Uyarılar, Kehanetler, Ütopyalar;

Bilimkurguda Gelecek Perspektifleri

Emrah GÖKER

   
   
 


 

Bilimkurguya genellikle sinemada veya yüzeysel olarak edebiyatta ilgi gösterenler, türü “kendi sahte-bilimsel formülleri içinde, kahramanlarına derinlik vermeden gelecek kehanetlerinde bulunan eğlence edebiyatı/sineması” diye geçiştirebilirler. Bu tanımın –tanımın sahibi de dikkate alındığında – eksik ve yanıltıcı olduğu ortada. Bu yazıda janrın diğer kurgusal edebiyat janrlarından daha aşağı olmadığını savunarak, onu daha iyi anlama yolunda bir giriş noktası önereceğim: Bilimkurguda “gelecek” motifinin incelenmesi.

***

Bilimkurgu janrının gelecekle sevda ile kaygı arasında gidip gelen bir muhabbeti olduğu söylenebilir. Bu ikircikli ilişkinin kurucu unsurlarından biri, kuşkusuz bilimkurgu metinlerinin ortaya çıktığı maddi koşullardır. Bernhard Roloff ve Georg Seesslen'in Ütopik Sinema adlı kitabında yazdığı gibi:

Sanayi devrimi, nihayet, teknolojiyi geleceğin sınırsız olanakları düzeyine yükseltiyor gibi bir görünüm sunduğunda ve burjuvazi bir sınıf olarak makinelerinin (teknolojisinin) metafiziği içinde, kendi sömürücü, sefil pratiğini gizlemeye çalıştığında; bundan böyle, teknolojinin hem geleceğe yönelik perspektif ve umutlarını hem de metafiziğini estetik bir dile dönüştüren ve bunları kitlesel olarak yaygınlaştırabilen bir edebiyat biçiminin yaratılması sadece mümkün değil aynı zamanda kaçınılmaz da olmuştu. [1]

Başka bir deyişle, gerek Viktorya Dönemi'nin sömürge edebiyatından devralınan “serüven”, “vahşilerin yabancı doğası”, ve “bilinmeyen” gibi temalar, gerekse gelişen bilim ve teknolojinin sunduğu yeni imkanlar kapitalizmin yayılma süreci içinde bireye yeni “kaçış yolunu” sunmuştu: Gelecek. Geleceğin geniş yaylalarında herkes at koşturabilirdi: Ütopik sosyalistler, bilimsel sosyalistler, anarşistler, muhafazakarlar, liberaller, teknokrasi yanlıları, Kilise'nin Zaferi'ne inananlar, nihilistler ve diğerleri...

***

Geleceğin, bilimkurguda farklı bir biçimde ele alındığı açıktır. Gelecekle uğraşan astrologlar ya da ekonomik trend kahinlerinden farklı olarak bir bilimkurgu yazarı, olacak ya da olabilir ile ilgilenmekten çok, olmuş olanı ya da yaşanmakta olan üzerine inşa eder öyküsünü. İlk tahlilde, geleceğin bu şekilde geçmiş gibi anlatılmasında iki ayrı bakış açısı fark edilebilir: Geleceğe hayranlıkla bakan ve geleceği lanetleyen bakış açıları.

Geleceği olumlayan ilk perspektif – ki bu daha çok ABD'nin toplum yapısının, “sahiplenici/girişimci birey” statükosunun taraftarlarında, mesela Robert Heinlein veya Isaac Asimov'da, ya da ardarda piyasaya sürülen Star Trek öykülerinde görülür – çocuksu olarak tanımlanabilir. Bu bakış açısı sık sık geleceğe organik olarak bağlı olan insanın asırlar geçtikçe büyüyüp olgunlaşacağını varsayar. “Çocuk insan”, böylece geleceğe naif bir hayranlıkla, hatalarından bir şeyler öğrenmeyi umarak bakmaktadır. Bu, modern dünyanın sorunlarından bezmiş, onları aşmak ya da onlardan kaçmak isteyen sabırsız bir bakış açısıdır. Büyümeye ve teknolojik gelişmeye karşı fazlasıyla romantik bir yaklaşım sergilenir.

Kötümser ve karanlık bakış açılarında da temel yaklaşım romantik olarak kabul edilebilir, ancak bu türden çoğu gelecek tasarımında ortak düşünce geleceği tahayyül etmeye çalışan çabaların çoğunun olumsuzluklar ve çıkmaz sokaklarla sonuçlanacağıdır. İnsanlığın büyüme ve gelişmesi “doğa” koşullarına bağlı olarak ele alınır ve doğa kanunlarıyla işleyen bu geleceğe yolculuk, ancak ölümün ve yıkımın zulmettiği, zayıf olanın yokolduğu bir görüntü verir. 50'li ve 60'lı yılların Soğuk Savaş gölgesinde üretilmiş edebiyat ve sinema metinlerindeki bitmek tükenmek bilmez istila, nükleer savaş, canavar, felaket temaları buna örnek gösterilebilir.

Janrın bütününde işlenen tüm gelecek temalarını basit kategorilere indirgemek elbette ki zor. Örneğin bahsettiğim kötümserci yatkınlığın bir başka çeşidi de yapısalcılıktır. Bu yatkınlık gelecekteki toplumları sistemlere indirger, “böyle giderse ne olur?” sorusundan, yani zaman olgusundan sıyrılıp mitin zamansız kalıcılığına sığınır. Burada yaratılan anti-ütopyalar kırpılmış insanlıklardan ve mutsuz toplumlardan bahseder. Yapısalcılığı bir ideoloji olarak gören Robert Scholes şöyle yazıyor: “İnsanın, gücünü kendi kendini yok edici yollara odaklama yeteneği bu tutumu düzeltecek geri-besleme sistemlerinin yeteneklerini aşar.” [2] Böylece, Scholes'a göre, insanın gelecekle gireceği her hangi bir ilişki kendi kendini yok edici olmak zorundadır.

***

Pekiyi, bilimkurgunun gelecekle ilgili tüm yapabildiği bu mu? Çocuksu bir hayranlık, ya da karanlık bir yok oluş? Türde vasat örneklerin çoğunun bu iki kalıba girdiği doğrudur. Ancak bu dünyadan umudu kesmemek adına, bilimkurguda daha yapıcı gelecek beklentileri ortaya koyanlar da var tabii. Asimov'un dediği gibi: “Bilimkurgu olası binlerce gelecek sunar ve bunlardan hangisinin gerçek geleceği temsil ettiğini ya da birinin bile geleceği temsil edip etmeyeceğini söylemenin bir yolu yoktur.” Geleceğe yönelik hayalgücünün iki özelliğine dikkat çekmek lazım: Yaratıcılık , öngörülen gelecekte de onu takip edecek gelecekleri kurgulamayı başarmak ve geleceği kapatmamak; ve gizem , yaratılan geleceklerin birinin ya da birkaçının gerçekleşebilme olasılığı. [3] Bilimkurgunun daha “iyi” örnekleri, hayatın sürekli bir devinim içinde olduğunun ve bizim gelecek tasarımlarımızın da bu devinimin bir parçası olduğunun farkına varan karmaşık metinler koyarlar önümüze. Diğer bir deyişle, bilimkurguyu statükoya esir etmezler; onu, sürecin ve değişimin aracı haline getiren çok katmanlı öyküler anlatırlar.

***

Bugün hala, gerek bizim toplumumuz, gerek diğer dünya toplumları, hızlı değişimlerden çekinmekte ve korkmakta. Bunun sonucu olarak, bilimkurguyla körüklenen ve daha çok teknolojinin aracı haline gelen insanı anlatan bu korku, giderek öfkeye bürünüyor bilimkurguda, sürekli birtakım şeytanlardan intikam alan “kahramanların” öyküleri anlatılır oluyor. Vitrine hakim olan görüntüler: Vahşice öldürülen insanlar, yakılan arabalar, dehşet salan kötü adamlar, tek kişilik ordular, kontrolden çıkan makineler... Hollywood büyücülerinin düzenledikleri, kabile toplumlarında şamanların yönettiği ayinlere benzer kapitalizme tapınma ayinleri – kan, dehşet, seks, heyecan...

Eleştiri silahını edebiyata da doğrultabiliriz: Mesela, Harry Harrison'ın Yer Açın! Yer Açın! adlı romanını hatırlayalım . Kitapta 2000 yılına girerken Amerika Birleşik Devletleri açlık çeken, gıda kartelleriyle yönetilen, toplumsal isyanların eşiğinde bir kapitalist ülke olarak anlatılır. Ne var ki, Harrison'ın çevrenin, insanın, doğanın sömürülmesine yaptığı bu toplumsal eleştiri nüfus planlamasının doğru olarak yapıldığı yerde biter. Onun hayali “Amerika”sı prezervatif takmadığı, yatıştırıcı hap yutmadığı, kürtajı günah saydığı, üçten çok çocuk yaptığı için o hale gelmiştir. Üretim ilişkileri yüzeysel olarak ele alınır. Bunun kolaylıkla görülebilir olması ve böyle bir geleceğin uzaklığı, okuru rahatlatır. Sadece korku ve dehşet ön plandadır, kapitalizme yöneltilen eleştiriler “çok insan, az gıda” düsturu içinde erir.

Bir başka örnekte, Asimov'un Vakıf serisinde ve Arthur Bailey ile robot Daneel Olivaw'ın maceralarında toz pembe bir gelecek konur önümüze. Teknoloji güle oynaya insanların hükmü altına girmiş, robotlar uysallaştırılmış, insanlar savaşmadan, dostluk içinde uzaya yayılmışlardır. 4000 yılında, The Caves of Steel romanında, New York on milyonlarca insanın yaşadığı kapalı, dev bir siteye dönüşmüştür, insanlar numaralandırılmış sınıflara ayrılmışlardır. Ama her nasılsa Arthur Bailey'in bir karısı, 20. yüzyıl stili bir evi, sabah okula gidip akşam dönen bir çocuğu vardır ve akşam yemekleri baş başa yenir. Ya da, Foundation romanlarında olduğu gibi İsa'dan on iki bin yıl sonra, bir milyon kolonileşmiş gezegene hükmeden imparatorluk hala akademisyenlerine profesörlük, doçentlik unvanları vermektedir. Asimov'un bu şekilde ABD orta sınıf hayatının ana motiflerini kullanması ve pembe gözlüklerini çok az çıkarması gelecek vizyonlarındaki kısırlığa işaret ediyor.

Son olarak, çok ses getirmiş bir politik metin olan George Orwell'ın 1984 'ü de gelecek sorunludur. Başlığa dikkat edilirse, “1984”e çakılıp kalınmıştır, bütün seneler aynıdır. Roman kahramanlarından O'Brien şöyle der: “Geleceğin bir resmini istiyorsan, bir insan suratını ezen bir postal hayal et – sonsuza kadar.” Z aman durmuştur ve zamanın ilerlemesi en korkulan şeydir. Bu durağanlığa karşı gelecek vizyonlarını akıcı ve deneyci temellere oturtan açık-uçlu metinler (mesela sosyalist bir yazar olan Kim Stanley Robinson'un Mars serisi) örnek verilebilir. Geleceğe yönelen bir akıl, beklenmedik olana hazırlıklı olmalıdır, değişmeyen sistemler üzerinde oynanan mantık oyunları geçersizdir.

Özetle “iyi” bilimkurgu kehanetin değil, görmenin üzerinde yapılanır.

***

Biraz da ütopyalara yakından bakalım.

“Utopia” kelimesi ilk kez Thomas More'un 1516'da yazdığı ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini anlattığı aynı adlı kitapta ortaya çıkmış. Sonraları ütopya kelimesi, toplum-devlet tasarılarını çerçeveleyen kavramın adı olarak yerleşikleşir. Bilimkurguya yansımadan önce ütopya somut, politik, toplumsal bir tasarımdan oluşuyordu, ve bu haliyle bir sosyal bilim yöntemiydi. Hayata geçmesi de savunucularına göre ancak bilimsel yöntem ve uygulama ile mümkündü. Ütopyalar özellikle 19. yüzyılda en kapsamlı projelerini sosyalizm ve tarihsel materyalizmde verdi ki sonradan bilim-kurgu ütopyalarını en çok etkileyen de sosyalist/komünist toplum şekillerinden alınan öğeler oldu. Ne var ki, her türlü ütopya, edebiyata girdiğinde “bilimsel” kimliğini yitirdi, hatta bilimsel ütopyaya karşı bir hal aldı.

Bunun belki en büyük kanıtı, bilimkurgunun yarattığı ütopyaların çoğunun karamsar olması (burada ve daha sonrasında ütopya, anti-ütopya ya da dystopia kavramlarıyla bir olarak alınmıştır [4] ) ve gerçek hayatta kimsenin orada yaşamak istememesidir. Bu tip ütopyalarda, insan doğasının şu ya da bu özelliği bastırılır, sonuç olarak ortaya çıkan değişik, eksantrik görüntüler pek de iç açıcı değildir.

Hemen hemen her ütopyada, gerçek dünyaya gösterilen tepkilerin izlere rastlamak mümkündür. Ütopya yazınında ortak olarak beş baskın tepkisel özellik görebiliriz:

•  Kültür her yerde aynıdır, etnik farklılıklar ve diğer farklılıklar çok azdır.

•  Ütopya zaman içinde durağandır, değişmez.

3. Ütopya toplumu nostaljik ve teknofobik bir yapıdadır. Bu biraz ortaçağı andırırcasına “kırsallık” kokar; teknolojik üstünlükler her yana yayılmamışlardır ve uygulanmaları basittir.

4. Toplumun liderliğini yapan bir otorite figürü bulunur. Bu kurucu üstün kişi edebi ütopyalarda genelde çoktan ölüp gitmiş bir atadır.

5. Ütopya toplumunda herkes toplumsal sorumluluğunun bilincindedir. Sosyal kontrolü bireylerin suçluluk duygusu, vicdanları sağlar. [5]

Bunlara bir de ekonominin işleyişindeki suskunluklar eklenebilir. Ya etraftaki kaynaklar boldur, ya da insanlar “sahiplenici ihtiras” sahibi değildirler. Zaten zaman içinde durağan bir yapı göstermek durumunda olan bir ütopyada merkantilist eğilimler aramak anlamlı olmayacaktır. Sonuçta, bu sayılan özelliklerin hepsi de bir arada olabilir, ya da sadece birkaçı görülebilir.

***

Bilimkurgu ütopyaları hakkında düşünmenin bir başka yolu da yazarın sessiz kaldığı yerlere yüklenmek olabilir. Yazar ilgiyi dağıtmamak için rahatsız edici sorunları çoğu kez göz ardı eder. Örneğin Ursula LeGuin'in başyapıtı Mülksüzler , anarşist bir toplum düzenini anlatırken şiddet meselesini göz önüne almaz. Mülkiyet kavramının olmadığı ve her şeyin paylaşıldığı Anarres'te kıtlık zamanlarında bile suç, cinayet, yağmalama yoktur.

Özellikle politik ütopyalarda toplumsal kontrol üzerinde fazla durulmaması ve toplumların genelde devingen bir yapı göstermemesi belki de yazarların planlamaya ve yönlendirilmeye karşı gösterdikleri tepkilerin ürünüdür. Onların toplumlarındaki insanlar birbirleriyle anlaştıkları sürece her istediklerini yapmakta özgürdürler, ve kozmosla uyum içerisindedirler; ancak bu tam anlamıyla bir özgürlük değildir. Tanrının yerini, insan ruhunun varsayılan bazı gerçeklerine iman etmenin aldığı bir tür dinden farklı değildir bu; Orwell'daki gibi 1984'te çakılı kalmış bir tek parti düzenidir, ne kadar yumuşak huylu olursa olsun.

Yazınsal ütopyaların temel sorunu, biraz bilimsel ütopyalara burun kıvırdıklarından, biraz da düş gücü eksikliğinden ya da yetersizliğinden, stasis 'te olmalarıdır. İçinde yaşanan toplumu ve dünyayı daha iyi anlamak için onu bir süreç içinde, hareket halinde kısacası bir “sürekli devrim” içinde görmek gerekiyor. Teoriye çiviyle çakılmış, donup kalmış amaçlardan ve ideallerden bilimkurgu yaratmak yararsızdır.

***

Bilimkurguyu salt kafa dinlemek veya eğlenmek için tüketen bazıları için bu yazı, edebiyatın bu türünü fazla önemsiyormuş ya da gereksiz yere üzerinde bu kadar duruyormuş gibi görünebilir. Ama gelecek perspektiflerinin ve ütopyaların Türk edebiyatındaki yerinin ne kadar az olduğu ortada.

Bugün, insanlar kendilerini gettolara hapsetmekteler: Uyuşturucu gettoları, metalci gettoları, lüks sitelerine hapsolmuş genç zenginler, yoksul açlar, aşırı milliyetçi, aşırı dinci, aşırı solcu gettolar, herkes birbirinden giderek uzaklaşmakta. Her “birey”, kendi hayatından sorumlu olduğu, kendi geleceğini düşünmek zorunda olduğu fikirleriyle büyüyor. Bilimkurgu, geleceği toplum olarak kucaklayan bir yaklaşım sergiler. İnsanı salt kendine değil, bu ülkeye, bu dünyaya, varsılıyla yoksuluyla bu insanlara neler olabileceği doğrultusunda düşünmeye iter. Günümüzde böyle bir yazın türü Türkiye'ye yabancı. Elbette bilimkurgu olmadan da Türk yazın geleneği kuvvetinden bir şey kaybetmez, ancak türün Türk yazarlarla birlikte yaygınlaşmasının yazınımıza güçlü bir değer katacağı kuşkusuzdur.

 

[1] Bernhard Roloft – Georg Seeslen, Utopik Sinema, Haziran. 1995, s. 36

[2] George E. Slusser, “Storm Warnings and Dead Zones: Imagination and the Future”, Storm Warnings , 1992, s. 6-7

[3] George E. Slusser, “Storm Warnings and Dead Zones: Imagination and the Future”, Storm Warnings , 1992, s. 7

[4] anti-utopya: anti- ü topyalar belirli bir ü topyaya kar şı gelir ve ona uygun olarak i ş ler ancak ü topyaya tamamen z ıt bir yapıya sahiptir. George Orwell'in 1984'ü buna örnektir.

dystopia: planlı olmaktan çok ihmalden kaynaklanan olumsuz ü topyalar için kullanılan bir terim. Blade Runner dünyası bir dystopia örneği olarak gösterilebilir.

[5] Gregory Benford, “Reactionary Utopias”, Storm Warnings , s. 74

[6] Gregory Benford, “Reactionary Utopias”, Storm Warnings , s. 82-83