içinde göl evine ulaştım ve daha kamyonetin motoru dahi soğumadan hemen operasyona başladım. Önce sağ koluma 6 ampul uyuşturucu ilaç zerk ettim, kolum tamamen hissizleşinceye kadar bekledim. Bıçağın sivri ucuyla açtığım kesiklerden kan çıktığı halde, hiçbir acıma hissetmediğim an satırı sol elime alıp, yukarı kaldırdım, gözlerimi kapadım, tam sağ el bileğimin üzerine indireceğim an, el sağ elim sol bileğimi havada yakaladı ve satırı elimden alıp, sol bileğime indiriverdi. Her şey bir anda, haykırışlarım dahi boğazımdan çıkamadan, olup bitmişti. Sol bileğimden oluk gibi kan akarken, sağ elim halen et ve damar parçalarıyla vücuduma bağlı bulunan bileğime bir kez daha satırı indirip, sol elimi tamamen vücudumdan ayırarak göle fırlatıp attı! Şu an bir yandan ucunda elimin olmadığı kolumdan boşalan kanı turnikeyle durdurmaya çalışırken, bir yandan da ölümüne hastaneye yetişmeye çalışıyorum. Sol elimin bulunduğu yerden fışkıran kanlar sebebiyle, kendimi oldukça hafiflemiş hissediyorum, dişlerimin birbirine vurmasına engel olamıyorum ve müthiş şekilde üşüyorum. Uyuşturucuların etkisini ancak göstermeye başladığını, yavaş yavaş elimin tutmaz olduğunu ve sağ elimin bir kez daha beni kandırdığını hissediyorum. Sürekli kan kaybediyorum, kafamın içinde, adeta beynime kazınmış o tek kare resim ve gözümün önümde gittikçe silikleşen yoldan başka hiçbir şey yok! Soğuk soğuk terliyorum, gözlerim kapanıyor, ama gözümün önünden film şeridi falan geçmiyor, sadece art arda çakan flaşlarla birlikte o tek kare; bebeğimi kucaklayıp, iki elimle sımsıkı kendime bastırdığım o kare durup duruyor... EKİM - 2002 |
||||||||||
:: |
|||||||||||