Gerçeğin Rengidir Gri, Öteki Yüz Gül Fidan ULUK |
|||||||||||
|
Gecenin o kuytu karanlığının dibinden, ruhumun aydınlığına kavuşması bu olsa gerek. Zifiri hayatın tadından, derin kutsal karanlığa kayış “O”nun gözbebeklerinden yüzüme yansıyordu. İblisiydim onun; artık bedeni oldum. Yalan gerçeklerin arkasında, bu gelen; ama nereye gittiği belli olmayan hayatta “O”nun saf ve çaresiz varlığı tam karşımda. Avuçlarımın içinde... * * * Sonsuzluğun dibinde, bu kutsal karanlıkta okşuyorum saçlarını. Kokusuna, arınmış gecelerin sesi sinmiş... Okşuyorum, saç Oysa karşımda şimdi. Gecenin kör karanlığını aydınlatan o gözlerle bakıyor, her yerinden yara alan ruhuma. Benim artık, benim gibi! Lüle lüle olmuş saçları ellerimin arasında. Soruyor: “İçindeki karanlığı kim yarattı ve bensizlikte ne yaptın, sonu gelmez yıllarda?” * * * “...Yaşamak nefes almaktan ibarettir derler; oysa değil! Yaratıcım böyle söyledi sonsuzluğu bana sunarken, o koca şatonun balkonunda, koca bir dolunay gecesi, o koca gözbebekleriyle suratıma bakıp. Kollarımın arasında, yaşamı yok olup giden “aşkım”ın derin sızısı ve ateşi içimde, durmadan beni boğuyordu. İnsanlar sebep olmuştu onun soluğunun kesilmesine. Kendi bedenlerinden başka bir şey düşünmeyen, o zavallı ve kendilerini -aydınlık- zanneden insanlar. Oysa yaratıcım bir intikam bırakmıştı avuçlarıma... “O”nun ardından yaşayacaktım... “Ölüm” yok olacaktı, ya da yenmiş olacaktım ölümü, onun derin korkusunu. Çevremde amaçsızca gezinen insanlar birer birer -yok- olurken ben olduğum gibi kalacaktım. İsyandan başka bir şey değildi bu. Ölüme, o büyük yaratıcıya, belki de hep yenilip duran ve her seferinde bunu kadere atan kendime. Soğuk nefesiyle boynuma eğilip, bedenimdeki kanları emdi önce, o koca dolunay gecesinde. Acı çekiyordum; garip bir hazla. Sol bileğine bir çizik atarak yardı beyaz teniyle kaplanmış bileğini ve dudaklarıma doğru uzattı. Büyük bir açlık, büyük bir susuzlukla emmeye başladım ve acım gitgide azaldı, ben de gitgide büyüdüm içimde. Çekti bileğini. Karanlığın kuytusuna karışarak yok oluverdi. O soğuk taş balkonda, o an için tarif edemeyeceğim bir sızı hakim olmuştu bedenime. İçimden bir şeyler dışa vurmak istercesine kendilerini, derimi geriyorlardı. Yitti aydınlığım, “o gözümdeki yaşam pırıltım” kararmış gecede. Tek başıma, başlamaya yüz tutmuş fırtınayı bekledim yeni “bit(e)meyecek” yaşamımla. Kimsesiz ve çaresizdim. Yaratıcım ise içimdeki zerreleri kalan aydınlığımın açık perdelerini kapatıyordu, her karşıma çıkışında. Sonsuzluk... Acı veriyordu bazen, kendi yaşamımın devamı adına, diğer bedenlerin yok olup gitmesi. Koca ay, belirdi mi kara gökyüzünde kan kokusu burnuma gelirdi büyük bir şehvetle. Kimi gece bir fahişe kalırdı kollarımın arasında, kimi gece de bir köle. Bazen çekemezdim dudaklarımı onların boynundan, emdikçe emerdim kanlarını ve bir bakardım ki çoktan buz tutmuştu bedenleri. Tarifsiz bir hüzün kaplardı ruhumu ardından, sorgulamalar, nedenler, bazen “keşkeler.” Kendi kuytuma çekildiğim böyle sorgulamalarda, bacaklarımın arasına gömdüğüm kafamı her kaldırışımda, O'nun donuk ve alaycı yüz ifadesiyle karşılaşırdım.Parıltısız iri gözleri her seferinde uzun dakikalar boyu bakar, sonra bir gölge misali etrafımda
dolaşırdı...”Çek git artık! Yaşayabilirim sensiz bu kör gecede! İhtiyacım yok sana! Çek git artık o alaycı bakışlarınla. Çek ”Hayatını alt üst eden o sürüngenlerden ancak böyle alabilirsin intikamını! Büyüt o içindeki karanlığı! Sen onunla varsın!” * * * Geçti zaman, ya da aktı durdu. Geçti hayatımdan insanlar bembeyaz olmuş bedenleriyle. Geçti hayatımdan ölümsüzler; hiç birinin içinde “aydınlık” olmayan ruhlar. Geceler, geceler ve geceler... Koca şehvetiyle karanlığın ortasında beliren Ay'ın bedenime yansıdığı bir geceydi (yine) ... “O zamanlar bir köyde yaşıyordum, büyük bir evde. Gündüzleri belirmeyen vücudumu, güneş kuytusuna çekildiği zaman görmeleri ve gün geçtikçe ölen kölelerin artması benden daha da şüphelenmelerine yol açmıştı. Bakışları değişmişti. Tavırları farklılaşmıştı. Korkmaya başladıklarını bana hissettirmemeye çalıştılar. Farklıydım. Biliyorlardı. Koca balkonumda, o koca ayı izlerken, içimde bir anda bir şeyler kıpırdamaya, hiddetlenmeye başladı. Gözlerim aya takıldı; boynumdan süzülen kanlar parıldıyordu ayın üzerinde. İnce bir sızı... Oysa neye yarardı, beni yok etmeye çalışmak. Kafamı çevirdim donmuş bakışları. Köyün en iri adamının elindeki, iri bıçaktan süzülen kanları gördüm. Baktım ardından adamın gözlerinin içine. Korkuyordu, titriyordu. Emin değildi ne yaptığından ya da nasıl yaptığından. Dehşet dolu bakışlarla kaçtı, elindeki bıçağı atarak. Oysa neye yarardı! Sızım dindi. Yaram kapandı. Ölüm yine gel(e)medi... O geceden sonra görünmedim orada hiç. Kurtlar uludu, ay koca haliyle yansıdı köyün üzerine, korkuları dindi (gibi gözüktü). Oysa gelmemden hep şüphe duydular. Her an o korkuyla soluk aldılar. Geceleri karanlığa bakamadılar, o karanlık yıldızlara kaldıramadılar başlarını, söndür(e)mediler evlerinin o küçük odalarını ve ruhlarını aydınlatan gaz lambalarını. Şüphe ettiler hep. Hep şüphe... Döndüm, o ulu ağaçlardan dökülmeye yüz tutan yaprakların yeşili, başladığında açık kahveye dönüşmeye... Güzdü. İçimdeki Karanlığım emrediyordu: “Em kanlarını! Bulaşsın bedenine! Em kanlarını! Yok et!.” İzledim saatlerce aydınlıklarını ve dinledim ölümsüzlüğümce karanlığımı. Kafamı kaldırdığımda gökyüzüne doğru, o koca ayı kapatmaya başlayan bulutları gördüm. Tüm şiddetiyle başladı yağmur, ardından da fırtına. Yürüdüm kapılarına doğru. Yürüdüm içim sırılsıklam, uzun kara saçlarım yapışmıştı yüzüme. Duraksamadan açıverdim bir anda kapıyı... Yağmur yağıyordu, yıldırımlar içime düşüyordu. Donmuş, dehşete düşmüş ve “son”larının geldiğini anlayan bakışlarla karşımdalardı. Gaz lambaları esen o şiddetli rüzgarla sönüverdi o an. O koca adamın, o küçük kızı gözlerime bakakalmıştı. Kapkara gözleri belki de küçücük bedeninden de büyüktü. Yağmur içime yağıyordu. Karanlığım emrediyordu: “Em kanlarını!.” Küçük kız bana, inatla, korkmayan bakışlarla ruhuma bakıyordu. Koca adam yalvarmaya başladı sonra, olduğu “mıhlandığı” yerden bir adım atarak: “Beni öldür! Tek beni öldür! Onlara bir şey yapma! Ne olur! Ben sana bir şey yapmak istemedim, beni zorladılar. İstemedim, ben istemedim! Zarar vereceksen de bana ver, aileme dokunma lütfen.” Karanlığım susmak bilmiyordu, o küçük kızın gözleri de. Derin bakışları sanki “aşkım”ınkiydi. Yağmur yağıyordu, şimşekler içime içime çakıyordu. Em kanlarını! Dindir içindeki intikam ateşini! Hadi! Küçük kız, koca adam, karanlığım. Çekildim, bedenimi pelerinimin altına saklayarak. Rüzgarımla kapattım tahta kapıyı ve yaktım yeniden gaz lambalarını. ”Oysa o geceden sonra yine devam ettiler, dönüşümden şüphe etmeye...” Kaçtım kendimden, kaçtım karanlığımdan fırtına boyunca. Sığındığım o ulu ağacın kavuğunda, yağmurun geceden soyutlanmasını ve kara bulutların gökyüzünden sıyrılmasını bekledim, kafamı bacaklarımın
arasına gömüp. İçimde sorular, “keşke”ler, “neden”ler, küfürler, sövmeler, lanetler. Oysa bir iblistim artık. Karanlığın kucağına
bırakılan bir iblis... Kabullenmeliydim belki de bunu, kaçmak anlamsızdı. Kabullenmek de çözmüyordu içimdeki soruları. * * * Ne zaman ruhumda nicedir açığa çık-a-mayan o aydınlık, kıpırdamaya başlasa içimde, o iblis öldürürdü -o-nu.Bazen odamın rutubetli duvarlarına söver ve ıssız kalırdım kör gecelerde. O kör geceler, sarardı tüm bedenimi garip bir rüzgar.Yıllardır, belki de asırlardır kaç beden bırakmıştım ardımda, bana lanet eden. “Aydınlık” yanımdı böyle düşünmeme neden. Sonra da yaratıcımın sözleri yankılanırdı tüm odada: “İntikam al onlardan! Senin boşluğuna düşmene neden olan o insanlar! Unutma!” Yenilir aydınlığım, canlanıp daha da büyürdü iblisim... Karanlık kör geceler beslenirdi koynumda... Zaman akardı; geceler,fırtınalar, kavurucu karanlıklar, o bitmek bilmez hazzımı son noktasına kadar taşıyan bedenler...Akardı...Akamayan tek şey hayatımdı; olduğu yerde mıhlanmıştı, aynı vücutla yaşamak “yaşadığını sanmak” belki de. O intikam almak istediğim insanların yüzlerindeki “yaşanmışlık” kırışıklıkları belirirken zamanla; yoktu bende o çizgilerden; oysa ben asırlardır bu dünyanın kuytularında var oluyordum. Kıskanmak mıydı yoksa bu derinden derine o çizgileri? * * * Bir kadeh kırmızı şarapla başladığım gece yarısında, o koca ayın hilale dönmüş halini izleyerek bırakıvermiştim kendimi çatı katındaki balkonumda duran koltuğuma. Zerre zerre içip o şarabı, zerre zerre dönmeye yüz tutmuşken geçmişe; damarlarımdan “o başkalarına ait” kanlar çekilmeye başladı; aniden beliriverdi o küçük kızın, o masum ve korkusuz bakan gözleri. İnce bir çığlık inledi kulağımda sonra da: “İmdat!” Fırlatıp elimden bardağı, çığlığa doğru akıverdim. O köy... O koca adamın evi... O küçük kızın alevler arasında kalan bedeni... Gizleyip yüzümü, gizleyip bedenimi girdim kalabalığın ortasına. O küçük ev artık küller yığını olmuştu. Yanımda ağlayan küçük bir erkek çocuğuna ne olduğunu, yangının nasıl çıktığını sordum hemen. O da adamın kızına kızıp gaz lambasını yara fırlattığını ve halıya düşen lambanın ateşininde halıyı tutuşturduğunu, o ateşi de söndüremediklerini söyledi. Küçük kızı yangının içinden kurtarmaya çalışmışlar; ama bedeni çoktan susmuş... Üzerine bir parça bez örttükleri yanan vücudunun yanına eğildim. O garip hüzün yine sarmıştı tüm ruhumu. Engel olmalıydım buna; ama nafileydi. Açtım örtülmüş yüzünü.Yummuştu o masum, korkmayan bakan gözünü. Yüzünün yarısı yanmıştı; ama hala saftı. Diğer yarısı dumandan kararmıştı, pelerinimin ucunu ıslatarak sildim tenini. Karartının altında Onu ilk gördüğümde olduğu gibi beyazlığı çıktı teninin. Oysa onun da zaman aktıkça o bembeyaz yüzünde “yaşanmışlık” çizgileri belirecekti. Olmadı, olmayacak... Bakakalmışken o küçük kızın hala masum olan yüzüne, bir ses gürledi: “Bunu koca adam yapmadı!... O yapmadı!... Kara iblis, o vampir suratlı canavar yaptı bunu!...Bulalım Onu yok edelim!” Tüm köylü bağıran adama bakıp, onaylar gözlerle aldılar ellerine meşaleleri. Bense, o küçük ve artık hiç büyüyemeyecek kıza son kez bakıp, öptüm alnından. Kalkıp oradan ve derin hüznümden uzaklaşmak için çok az vaktim vardı. Nefretleri o kadar şiddetliydi ki, gözleri ateş kusuyordu. Yavaş adımlarla ormana doğru yol aldım, yalnızlığımın kucağına doğru; kaybedişe, hüzne ve şeytanıma doğru. * * * ...Böyle gecelerin birinde buldum seni. Sessizliğin ortasında çığlık çığlığa bağırırken. “Ben”dendin sen de... Benim gibi dönüşü hep beklenenlerdendin. Aldım kokunu, küf kokuyordun sen de tıpkı biz; ölüme susayanlar gibi. Oysa sen, ölümle aşk arasında yoğrulmuştun, o ince kırmızı hatta asılıydı bedenin. Dikenli tellerle örmüştün sen de ruhunu, “acımaktan” bıkıp usandığın için. Hissettim ve geldim yanına güneş denen lanet çekilip gitti mi “uzaklar”a. Şehvetine bürünmüştü hüznün. Gerçektin. Griydin. “Benimdin.” Gözlerinde o küçük kızın korkusuz, saf bakan yanı vardı; gözlerinin derinliğinde o küçük kızın yaşamı vardı. “Yaşa”nmamış soluksuz hayatı. Gözlerinde kollarımın arasında ölen “aşkım”ın bana hayat veren gülümseyişi vardı. “O”nun ıslak nefesi. Ruhun “aşkım”ın ruhu gibi, “benim ruhum” gibi kokuyordu. Küçük kızın, toprağın altında yok olmuş yanık bedeninin yaşam hücreleri, senin bedeninde hayat bulmuştu. Senin de affedilmeyen bir yanın vardı; farklıydın! O küçük kız, belki de “aşkım” sendin! Bulduğumda seni, karanlığın koynunda uyuyordun. Ruhun o kadar büyüktü ki... Sığmıyordu geceye ne de o kirli gündüze. Arıyordun bir şeyleri, belki de seni “sen” yapanları. Gözün kapalı bile olsa, açıktı kalp gözün; belki de daha da derini “ruh” gözün. Seni o kabullenemeyen dünyadan çekip almalıydım, kurtarmalıydım. Yoksa susacaktın. Susup, başka sonbaharlara, başka bedenlere akıp gidecektin, sonu gelmez döngülerde kaybolacaktın. Bedeninin derinliklerinde, “aslın” vardı, seni ne kadar değiştirmeye çalışsalar da, o derinlerde parlayan şey “sen”din ve yüzyıllarca o parlayan yanına susayan ruhumun olmalıydın...” Dedim... * * * Güneşin turuncu haliyle yansımaya başladığı, günün aydınlığa kavuştuğu “oysa hiçbir aydınlık yansıtmıyordu insan ruhlarının kuytularını” saatlerde son buldu sözcüklerim. Upuzundu yıllar, oysa o kadar da dökülemiyorlardı koca kelimelere. Belki de her şey, incecik bir boyundan omuza, ardından göğüslere doğru akan kırmızı kan damlalarından ibaretti. Şimdiyse... Uyumuştun çoktan.
|
||||||||||
:: |
|||||||||||