Kayıp Zamanda Işıltılar Mikail BOZ |
|||||||||||
|
Yavaş yavaş sonbahar rüzgârlarının hissedildiği bir yaz gecesiydi. Zamansız yağan yağmur toprağı ıslatmış ve hafiften bir sis etrafı kaplamıştı. Birkaç ev dışında bütün evlerin ışıkları sönmüş ve uyuyan insanlar rüyalarıyla uzun yolculuklara çıkmaya başlamıştı. Gri bulutlar arasına saklanmış ayın silik görüntüsü biraz da olsa bir ışık oluyordu gözlere. Ya da kedilere ve köpeklere… Onlarsa buna pek aldırmıyor, ya bir araba altında, ya da bir köşe başında en ufak bir sese hazırlıklı uyuyordu. Yani kalın bir örtü şehrin üstünü örtmüş ve herkes bir çocuk gibi korkarak bu örtünün altına gizlenmişti. Bir insanın bu saatlerde sokakta dolaşması hiç hayra alamet olamazdı. Bu, gerçek adı “sefalet” olan sokaklarda yürüyen ya evsiz barksız bir ayyaş, ya bir hırsız, ya da sorunlara batmış bir birisi olurdu. Öyleyken sendeleyerek birisi yürüyordu. Üzerinde siyah bir mont vardı. Titreyen ellerini cebine sokmuştu. Kafası, kalkan omuzları arasında sanki kaybolmuştu. Yüzü asıktı ve gözleri telaşlı telaşlı etrafı süzüyordu. Sık sık ardına dönüp bakıyordu. En ufak bir kıpırtı bile onun yüreğinin ağzına gelmesine yetiyordu. Adımlarıysa hızlı, korkak ve sessizdi. Bir köşe başına gelince durdu ve biraz soluklandı. Kendi etrafında bir tur atıp yine sokağı kolaçan etti. Burnuna çöp ve lağım kokuları geliyordu. Bu, kendi evine çok yaklaşmış olduğunun kanıtıydı. Belki birkaç adım sonra o da kendi örtüsü altına saklanacaktı. Yaşamı boyunca hiç bu kadar hasret kalmamıştı evine. Ardı sıra tekrar yürümeye başladı. Yokuş aşağı gidiyor ve bir bakkalın duvarındaki reklâm panosuna tüm dikkatiyle bakıyordu. Üstü örtük bir hedef olmuştu orası. Elli metre kadar daha yürüyünce yine durdu. Önce, dik bir yokuşun üzerine kurulu sokağına, sonra da yine etrafına bakındı. Sokağı sessiz ve sakindi. Aralarından geçtiği diğer sokaklar gibi birkaç tane ev dışında bütün evlerin ışıkları sönüktü. Sokak lambaları yanmıyordu. Yıllardan beri yeni bir asfalt dökülmeyen yol çamur olmuştu. Şaşırmadı buna Gürkan. Sadece daha dikkatli olmayı kendi kendine söylenip durdu. Belki ayağı bir an çamura saplanıp kalır ve yüzüstü düşerdi. Düşüp bir yerini kırdığına yanmazdı, olsa olsa ses yapıp ilgi çektiğine yanardı. Gökyüzüne baktı. Bulutlar dağılmaya başlıyor ve ay daha fazla görünür oluyordu. Lambasız olan bu sokağa Ay'ı ışık yapmak istedi. Ama beklemeliydi. Eğer az da olsa bu sokaktan kalkacaksa örtü, Ay da şu minik, gri bulutu üstünden atmalıydı. Belki birkaç saniye gerekliydi buna. Beklemeli ve ışık altında yürümeliydi. Fakat boğuk ve hırıltılı bir köpek sesi duydu. Gözleri hemen onu aradı. Yaklaşık beş metre ötesinde, boncuk gözleriyle sokağın uğurluğu olan köpek, yani Çavuş izliyordu Gürkan'ı. Ne köpek Gürkan'ı, ne de Gürkan köpeği severdi. Ne zaman karşılaşsalar tabanları yağlayarak kaçardı Gürkan. Bugün de farklısını yapmadı. Devinimsiz duran köpeği gördüğü an koşmaya başladı. Köpek de Gürkan'ın ardı sıra koşuyor ve her günküden daha yakın duruyordu ısırmaya. Kovalamaca bir süre daha devam ettiyse de, bu sefer erken pes etti Çavuş ve hızlıca geri yerine döndü. Bu tedirginlik içinde bir de Çavuş tarafından kovalanmak hiç iyi gelmemişti Gürkan'a. Soluk soluğa kalmıştı ve üstüne üstlük hala ses yapmama uğraşı veriyordu. Doyasıya küfür etmek istiyor, ama sadece içinden sofranmakla yetiniyordu. Öyleyken biraz da şanslıydı aslında. Koşarken ayağı defalarca çukurlara girip çıkmıştı ve düşmemişti. Başka bir gün olsa, belki sırf gıcıklığına bir arabanın üzerine çıkar ve alarmı cıyak cıyak bağırttırırdı. Ama yapamazdı bugün bunu. Çalan bir alarm her şeyin bitimi olurdu çünkü. Oturduğu binanın önüne gelince yine etrafına bakındı. Bu artık onda bir refleks halini almıştı. Uzun bir süre pencereleri, kapıları ve duvarları izledi. Her şeyden emin olunca dış kapıyı sessizce açıp içeri girdi. Koridorda da aynı şekilde davranıyor ve sessizliğin içine gömülmek istiyordu. Bir ara dizlerinin üstünde yürümeyi bile düşündü. Ancak bunu saçma buldu ve parmak uçları üzerinde yürüdü. Her ne yapsa, yine de kendine fazla gelen bir ses sarıyordu etrafı. Buna sinir oluyor ve evinin kapısına ilgi çekmeden ulaşmak için aklına gelen bütün duaları okuyordu. Evinin kapısının önüne varınca istemsizce gülümsedi ve derin bir soluk aldı. Özel bir yerden kilidi çıkarttı ve zorlanarak açtı kapıyı. En sonunda evine girmek onu mutlu etmişti. Daha bir saat öncesine kadar buraya asla ulaşamayacağını sanıyordu. Şimdi ise sırtını duvara yaslayıp rahatça gözlerini kapayabilirdi. Gözlerini kapatır ve herkes gibi hayallere dalabilirdi. Kapattı onları. Yeşil bir ağaç düşledi. Ağaca gidip bir meyve koparmak istedi. Uzandı ona, ama birden gözlerini açtı. Yapacak işleri vardı. Önce karanlık odayı ışıkla buluşturdu. * * * Evini biraz dağınık bırakmıştı. Kendini sahil kenarında yürüyor gibi zannediyor ve deniz suyunu kenara iter gibi eline ne geçerse bir kenara atıyordu. Tuvalete gitti. Tuvalette fareler cirit atıyordu ama o bunlara aldırmıyordu. Belki titremesini götürür umuduyla yüzünü yıkamaya başladı. Kendine tokat vurur gibi yüzüne çarpıyordu avuçladığı suları ve iyi geliyordu bu ona. Soğuk suyu hissettikçe yaşadığını anlıyordu. Gözünün önüne gelen hayallerden kurtulması daha kolay oluyordu… Tuvaletten çıkınca etrafa bakınıp eskimiş koltuğun üzerindeki hedef seçtiği yere uzandı. Gözlerini kapadı ve dikkatini önünde oluşan kızıllığa verdi. "İşi bitti!" diyordu. "Üstüme çok geldi. Artık dayanmama mümkünat yoktu. Bana hiçbir çıkar yol bırakmadı. Hak ettiğini buldu.” Bir süre sustu ve hızlı hızlı soluk aldı. “Evet! Hak ettiğini buldu. Ben de...” dedi, yutkundu ve “Ben de hakkını verdim. Hiç kimse görmedi beni... Göremezlerdi de zaten… Bundan eminim… Neyse ki işimi hızlıca bitirdim. Üstüme hiç pisliği bulaşmadı. Bu çok iyi. Yoksa...” Gözünü açtı ve şaşkınca duvara baktı, “Yoksa kötü olurdu. Yarın sopayı da ortadan kaldırmam gerek. O zaman artık korkacak bir şey kalmaz. Ben de hiçbir şey olmamış gibi yaşar giderim.” Söylediği sözler onu bir yandan rahatlatıyor, bir yandan da telaşlı bir duruma sokuyordu. Kendisine, "Rahatla," sözcüğünü fısıldıyordu, "gözünü açtığında her şey bitmiş olacak.” Biraz bekleyip gözünü açtı. Sanıyordu ki birkaç saat geçti. Ama saatine baktığında sadece dokuz dakikanın geçtiğini anladı. Midesi bulanıyor ve içindeki her şeyi ortaya dökmek istiyordu. Elini yüzüne örttü. Çimdikler atıyor, yüzünü ovalıyordu. "Lanet olsun!” dedi, “Her şey benim aleyhime işliyor. İstemediğim zamanlar su gibi akıp geçen zaman şimdi geçmiyor. Hâlbuki onun geçip gitmesi, o olayın unutulması, benim ise arınmam gerekli. Tertemiz olmalıyım. Ama olamıyorum. İzin vermiyorlar buna... Haklı değiller mi? Tabii ki haklılar. Benim gibi bir pisliğe bu yaraşır ancak...” Ağlıyordu artık. Gözyaşları yüzünü okşayarak koltuğa düşüyordu. “Tükürecekler bana,” dedi. “Herkes bana bakıp acımasızca tükürecek. Ama gelmeyecek kimsenin aklına bana da kulak vermek. Açık kulaklar tıkanacak ve sesim duyulmaz olacak. Haksızlık bu! Hep bana haksızlık yapıyorlar. Suçlu olan oydu. Evet, bunu haykırıyorum, herkes duysun. Suçlu olan oydu... Cezası buydu. Başka türlüsü olamazdı." Bedenindeki titremeler daha bir artmaya başlamıştı. Dayanamayıp ayağa kalktı. Saçlarını çekiştiriyor ve kendisinin asılmış halini gözünün önüne getiriyordu. Bir ara durup tekrar saatine baktı. Beş dakika daha geçmişti. Bir şey ifade etmiyordu bu ona. Uyumak lazımdı. Uyuyup uzun saatleri bir göz açıp kapatmaya sığdırmak gerekirdi. Yatak odasına yöneldi, buz gibi yatak odasına… * * * Yatağı iki gündür hiç bozulmamıştı. Yatağın yanında bir masa, karşısında da eski bir gardırop vardı. Gardırobun yanında da üst üste yığılı yatak ve yorganlar vardı. Yerde de buzul çağının üstüne serimlendiği muşamba vardı. Kapıdan yatağa kadar olan bölüme ise minik bir çul örtülmüştü. Odanın içerisi nem kokuyordu. Bu kokuyla birlikte oda adeta bir cezaevine benzemişti. Aynı hücrelerdeki gibi sağ üst köşesinde minik bir pencere vardı. Sokakta yürüyen insanların ayakları bu pencereden gardırobun aynasına yansırdı. Yatağa girince buz gibi soğukluğu daha fazla hissetti. Dizlerini bedenine, yorganı da kafasına çekti. Beynini hala düşüncelerden arındıramıyordu. Gözünü her kapattığında O'nun yüzü geliyordu önüne. O an istiyordu ki uzunca bir süre ortalıktan kaybolsun ve kimsenin bilmediği bir yerde kendisi de buradaki olaylarla ilgilenmesin. "Artık her şey bitti!" dedi. Bunu kesik kesik ve boğuk bir sesle söylemişti. Her an bir elin boğazını öldüresiye sıktığını zannediyordu. O an yorganı başından kaldırmak istiyor, fakat buna cesaret edemiyordu. Yorganı onun için bir zırh, bir korunma aracı olarak gözüküyordu. Biliyordu ki yorganı üstünden çekilince savunmasız bir çocuk gibi ortada kalacaktı. O zaman onu kim koruyabilirdi ki? Uzunca bir süre yatakta hareketsiz durdu. İlk hareketiyse dizlerinin arasında olan ellerini göğsünde birleştirmek oldu. Titremelerden yavaş da olsa kurtulmaya başlamıştı. Gideceği kimsenin bilmediği yerin, yani kurtuluşun uykuda olduğuna daha fazla inanıyordu artık. Her ne kadar zor olsa da gözünü kapatması gerektiğini biliyordu. Gözünü kapatacak ve rüyalar âlemine yol alacaktı. İstediği yerleri gezecekti orda. Ve sonra gözünü açtığında sağındaki minik pencereden bir ışık huzmesi girecekti içeriye. Ondan sonra yaşamın ve insanların içine tekrar dalacaktı. Çok dikkatli biçimde kendinde hiç kuşku uyandırmamak için uğraş verecekti. Açıktı ki, şimdi önemli olan sadece intikamı almak değil, kendisinden bu intikamın karşılığının alınmasını önlemekti. Yoksa kaybeden yine kendisi olacaktı. Attığı her adımı, söylediği her sözü, bin kere, on bin kere düşünerek söylemeliydi. "Bu olaydan hiç haberim yok gibi davranmalıyım. Onunla hiçbir sorunum yok demeliyim. 'Çok iyi adamdı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!' demeliyim," diye düşünüyordu. Bir süre kalbinin sesini dinleyince telaşlandı. Bir yalan makinesine bağlasınlardı işi oracıkta bitmiş olurdu. O zaman yüreğinin başka, ağzının başka şey söylediğini anlarlardı. Kanıtları hazırdı… Aslında yüreğinin yalan söylemesine gerek yoktu. Zaten Gürkan'ın da böyle bir talebi yoktu. Sadece tarafsız kalsın yeterdi bu heyecanlı yürek. Yani ses çıkartmasındı. Şayet ses çıkarırsa açıktı ki bundan o da zararlı çıkardı. Yoksa, 'Aa, bunun yüreği doğru söyledi. Hadi yüreğini hapse atmayalım!' demezlerdi herhalde. Ya hep, ya hiçti. "Heyecanlı olmamalıyım, yoksa... Yoksa mahvolurum... Hem de... Çok kötü biçimde... Çok kötü...” Hırslıca burnundan soluk aldı. “Bana hapishanelerde yerleri yalatırlar. Tuvaleti temizletirler. Sinek gibi ezerler beni... Sinek gibi... Bir çırpıda... En iğrenç biçimde!" dedi. Önünde seçim yapmak gibi bir hakkının olmadığı yollar vardı. Beyni her ne kadar seçim yapmaya çalışsa da, yol seçilmişti aslında. Normalde çok çabuk uyuyamazdı. Uyuması için en az yarım saat geçmesi gerekirdi. O zaman sabahtan akşama kadar yaptıklarını bir bir hatırlamaya çalışır, kendini eleştirir dururdu. Her zaman, "Şunu şöyle yapsaydım, bunu söylemeseydim," cümle başlarıyla gününü değerlendirirdi. Sonra hayaller kurmaya gelirdi sıra. Aslında hayalleri de 'yapamadıkları ve edemedikleri ' üzerine kuruluydu. Önce günün başına döner ve yapamadıklarının hepsini bir çırpıda yapardı. Ama giderek bu yapılamayanların yapılması ona zevk değil de acı vermeye başlayınca bu sefer isteklerle gerçek arasında bir boğuşma başlardı. O düşünceler gitmeden uyku da hayal olurdu. Ama artık kesinkes kendinin uyumak zorunda olduğunu hissettiği an tek çıkış yolu olarak dikkatini önünde serimlenen karanlığa verirdi. Bulut huzmeleri önünden bir sağa bir sola geçip giderdi. Minicik ışıklar yanıp söner ve onun dikkatini dağıtırdı. Uzun girdaplar açılırdı önünde. Sonu olmayan girdaplardı bunlar. Girdaplar ikiye, üçe çıkınca artık bir seçim yapıp birine girmesi gerektiğini düşünürdü. Genellikle en parlak ve en geniş olanını seçerdi. İlk aşamada kendisi girdabın sonunda olduğu zannedilen ışığa varmak için bir çaba harcardı. Dik kayalıkları bulunan bir dağa çıkmak gibi bir şeydi bu onun için. Bu eziyeti çektikten sonra yükü hafiflemeye başlar, özel bir güç harcamasına gerek kalmaz ve hareketlerini kontrol edemezdi. Ama halinden memnun olurdu o zaman. Böylece dikkatini yanından geçip giden şeylere yönlendirebilirdi. Kıvrımlaşan bir sarmal borunun içinde olduğunu daha iyi anlardı o zaman. Daha sonra girdaplar bölünürdü. Yepyeni yollar oluşurdu. Bazen kendisi de bunlardan bir tane oluştururdu, ama nereye gideceğine karar veremezdi. Hatta gitmek istediği yolun tam tersine gitmek zorunda kaldığı olurdu. Çoğu zaman hedefi olan ışığı çok yakınında görür ve tam ona elini uzatmışken hiç hesapta olmayan bir şeyin onu farklı yollara sürüklediğini hissederdi. Böyle zamanlarda üzüntüsünden kahrolur ve ışığa yeniden yaklaşacağı bir anı beklerdi. Işığa, uzunca bir deneme, çabalama ve sabırdan sonra ulaşırdı. O anda ışık göz alıcı biçimde parlar ve onu içine alırdı. Gürkan, önce gücünün bu tanrısal ışığa dayanamayacağını düşünüp gözlerini açmazdı. Sonra artık dayanamaz ve açardı gözlerini. Ama bu sefer de hiç bir ışığın olmamasına şaşıp kalırdı. Karanlığı dikkatlice incelerdi. Orda sadece kendiliğinden hareket mevcuttu; ayakların hareket ettiği hissedilir ama nerede hareket ettiği anlaşılamazdı bile. Uzunca bir süre karanlıkta dolaştığını zanneder ve artık bundan ötesinin olmadığına kanaat getirirdi. Bundan da bir hoşnutluk duyardı. Her şeyin sonuna gelmeyi başarmıştı; yani hiçliğe ulaşmıştı. Sonra artık her şeye alışmışken birden belirginleşiverirdi her yer ve son'a gelmediğini anlar, üzüntü duyardı. Fakat içini hemen bir merak kaplardı. Etrafına bakmak için tur atardı. Ardından istem dışı olarak gözü kapanırdı ve uzunca bir süre açamazdı onu. Sonra yorgun düşen bedeni pes etmişken gözü açılıverirdi. O an inanılmaz bir yere geldiğini anlardı. * * * Etrafına bakındığında bu belirginleşmenin sadece ışık olduğunu anladı. Soyut, bembeyaz bir ışık ve düz bir alan. Sanki buranın tasarımı ona bırakılmıştı. Belki de gerçekten böyleydi. Yani gerçekten de burası onundu. Bunu denemek için ileri bakıp bir masa olmasını istedi. İstediği an hemen oracıkta kahverengi bir masa oluşuverdi. Sonra masanın iki karşıt ucunda birer tane adam, masanın altında da beyaz benekli bir keçi olmasını istedi. Bunlar da hemen oluverdi. Ardından, "Keçi masayı devirip adamları kovalasa ne iyi olur," diye düşündü. Bunu düşünmesiyle keçinin Gürkan'a bakması bir oldu. Keçi giderek uzayan boynuzlarıyla masanın altına hızlıca vurdu. Masa, onlarca metre yüksekliğe fırlayıp yere düştü. Keçi iki adamı önüne katmış kovalıyordu. Adamlar ise birbirinin elini tutup koşuyordu. Birisinin ayağına taş çarptırdı Gürkan. Ve o zaman keçi adamları yakaladı. İki adamı da ayaklarının altına almış kafalarına tüm gücüyle vuruyordu. Ta ki başlarından kan gelene değin. Ardından bakışlarını yavaş yavaş keçiden uzaklaştırdı. Yorgun olduğunu hissediyordu. ‘Güzel, beyaz-mavi karışımlı bir koltuk olsa ne iyi olurdu,' diye düşünüyordu. Ama biliyordu ki isteği yerine gelecek. Koltuğun üstüne oturup gülümseyerek bir "oh" çekti. Bir süre bekleyip, "İşin bitmedi!" deyip ayağa kalktı. Ayağa kalkar kalkmaz biraz önceki yerin gittiğini, yerine çeşit çeşit ağacın olduğu bir ormanın geldiğini anladı. Burası bir orman olmasına rağmen hiç hayvan sesi gelmiyordu. Sadece ağaçlar ve yerdeki otlar gözüküyordu. Otlar, yağmur yağmış olsa gerek daha ıslaktı. Ama gökte tek bir bulut bile yoktu. Derin bir mavilikti yukarısı. Gözünü gökyüzünden yere kaydırıp yürümeye başladı. Nereye gittiğine dair bir fikri yoktu. Sadece yürüyordu ve yürüdükçe ağaçlar kısalıyor, etraf daha görünür oluyordu. Buranın dağlar ve tepelerle kaplı bir yer olduğu belliydi. Biraz daha yürüyünce boş ve minik bir tepeciğe geldi. Tepeden her yer daha net gözüküyordu. Tahmin ettiği gibi burası dağ ve tepelerle kaplıydı. Aralarında hiçbir geçit yoktu. Ormanı esir almışlardı. Belki de bu yüzden hiç hayvan yoktu. Bir hükümranlık alanı gibi yasaklıydı anlaşılan. Buranın ana hükümdarı ise Gürkan'ın hayatında hiç görmediği kadar büyük olan dağdı. Dağın eteklerinde yer yer ağaçlar gözüküyordu ve minik bir göl vardı. Tepesi bir ok gibi sivriydi. Ona ulaşmak için dayanılmaz bir istek duydu. Yürüyerek gitmeye kalksa aylar sürerdi oraya ulaşması. Hâlbuki bir uçsa hemen oracıkta oluverirdi. "Uçayım!" dedi ve bir kez zıpladı. Nedense bu isteği hemen yerine gelmemişti. Sorun neydi ki acaba? Burası onun isteklerinin yerine gelmesi için vardı. Yeterince içten istemediğine yorup bir daha zıpladı. Bu sefer ayakları yerden kesiliverdi. Yavaş yavaş yükseğe çıkıyor, ağaçlar ondan uzaklaşıyordu. Epeyce bir yükselince hedefine tekrar baktı. Ellerini uzatıp hızlıca ona gitmeye başladı. Hele o zirveye bir ulaşsın kendisini dağın ardındaki boşluğa bırakıp mışıl mışıl uyuyacaktı. Her şey yanından bir çizgi olarak geçip gidiyor, o ise hedefine daha da yaklaşıyordu. Sonunda elini uzattığında tepesine değecek bir yakınlığına erişti. Hiç beklemeden elini uzattı ve avuç dolusu kar aldı. Karın soğukluğunu hissediyor ve karı elinde eritiyordu. Elinden düşen su damlalarına bakıp kendini onlar gibi boşluğu bıraktı. Önce dik biçimde aşağıya düşerken, sonra yatar vaziyet aldı. Kollarını serbestçe kenarlara açıp kendi kendine, "Uyumalıyım," dedi. Ardından rahatlamış olmanın etkisiyle derin bir nefes alıp ekledi, "çünkü hedefime ulaştım.” Sonra kendisinin artık düşmediğini hissetmeye başladı. Gözünü açsa mıydı acaba? Uzunca bir süre gözünü açmak konusunda direndi. Ama sonra yine merakı galip geldi. Gözünü açtı ve kendisini zifiri karanlık içinde bir merdivenin altında buldu. Merdiven bir evi sokağa bağlıyordu. Sokağın yolundan yedi inişlik bir merdivendi burası. Sağ tarafında büyükçe bir boşluğu vardı. Burası iş yerindeki ustabaşının her gün inmek zorunda olduğu merdivendi. Buradan iri bedeniyle ağır ağır iner ve evine giderdi. Gürkan'ın elinde kocaman bir demir sopası vardı. Onu sımsıkı kavrayarak kendi omzuna dayadı. Kendi kendine, "İşini hemen bitireceğim... Çünkü hak etti!" dedi ve "Tam kafasına... Ensesine... Gözüne... Çenesine... En güçlüsünden!" diyerek ekledi. Sonra sustu ve etrafına bakındı. Ayaklarını iki üç kere yere vurdu ve "Şimdi gelecek... Sessiz olmalıyım." diye söylendi. Tahmini doğru çıkmıştı. Çünkü bir ayak sesi duyulmaya başladı. Önce sokaktan geliyordu ses, sonra ise merdivenden gelmeye başladı. Gelen kişi tıslayarak inen ustabaşıydı. Görünüşüne göre gündüz ki işkenceciliği ve saldırganlığından bir şey kalmamıştı. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayıp gidiyordu. Belki ona göre her şey normal olarak işliyordu. Ama Gürkan'a göre öyle değildi. Onun için her şey ters gidiyordu. Ve bunun sorumlusu yalnızca ustabaşıydı. Hele bir o yok olsundu, o zaman rahat ve mutlu olacaktı. Yüzü gülümser bir hal alacaktı. Kalbi korkudan değil mutluluktan hızlıca çarpacaktı. Geçen her dakika sonsuz bir umutla dolu olacaktı. Gürkan ise bu boğulacak kadar çok olan umudun fazla olanıyla geleceğini inşa edecekti. Yani, artık kimse ona baskı yapmaya cesaret bile edemeyecekti. Çünkü gücün timsali olarak var olacaktı o. Ustabaşının merdivendeki her adımıyla soluğunu içine hapsetmekte biraz daha zorlanıyordu. Hükmedilemeyecek kadar dışarı çıkmak istiyordu nefesi. Ustabaşı son merdiveni de indi. Gürkan ayağa kalkıp demir sopayı havaya kaldırdı ve nefesini sesli bir hırlamayla dışarı bıraktı. Ustabaşı duyduğu sesle birlikte arkasına döndü. Daha "Ne!" demeye kalmadan, Gürkan demir sopayı onun başına indiriverdi. Ustabaşı birinci darbede yere serilmişti bile. Ama Gürkan hırsını alamadığı için onun kafasına ve göğsüne demir sopayı vurmaya devam ediyordu. Her vuruşunda kırılma sesleri geliyordu. Bir tenekeyi ezmeye çalışır gibi ezmeye çalışıyordu onu. Sonra artık yorulmuştu ki durdu ve etrafına bakındı. Ne bu küçük aracıkta, ne de sokağın görünen yerinde kimsecikler yoktu. "En iyisi kaçmalı," diye düşündü ve konuşarak ekledi, "İşi bitti bunun.” Merdivenleri hızlıca çıkıp koşmaya başladı. Habire bir sokaktan çıkıyor ve bir yenisine dalıyordu. Koştuğu yerlerde de kimseciklere rastlamıyordu. Uzunca bir süre koşmuştu ki, ışığın yoğun olduğu bir yere gelince durdu ve üstünün başını hep kan olduğunu gördü. Sanki onu bir kan gölüne batırmışlardı. "Temizlenmeliyim!" dedi ve soyunmaya başladı. Üstündeki her şeyi çıkarıp bir kenara atıyordu. Son olarak atletini de çıkarttı, ona da biraz kan bulaşmıştı. Atletin temiz kalmış olan bölümleriyle elini ve yüzünü sildi. Artık, hissettiği ve tatmin olduğu kadar temiz olunca, "Artık temizim... Şimdi eve gidebilirim," dedi. Evi çok yakında olsa gerekti. Eve tam gidiyordu ki kısa boylu, bastonlu, yaşlı bir kadını önünde gördü. Gürkan tedirgin biçimde cinsel organını örtmeye çalışırken kadın onu dikkatlice süzüyordu. Hiçbir zorunluluğu olmamasına rağmen yaşlı kadına: "Temizim," dedi. "Her şeyden arındım artık. Bak, üzerimde hiçbir şey kalmadı.” Bu "bak" sözcüğünü söylerken cinsel organını daha da örtmeye çalışıyordu. Sırf yaşlı kadının yanlış anlayıp bağırmaması içindi bu. Yaşlı kadın: "Her şeyi gördüm, ama sen beni hiç fark etmedin. O'nu da gördüm,” dedi ve, "Senin sadece bedenin değil, her yerin kirli. Ne kadar uğraşsan ruhunu temizleyemezsin. Çünkü seni lanetliyorum!" diye de ekledi. Gürkan'ın "lanet" sözcüğüyle yüreği ağzına gelmişti. Çok korkuyordu artık. Ne yapsa kurtulamayabilirdi bu lanetten. Ömrü boyunca alnında taşıyacaktı bunu. "Ne yapayım?" diye sordu yaşlı kadına. Kadın bedenini dikleştirerek bastonuyla yandaki binanın yukarısını işaret etti. "Git ve kendini at." dedi. "Evet," dedi Gürkan, "ancak böyle olabilir.” * * * Hemen binanın içine girip sarmal merdivenleri ikişer üçer çıkmaya başladı. Çatı katına çıkıncaya değin başı dönmeye başlamıştı. Sendeleyerek ve çekinerekten de olsa çatının ucuna geldi. Etrafında minicik bir alan gözüküyordu. Hatta aşağıdaki yaşlı kadın bile zar zor seçiliyordu. Bundan ötesi karanlıktı. Sonra, "Bitti!" dedi ve kendini aşağıya attı. Yüzüstü düşüyor ve gördüğü alan birbirinin içine geçmiş vaziyette yanından kayıp gidiyordu. Yere düştüğü an yüksek bir ses geldi. Acı hissetmiyordu ama "öldüm" diye düşünüyordu. Bu kadar kolay olmasına o da şaşıp kalmıştı. Bir süre gözlerini kapalı tuttu. Sanıyordu ki biraz sonra göğe doğru uçmaya başlayacak. Ancak beklemesine karşın hala bir şey olmuyordu; hala bedeninin ağırlığını hissediyordu. Gözünü az bir şey açıp bakındı. Yaşlı kadının dizlerine kadar olan bölümünü görebiliyordu. Kadın buradayken asla kalkmaması gerektiğini biliyordu. Kadın öldüğüne inanmalıydı ki ayağa kalkabilsin. Böylece onu kimse suçlayamazdı. Kadın ise Gürkan'ı bir süre izledi ve gülerek yavaş adımlarla gitti. Gürkan yaşlı kadının iyice gözden uzaklaşmasını bekleyip ayağa kalktı. "Geri dönmeliyim," dedi ve hızlıca koşmaya başladı. Sokağın bitiminden sağa dönünce daha önce boşluk olduğunu bildiği yerde bir sokak girişi olduğunu fark etti. Direkt oraya yöneldi ama sokaktan girince kendini bir ormanda buldu. Ormanda da durmaksızın koşmaya devam ediyordu. Düz bir hatta koşuyor ve gariptir ki önüne hiçbir ağaç çıkmıyordu. O ise bundan daha bir güç alıp uçarcasına koşuyordu. Birden önüne büyük bir şelale çıktı. Tertemiz, saf bir suyu vardı şelalenin. Doğa bu suyu kendi içinde uzun yıllar süresince arıtmıştı. Doğa madem suyu arıtmıştı, neden Gürkan'ı da arıtmasındı ki? Vücuduna bakınca hala bazı yerlerde kan izleri olduğunu gördü. Kurumuştu bunlar ve temizlemek için iyice ovalamak gerekliydi. Bunun da çözüm yeri şelalenin aşağılarda oluşturduğu göldü. Kendini süzülerek aşağıya attı. Martı gibi süzülüp gölün suyuna daldı. Göle girince ilk öncesinde rahatça yüzüyor ve bedenini ovalıyordu. Fakat sonra suyun içine batmaya başladı. Çırpınıp yukarı çıkmaya çalışıyordu ama bu her defasında başarısızlığa uğruyordu. Artık boğulacağına kanaat getirince kendini derinliklerin dinginliğine bıraktı. Gözlerini kapamıştı ve böylece bulanıklıkta yok olmuştu. Vücudu giderek hafifliyor ve rahatlıyordu. Öyle ki dış dünyasıyla hiçbir duyusal bağlantısı kalmamıştı. Bundan dolayı suyun onu yukarı kaldırdığını da anlamadı. Bunu vücudunda elektriklenme olduğunda anladı. Suyun havayla kesişme noktası kulaklarını okşuyordu o an. Artık başarılı olduğuna inanıyordu. Doğa onu da arındırmıştı. Hemen gözünü açtı. Ama ışıl ışıl bir aydınlık beklerken kendini karanlık odasında buluverdi. Daha güneş doğmamıştı ve odası da soğumuştu. Gözlerini açtıktan birkaç saniye sonra tekrar titremeye başladı. Uyurken üstünün bir kısmı açılmıştı. Açık olan yerleri hemen yorganla örttü. Zannediyordu ki acele etmezse her an birisi içeri girecek, açıkta olan organlarına darbeler indirecekti. Kafasını da yorganın içine alınca artık kendine, "Uyu... Uyu... Uyu…" demeye başladı, "Uyu çünkü... Sabah olmalı ve... Ve her şey bitmeli.” Bir süre yatakta öylece bekledi. Hareket etmek bile ona imkânsız bir şey olarak gözüküyordu. Tek güveni kendine kalmış bir insan olarak bedenini tek bir merkezde sıkıştırmak uğraşı veriyordu. Hem bu uğraşın bazı yararları da vardı. Ona belirli bir özgüven veriyor ve titremesini azaltıyordu. İşte böylece titremesi yavaş yavaş kesildi ve kapalı göz kapaklarının altındaki gözleri hızlı hareketlerine tekrar başladı. Bu sefer kendini çalıştığı iş yerinin bulunduğu binanın merdivenlerinde buldu. İkinci kattaki iş yerine yavaş ve korkak adımlarla gidiyordu. Arkasında işine giden insanların sesi geliyordu, ama fısıltılı olarak. Kendi aralarında çok önemli bir olayı tartışıyor olmalılardı. Gürkan kendi yaptıklarıyla yakından ilintili şeyler olarak görüyordu bunu. Sanki onu az sonra tutuklayacaklardı. O ise kendine sürekli, “Sakin ol, heyecan yok!" diyordu. İş yerinin kapısını önüne geldi ve açık olan kapıdan içeri girdi. İçeri girer girmez herkesin kendine bakacağını zannediyordu ama tam tersi biçimde ilgisiz, saçma şeylerle uğraşıyordu onlar. Bu, gündüzleri pek soğuk olmayan günlerde niçin giyindiğini bilmediği montunu askılığa astı ve gergin bir surat ifadesiyle işinin başına geçti. Daha makinesini başına geçer geçmez zil çalmıştı. Hemen başını arkaya çevirip zili kimin çaldığına baktı. Eğer ustabaşı yaşıyorsa, o, bu zili kendinden başka hiç kimsenin çalmasına izin vermezdi. En büyük hükümdarlık alanından birisiydi bu zil. Dikkatlice bakınca zili çalanın normalde makinede çalışan; ancak iyi bir yalaka olduğu için bazı özgürlükleri bulunan bir makineci olduğunu anladı. "Evet, yapabilmişim," dedi kendi kendine. Demek ki yeni ustabaşı buydu. Zaten bununla da iyi geçinir, şakalaşırdı. Yeni ustabaşıyla göz göze gelince gülümseyerek onun cılız bedenini baştan aşağı süzdü. Yeni ustabaşı ise gayet ciddi: "Duymadın mı? Babası ölmüş," dedi. Gürkan, "Kimin?" diye cevap verdi. Adam, "Ustabaşımızın," diye cevap verdi. Gürkan telaşlandı, "Ama bu nasıl olur?” dedi. “Nasıl ölür babası? Ben babasını öldürmedim onun. Yapmadım bunu. Ben öldürmedim... Benim ne işim olur ki onun babasıyla? Kim yapmıştır bunu? Kim yapabilir ha?” diyerek ağlamaya başladı. Kaçmaya yeltenecekti ama sanki eli kolu bağlanmış gibi bir şey yapamıyordu. Yeni ustabaşı ise inceleyen gözlerle Gürkan'a bakıyordu. Şaşırmış gibi bir hali vardı. Gürkan'ın niye ağladığını anlamaya çalışıyordu. Gürkan'ın yanına gelip onu omuzlarından tuttu ve hızlıca sallamaya başladı. Tüm bedeni sarsılıyordu Gürkan'ın. Gözlerini kapatıp direnmek ve onu ileri itmek için sağ elini ona salladı. Gözünü açtığında yine yatakta olduğunu anladı. Hala karanlıktı. Yani özlenen gün ışığı gözükmüyordu. Vücudu önceki uyanmasına göre daha fazla titriyordu. Ter içinde kalmıştı ve nefes almakta zorlanıyordu. Ağzı da kurumuştu. Su içmek için cesaret edip ayağa kalkamıyordu. Kim bilir kalkınca başına neler gelecekti? Uyumakta istemiyordu artık. Daha doğrusu bundan korkuyordu. Bedenini mümkün olduğunca büzüştürüp, karanlık odada kahverengiliği ile belirginleşen kapının üst köşesine sabit biçimde bakmaya başladı. Kulakları etrafta bir ses arıyordu; fakat tek bir ses bile karanlığı delip ona bir ışık olarak ulaşamıyordu. Sanıyordu ki bir an kapı sert sert çalınacak ve "Kimse yok mu içeride? Açın kapıyı! Polis!" diye bağırılacaktı. Zaten böyle bir şey olsa bu yeraltındaki mahzenlere benzeyen evden de asla kaçamazdı. Hem kapıyı da asla açmazdı. Niye açsındı ki? Ama o zamanda polisler içeri girerler ve oracıkta kendisini öldürüverirlerdi. Kimse ona yardım da edemezdi. Teslim olmak bir seçenek bile olamadığına göre belki direnir ve içeri ilk giren şanssız polisi diğeri gibi öldürürdü. Ancak sonunda o da öldürülürdü. Yani işin ucunda önlenemez bir ölüm vardı. Belki de hiç korkmaması gerekti. Korkulacak bir şey yok... Her şey bir anda olur biter ve kimse bunu anlamazdı; hatta kendisi bile. * * * Birden oda kapısının gıcırdamasıyla irkildi. Kapı kesinkes biraz hareket etmişti. Bekledi birisi içeri girecek diye, ama kimse girmedi. ‘Belki rüzgârdır,' diye düşündü; fakat odaya rüzgârın nereden gireceğine bir yanıt bulamadı. Rüzgâr bile girmeye tenezzül etmezdi oraya. Ardından kapı tekrar gıcırdadı. Bunu fazla önemsemeyerek ve kendine sürekli cesaretli olmayı öğütleyerek gözünü kapıdan uzaklaştırdı. Gözü karanlıktaki belirsiz noktalarda dans ediyor, ordan oraya yolculuklara çıkıyordu. Gökteki yıldızların arasına çizgi çekmek gibi bir şeydi bu. Binlerce şekil türetilebilirdi bu hareketlerden. Kapıdan üçüncü bir gıcırdama daha geldi ve bu sefer kapı açıldı. İlk önce kimse görülmese de, sonra birisinin ayak sesleri duyuldu. Her adımda güçlü bir sesi etrafa yayıyordu yürüyen. Dikkatli olanlar gibi parmak uçlarında değil, ayak topuklarıyla yürüyordu. Korkusuzdu anlaşılan. Gürkan kaldırıp başını ona bakmak istedi ama kafasını hareket ettiremiyordu. Sanki tutulmuştu. Göz ucundan gelenin üzerinde mavi bir elbise olduğunu anladı. Odanın içerisi bu gelenle birlikte biraz aydınlanmıştı. İçeri ay ışığı giriyor gibiydi. Yabancı yatağın etrafını dolanıp, yatağın sağındaki masadan bir şeyler aldı ve geldiği gibi kapıdan geri çıktı. Gürkan, yabancı dışarı çıkınca kafasını yine eskisi gibi hareket ettirebildi ve yüzünü, onun neler aldığını merak edip masaya çevirdi. O anda yabancı odaya tekrar girdi. Yine masaya gidip Gürkan'ın şu ana kadar asla koymadığı; fakat nasılsa orda olan kâğıtlara bakmaya başladı. Gürkan gözünü iyice ona yönelttiğinde onun öldürmüş olduğu ustabaşı olduğunu anladı. Acaba ruhu intikam için mi gelmişti? Bir an göz göze geldiler. Ustabaşı birkaç saniye sinirli sinirli bakıp hemen kapıdan geri çıktı. Gürkan o an bağırmak istiyor ama bunu yapamıyordu. Yüzünü tekrar kapıya çevirdi. Çevirdiği an kapı tekrar açıldı ve ustabaşı içeri girdi. Elinde de Gürkan'ın ona vurmuş olduğunun aynısı bir sopayı tutuyordu. Gürkan gözlerin artık ondan hiç ayıramıyordu. O da, nefretle Gürkan'a bakıyor ve demir sopayı sıkıca kavramaya çalışıyordu. Demir sopayı havaya kaldırıp, "Bittin artık!" dedi ve ardı ardına Gürkan'ın göğsüne vurmaya başladı. Birkaç dakika böylece vurmaya devam etmişti. Gürkan ise acı hissetmiyordu artık. Yatakta uzanıp yatıyor olan kendisi işte böylece yok olup gidiyordu. Vücudunun kontrolünü giderek kaybediyordu. Kulaklarında belirsiz çığlıklar çalıyordu; gözlerinde ise her şey iç içe geçmişti. Artık hiçbir şey umurunda değildi. Vurulan her darbe ona ait olmayan bir nesneye vuruluyordu sanki. Varsın vursunlardı. Ne fark ederdi ki? O bedenini terk etti mi acıda terk ederdi orayı; bir taştan farksız olur, ufalanır, ezilir giderdi. Sonra uçmaya başladı. Odanın tavanına yükselip daireler çizerek göğsüne vurulan darbeleri izliyordu. Her darbede sarsılıyordu vücut. Her ne kadar pek umursamasa da vücuduna yapılana üzülüyordu. Hak etmiyordu bu nadir beden bunları. Çekip gitmek istiyordu ordan. Göğe gitmeliydi o. Oraya ulaşmanın birinci aşaması ise minik pencereydi. Önce başını, sonra bedenini, ardından da dizleri terk etti odayı. Fakat ayakları takılmıştı. Zaten ayaklarının büyük olmasından şikâyet eder dururdu. İşte şimdi yine olan olmuş, sırf ayakları yüzünden tutulu kalmıştı. Ne gereksiz ve saçma bir şeydi bu. Böyle ilahi durum mu olurdu? Hem kendisi artık bir ruhtu, ayakları niye takılırdı ki? Her neyse, demek böyle şeylerde olabilirdi. En iyisi ayaklarını hızlıca çekmeliydi. Bütün gücünü toplayıp hızlıca çekti ayaklarını. Ama bir de ne görsün yine yatağında yatıyordu. Gözünü açar açmaz kapıya baktı ama kapı kapalıydı. Bu onu sakinleştirmese gerek bir çığlık atıp ağlamaya başladı. Bir yandan daha güneşin doğmamasına küfür ediyor, bir yandan da, "Uyku yok, uyku yok!" diye söyleniyordu. "Bu işin sonu bu!" diye bağırdı. "Benden intikam alacak. Ama ben... Ben haklıyım. Bana eziyet eden, beni ezen oydu. Öyleyken ben ceza çekemem. Yeter, bu kadar çektiğim... Bu kadar yeter! Ölümü hak etmişti. İşte hepsi bu! Uyumamalıyım. Uyuyunca bana saldırıyor. En güçsüz olduğum zamanlarda yani. Güçlü olmalıyım... Çünkü... Çünkü haklıyım... Tek adalet bu!" dedi ve bacağına uykudan uzaklaşmak için bir çimdik attı. * * * Aradan bir süre geçince ağlamayı durdurdu. Olaylar üzerine daha kesin bir yargı verebiliyordu artık. Yorganı bedenine iyice sararak sabah ışığını beklemeye koyuldu. İçinden sayı saymaya başladı. 1… 2… 3…Tahmin ediyordu ki beş bine gelince bir ışık odayı aydınlatacak. Ama zamanın hareketinin içerisine bilinç girince en küçük anlar bile nasıl geçmez olursa, aynı şekilde şimdi de zaman geçmek bilmiyordu. Minicik zamanlara tahayyülün ötesinde şeyler sığıyordu. Bazen gözü kapanıyordu; fakat hemen sıyrılıyordu oradan. Yeni bir yolculuğa çıkıp yeni şeylerle yüzleşmek istemiyordu. Uykudaki belirgin noktalarda olmaktansa, karanlık odasında ki belirsiz noktalarda olmayı yeğliyordu o. En azından burada kontrol edebileceği, ya da sıkıştığında bir akrep gibi intihar ettirebileceği bedeni vardı. Ki zaten ona ölmek değil, ölüyken bile yaşadığını hissetmek acı veriyordu. Düşmek ve hiçbir şey olmamış gibi dirilmek; işte acı veren buydu. İçinde biraz vicdan azabı hissetse de, çok kötü ve her şeyin alenen ortada olduğu durumlar dışında kendini ele vermeyi düşünmüyordu. Her şeyin hakka uygun olduğundan kuşkusu yoktu. Gerçi toplumun yaptığı bu şeyi öğrenmesi durumunda kendisini çok feci biçimde cezalandıracağı açıkça ortadaydı. Ancak bu onların kendilerini rahatlatma aracından başka bir şey değildi. Herkes suçu olmayan kendisine yapılanları hoş görüp normal karşılarken, onun intikamını almasını kabullenemiyor, hatta ceza vermeye kalkıyordu. Oysaki intikamın bir suç olmasının imkânı yoktu. Çünkü her şey karşılıklı bir alış-veriş olarak şekilleniyordu. Yapılan her hareketin bir sorumluluğu vardı ve bunu herkesin üstlenmesi gerekiyordu. Ancak bu şekilde insanlar daha sorumluluk sahibi olur, ne yaptığını bilirdi. Ödenemeyecek bedelleri birisinden almaya kalkışmazdı hiç kimse. Herkes birbirine saygı duyar, birbirinden korkardı… İşte bu yüzden yaptığı bu hakça şeyi herkese söyleyip onlardan yardım istemek veya yapacak başka bir seçeneğinin olmadığını anlatmak hiç işe yaramazdı. Hatta bunu yapsa, yani her şeyi gidip anlatsa, kendisinden tiksinip daha da ağır bir ceza verebilirlerdi. Onlara göre bir şey yapıldı mıydı gizli yapılmalıydı. Gizlilik: İşte büyük kural... İstediğin kadar kötü şeyi yap, istediğini dolandır, vur, kır, yok et. Ama asla belli etme. O zaman her şey mubahtı. Fakat bir de her şey ortaya çıktı mı, bunu doğalında her gün yapan kişi kendi kendine duyduğu tiksinti ve laneti hemen temiz ahlaklı birisi edasıyla bu "açığa vuran"a yönlendirirdi. Öyle ya, o büyük kuralı çiğneme aptallığını göstermişti ve bunun zahmetine katlanacaktı. İşte durum bu iken kendisinin böyle bir şey, daha doğrusu böyle bir aptallık yapması düşünülemezdi. İnanıyordu ki onların yaptığı gibi yapmasının bir sakıncası yoktu. Hatta gündüz birisi gelip ustabaşının "canice" katledildiğini anlattığında, o da bu 'cani' kelimesini başıyla onaylayacak, böyle canilerin Taksim'de sallandırılması gerektiğini savunacaktı. Hele bir de şans eseri bir başkasını tutuklasalar, Gürkan da gidip "şak" diye suratına tükürürdü onun. Varsın sürünüp yok olsundu yakalanan. Varsın leş olarak sürülsündü ortaya. Ama yeter ki kendisi yenilen değil, yiyenler arasında bulunsundu. O zaman her şey farklı olurdu. Zevkle yerdi o çiğ etleri. Yavaş yavaş, sindire sindire. Herkesle ortaklaşa bir çaba içinde... Suratında namuslu bir gülümsemeyle... Yaptığının doğru bir şey olduğunu kendisine bin kere daha söyleyerek. Karnı doydu mu yerini bir başkasına devrederdi ki, birbirlerini büyük kuralı çiğnemediği halde yemesinler. Herkes doysun ve gidip uyuşukça yeni leş gelinceye değin uyusun. Hem de mışıl mışıl. * * * Etraf yavaş yavaş aydınlanıyordu. Odaya giren her güneş ışını belirsizliği ve karabasanları silip süpürüyordu. Ara sıra da olsa bazı ayakların silik görüntüsü yansıyordu karşısındaki aynaya. Odanın köşelerindeki örümcekler tekrar ağlarını örmeye başlamışlardı. Bazen kulağa fare sesleri de geliyordu. Herhalde birkaç ekmek kırıntısı dışında bir şey bulunmayan bu evde olduklarına kahrediyorlardı. Birkaç haftayı zor geçireceğini düşünüyordu Gürkan. Öyle ya, herkes sorgulanacaktı. Her yere dedikodular yayılacaktı. Bu günlerde söylenen her söz 'aleyhte delil' olarak kullanılacaktı. Ama ondan sonrası iyi olacaktı. Artık kimse kendisini aşağılayamazdı. Hele bir yapsınlardı, o zaman sonları bir demir sopayla gelirdi. Daha hiçbir şey anlamadan bir bakarlardı ki tahtalıköydeler. Etraflarında şeytanlar cirit atıyor. Bir şişin ucunda yenmeye hazır bekliyorlar. Koca koca yüklerin altına koyulmuş kırbaçlanıyorlar. Yok olduklarını zannettikleri an tekrar diriliyorlar. Ne acı çekebiliyorlar ne de gülebiliyorlar; tam tersi böyle duygular içlerinde barınamıyor bile. Ne kadar güçlülermiş anlarlardı o zaman. Nasıl adice yok olunurmuş öğrenirlerdi. Saat altı olunca, artık yatağını terk etti. Kısa bir spor yapıp yatağını düzeltti. Ardından güzel bir temizlenmesi gerektiğini düşündü. Önce gidip şofbeni ısınması için açtı. Zor ısınırdı çünkü. Sonra ocağı kısık ateşle açıp çay suyunu üzerine koydu. Bir şarkı söyleyerek banyoya girip vücudunu iyice temizlemeye başladı. Yıkanıyordu ve yıkandıkça gece ve kan suyla karışıp gidiyordu. Banyodan çıkınca kendisine "güzel bir kahvaltı" hazırlamaya karar verdi. Sonuçta bugün yakalanma riski de vardı ve bu güzel kahvaltı yakalanmadan önce onun hakkıydı. Üzerine şortunu giyip sabah ezanıyla açılan bakkala gitti. Bakkaldan sucuk, yumurta, kaşar peyniri, zeytin, yoğurt ve ekmek aldı. Kahvaltısı, tasarımına uygun olarak uzun dönemden beri yapamadığı kadar güzel bir kahvaltıydı. Her günü Kürt Böreği'yle geçiyordu. Bundan dolayı şişmanlamış ve yüzünde sivilceler çıkmıştı Sonra evinin her yerini kabaca bir temizliğe tabi tuttu. Her yönüyle geçmişten arınmak istiyordu. Bu yüzden kirli elbiselerini çıkarıp, en sevdiği lacivert kumaş pantolonu ve mavi kareli beyaz gömleğini giydi. Saçını özenle "dana yalamış" gibi taradı ve aynadaki görünen yakışıklı çocuğa göz kırpıp öpücük attı. Artık evden çıkmaya hazırdı. Başlayan yeni gün avuçlarının içinde ve gülümseyen yüzündeydi. * * * Sokağa çıkınca camlara vuran güneş ışınları ve kuş cıvıltıları onu mutlu etti. Kimsenin onun dün gece yaptığı ile ilgilendiği yoktu. Zaten ilgilenmeleri de gerekmiyordu. Hem Gürkan onların yaptıklarıyla ilgileniyor muydu? Kim bilir gece ne dolaplar döndürmüşlerdi. Ama umursamıyordu. Yani en azından anlaşmanın devam ettiğini düşünüyordu. Kimse imza koymasa da bu böyleydi. Tabii ki işin diğer yanları da hep geçerliydi. Fakat Gürkan'ın kaybedecek bir şeyi yoktu. “Bu gece geçtiğine göre her gece geçer,” diye düşünüyordu. İş yerinin kapısının önüne gelince kalbi gümbür gümbür atmaya başlamıştı. Eli ayağı tutmasa da yine de kendini toparlayıp içeri girdi. Daha herkes işe gelmemişti ama ışıklar açılmıştı. Az sonra zil çalacak ve çalışılmaya başlanacaktı. Kimsenin dün geceki olaydan haberi yok gibiydi. Kendilerini uğraşlarına kaptırmışlardı. Onların da gecelerinin pek iyi geçmediğini anlayabiliyordu Gürkan. Belki onlarda sabaha kadar kâbuslarla uğraşmışlardı. Çalıştığı makinenin başına geçince etrafına bir daha bakındı ve "Haberlerinin olmaması daha iyi," dedi. Ama gittikçe içindeki heyecan ve korku artıyordu. Ona karşı bir oyun hazırlıyor olabilirlerdi. Belki birisi bütün yaptıklarını görmüştü. Herkes onu hazırlıksız ve kaçmaya şansı olmadığı anda yakalayacaktı. Ama şu anda kaçmasına bir gereklilik yoktu. Beklemeli ve her şeyi görmeliydi. İş yeri acayiptir ki dışarıdan daha soğuktu ve Gürkan'ın korkuları iş yerinin soğukluğuyla birleşiyordu. Titreyen elleri daha hızlı çalışma çabası içindeydi. Hiç kimsenin aklına ustabaşının neden gelmediği sorusu gelmiyordu. Hâlbuki herkesten önce o gelirdi. Geç gelenleri not eder, şaşımsı gözleriyle kötü kötü süzerdi. Yarım saat geç gelen olsa nedenine bakmaksızın ya kovar, ya da o gün gidip ertesi gün gelmesini emrederdi. Herhalde kimsenin kendisine karşı çıkamayacağını düşünürdü rahmetli. İşte bugün de kendisi geç kalmıştı. Ama şanslıydı. Kimse ona hesap sormayacak ve hatta ona hak verecekti. Öyle ya, ölü birisinin iş yerinde ne işi vardı? Onun işi artık zebanilerleydi. Uzun bir dinlenme hakkı kazanmıştı. Hem de cehennemde birinci sınıf bir yerde. Artık iş başı yapalı kırk dokuz dakika olmuştu. Ara sıra etrafa bakınmış ve onu görmedikçe daha mutlu olmuştu. Her şey gayet normal bir gün havasında devam ediyordu. Herkes Gürkan'a gülücükler atıyordu. Sanki onu ödüllendiriyor gibiydiler. O da bunu hak etmiş sayılırdı. Öyle ya "büyük iş" başarmıştı. Geçen her dakikada daha da coşkulanıyor, makinesine uzun basışlarla çığlık attırıyordu. Yanındakiler ona, "Ouu uçuyorsun!" diyorlardı. O da "Evet," diye cevap veriyordu "uçuyorum.” Çalışırken durup camdan dışarı baktı. Sarı güneş her yeri aydınlatıyor ve ısıtıyordu. Masmavi gökyüzünde bazı gri bulutlar olsa da dinginlik ve rahatlık vardı. Kuşlar kanatlarını özgürlüğe açmış uçuyorlardı. Birbirinin içine geçmiş evlerin arasında minik de olsa yeşil ağaçlar gözüküyordu. İnsanlar ise bu arada tırısta koşan atlar gibi koşuyorlardı. Hepsi bir yerlere gidiyor, oradan oraya savruluyordu. Bu savrulanlar arasında olmak istemiyordu Gürkan. Hiçbir zekâları olmasa da uçan kuşlar ona daha cazip geliyordu. Hiç değilse onlar geçen her dakikalarının hesabını kendilerine sormak zorunluluğunu hissetmiyorlardı. Gözünü, tam bir insana yönlendirmişken böğürme sesiyle irkildi. Gözünü içeri kaydırdığında birden ileride ustabaşını ayakta dikilirken gördü. Bir iki saniye bakıp hemen başını indirdi. Herhalde hayal görüyordu. Dün işi bitmişti onun. Sonra başını bir daha kaldırdı. Belirsiz bir ışık vardı sanki karşısında. Ya da daha doğrusu bir bulut huzmesi… Elini gözüne götürdü ve gözlerini ovalamaya başladı. Başını yere indirdi ve tekrar baktı. Evet, hayaldi gördükleri. Dikkate alınmayacak, insanın sinirini bozan hayaller. Yalnız geceleyin bu hayallerle çok uğraştığı için yine bir çekimserlik duygusuyla etrafını süzüyordu. Olur ya, bir an beklenmedik bir şey karşıya çıkar… Öyle bir şey olsa, açıkçası ne yapacağını bilemiyordu Gürkan. Ustabaşı karşısına geçip dikilse ve ona hesap sorsa!.. Belki son bir çabayla yine saldırırdı ona. Makasını alır ve neresine denk gelirse saplamaya çalışırdı. Ya da titrer ve her şeyi itiraf ederdi. Af diler, başını büküp masumca beklerdi. Affedilir mi bilinmez ama ne yaparsa yapsın sonunda pişman olacağı kesindi. Ardı sıra beyni düşüncelerden arınmaya başladı. Ne gece, ne gündüz… Hiçbir şey onun için önemli değildi sanki. Yaptığı şeyin hissi terk etmişti vücudunu, düşünceleriyse terk ediyor ve gece uğraşıp da yapamadığı arınma, salt kendisi açısından da olsa gerçekleşiyordu. Bütün suçlular önce düşüncelerinden temizlemeye çalışsalar da yaptıklarını, Gürkan ise önce duygulardan temizlendi ve sonra düşüncelerden. Saatine tekrar baktığında gülümsedi. Sabah paydosuna birkaç dakika kalmıştı. Biraz dinlenecek ve rahatlayacaktı. Yalnız kötü bir yön de vardı. Herkes akşamki olaydan bahsedecekti doğal olarak. Gürkan ise gece bütün hazırlanmalarına rağmen bir pot kırmaktan korkuyordu. Ola ki böyle bir şey olsun… O zaman minik bir toz bile bütün yaşamını değiştirmeye yeterdi. Zil çaldı. Yoğun, sinir bozucu ve teslim alan bir zil… Her tınlamasında kendi, ya da temsil ettiği ezici gücü açığa vuran… Nerden işitilirse işitilsin herkesi kendine çağıran bir güç. Hemen kalkmadı Gürkan. Yanından geçen insanları teker teker izledi. Saygıyla karışık bir korku vardı içinde. Her geçen onu dikkatlice süzüyor ve hafifçe gülümsüyordu. Anlam veremiyordu bu gülümsemelere. Ne yapacağını bilemiyor ve istemsizce sırıtıyordu Yüzünü yine döndürdü pencere tarafına ve gözlerini kapattı. Rüzgâr, serinlik, rahatlama ve kızıllık… Sanki tek hissettiği dünya bunlardı. İlk defa kendisini özgür hissetti o an. İlk defa bir şey için özgür oldu. Tekrar içeriye döndüğünde birçok yer karanlığa teslim olmuştu. Toz, kumaş parçaları, lakırdılar, dökülen boyalar ve isterik gülüşler… Az öncekiyle karşıt olmasa bile farklı ve sıkıntı verici. Kalkması gerektiğini düşündü. Derin bir nefes aldı ve bir hamlede kalkıverdi masa başından. Ayağı her an kayacak gibi bir yerden tutunuyor ve yürüyordu. Birkaç adım atınca durdu. Atölyenin büyük bir bölümü silgiyle silinmişti sanki. Geriye onun yürüyeceği kadar dar bir yer önünde her adımda açılıyordu. Geriye baktı. Karanlık!.. Korktu geriye dönme düşüncesinden. Sanki bir adım geriye giderse uçuruma düşecek. O yüzden ileri gitti. Bu yaşadığına anlam veremiyordu. Neyin belirtisi bu? Gece her şey bitmemiş miydi? Yemekhaneye vardığında tekrar etrafını görmeye başladı. Ayakta poz verenler ve sandalyelerde gerinenler. Ama konuşmuyorlardı. Birbirlerine bakıyorlar ve baş sallıyorlardı. Minik bir bardağa konmuş çaya uzandı eli. İçine bir çay kaşığı toz şeker attı ve karıştırmaya başladı. Kaşığın bardakla olan dansını işitebiliyordu. Çın!.. Çın!.. Çın!.. Sanki bir melodi gibi… Dans mı edilir bununla, yoksa gergin bir pozisyonla hüzünlenilir mi? Kaşığı bardaktan çıkarttı ve bir kere daha vurdu. “Çın!..” Attı onu hızlıca. Ardı sıra omzunda bir el hissetti. Bir başkasını boynunda… Sert ve nasırlı bir el ve iri de… Tam bir işçi eli… Hemen arkasını döndü. Böyle, fark edilmeyecek bir şekilde herkes ardına birikmiş… Hemen hemen her yeri bir el tarafından tutsak edilmiş. Acıdığını hissediyordu bedeninin. Ağızlara baktı, hareket var, ama ses yok. Birden yere yatırıldı. Eli arkaya çekilmiş ve kelepçeleniyor. Anlayamıyordu bu gereçlerin nerden bulunduğunu. Sonra sesleri duymaya başladı. Tam bir hır gür… Anlamlı tümceler yerine anlaşılmaz bir yığın ses. Bu sanki ona bırakılmıştı. “Ne oluyor?” dedi. “Daha konuşmadık bile.” Birisi karşılık verdi: “Buna ne gerek var?” Şaşırdı buna. Kafasındaki gelişim süreciyle bu yaşananlar hiç birbirine uyuşmuyordu. Yakalanma riskinin bulunduğunu biliyordu. Ama böylesi bir biçim onun tahmin edebileceğinin ötesindeydi. Arkaya bağlı kollarını geriye çekip Gürkan'ın belini daha fazla büküyorlardı. O an ağlamaya başlıyordu Gürkan. Belli belirsiz yardım mırıldanmaları çıkıyordu ağzından. Sonra iş yerinin tuvaletinin önündeki boş alana getirildi. Yere yüzüstü, boylu boyunca yatırıldı. Bir çırak geçip onun sırtına oturmuştu. Ara sıra saçını yoluyordu Gürkan'ın. Gerçi Gürkan da ona pek iyi davranmazdı önceleri. Sık sık kızar ve kafasına iplik bobini atardı. Etraftansa sesler yükseliyordu. Boğuk bir ses, “Hayli güç oldu,” dedi. “Evet,” dedi bir başkası, “bizi çok uğraştırdı köpoğlu!” Bir kadın bağırdı, “Hemen yargılayalım onu!” Herkes oy birliğince bunu başlarıyla onayladı. Ardı sıra sesler gelmeye başladı. Masaların yerleri değiştiriliyordu. Buna çok önem verdikleri belliydi. Çünkü koca koca makineler yerlerinden başka bir yere taşınıyordu. Yerler güzelce temizleniyor, oturaklar siliniyordu. Uzun süre sessizce durdu Gürkan. Mademki böyle bir olay başına gelmişti, o da kendini sonuna kadar savunacaktı. Belki bu biraz zor olacaktı. Çünkü hiç hazırlanmamıştı böyle bir duruma. “Ama,” diyordu, “ne olursa olsun bu olayın özünü değiştirmez.” Sırtındaki çocuk kalkınca iki adam geldi ve onu yerden kaldırdı. Yüzlerine baktı onların. Her zaman konuşup espri yaptığı kişiler... Onlara, kaldığı zor durumlarda yardım etmişti Gürkan. Ama şimdi, Gürkan'a yardım etmek şöyle dursun, kaçmaması için sıkı sıkıya kavramışlardı kollarını. Atölyeye göz gezdirince az öncesinde çalışmış olduğu makinesinde bir çırağın çalıştığını ve yaklaşık yüz elli metrekarelik bir alanın boşaltıldığını gördü. Masalar ve sandalyeler üçgen biçiminde dizilmişlerdi. İşlerin çizildiği küçük ve yüksek bir masa en başa konulmuştu. Ya da üçgenin en ucundaydı bu masa. Onun bir ilerisine iki tane U biçiminde masa konulmuştu. Geriye kalan bölümde ise işçi sayısı kadar sandalye yerleştirilmişti. Gürkan'ı en uçtaki masaya yakın bir yerde durdurdular. Oturacağı hiçbir şey yoktu. Yüksek masaya birisi geçip oturdu. Az önceki Gürkan'ın sırtına binen çıraktı o. Gürkan'a, “Hâkim benim!” dedi. Bir cevap vermedi Gürkan buna. Gerçi onun hâkimliğini tanımadığını söyleyebilirdi, ama bunun ne işe yarayacağını bilemiyordu. Sonra iki tane kişi hemen hâkimin önüne oturdu. Birisi gülümsüyor diğeri suratını asmış Gürkan'a küfür ediyordu. Gülümseyen kişi el işi masasında çalışan kısa boylu, esmer, sivri ve kemerli burunu olan bir bayandı. Gürkan'a, “Seni savunacağım,” dedi. Gürkan baş salladı ona. Asık suratlı ise, sürekli yalakalık yapan, para kazanmanın dışında bir şey düşünmeyen bir ütücüydü. Gürkan onunda bir şey söyleyeceğini bekledi ama o bir şey söylemedi. En sonunda bütün izleyiciler yerlerine oturdu. Normalde, ya da Gürkan'ın bildiği biçimde hep hâkimler en son gelirdi. Ama demek ki bildiği şeyler çok azdı. Gürkan, “Oturmayacak mıyım?” dedi. “Hayır!” dedi hâkim. “Senin oturmana gerek yok.” Gürkan “Neden?” dedi. Buna ise bir cevap alamadı. Asık suratlı adam kalktı ve “Bizi çok uğraştırmasına rağmen bu caniyi yakaladık ve şimdi yargılıyoruz,” dedi. “Kendisi, ona her zaman iyilik yapmış olan birisini, yani ustabaşısını öldürdü.” Gürkan buna itiraz etti. Mahkeme başkanı buna kızdı ve onu susturdu. Savcı devam etti: “Elimizdeki kanıtlar onu, yani ustabaşısını dün akşam evine giderken öldürdüğünü ortaya koyuyor. Kalın bir demir sopayla başını ezerek öldürmüştür. Ah, ne feci bir durum! İşte bu demir…” Savcı demiri gösterdi, hala üzerinde kan vardı. Başını eğdi Gürkan buna. “Gördüğünüz gibi suçlu da bunu yadsıyamıyor. Seni yüzsüz herif seni… Hâlbuki ustabaşısı yaşadığı süre boyunca ona hem para konusunda hem de iş konusunda yardım etmiştir. Örneğin, daha geçen hafta, haftalığından yapılacak üç yüz yirmi dört bin liralık kesintiyi yaptırmamış ve böylece suçlunun ücreti tam ödenmiştir. Veya suçlu üstünün ona verdiği ceket yakasını takamamış ve bunu da üstüne ifade etmiştir. Hâlbuki kendisi bunu da yapacağına ilişkin bir ifadeyle ücretini almaktadır. Yani mutlaka yapması gerekirdi bu işi. Ustabaşı ise bu yapılandan dolayı onu kovmak hakkını bile saklı tutmuş ve bir şey söylemeden yapılamayan işi almış ve yeni, basit bir iş vermiştir. Ya da… Ya da, ustabaşısı geçen gün yemek yerken onun yüzüne gülmüştür ve masadan kalkarken de suçluya ‘Afiyet olsun!' demiştir. Şimdi sorarım size. Hangi ustabaşı böyle birisine bu sözleri söylemiştir? Cevap veremezsiniz, çünkü buna söylediğimden başka bir örnek yoktur. Diğer yandan, suçlu, birçok gün akşam mesaisine kalmamış kafası estiğince gitmiş, sık sık surat asmış ve içinden küfür etmiştir. Evet, küfür etmiştir. Ayrıca birçok kişi önüne ustabaşısı aleyhinde ağza alınamayacak laflar etmiştir. Örneğin, onun hakkında kısa boylu, şaşı gözlü ve şişman demiştir. Hâlbuki ustabaşı hiçte kısa boylu değildir. Boyu her halükarda orta dereceye yakındır. İşte görüyorsunuz, ne kadar büyük bir hakaret.” Herkes bunu başıyla onayladı. Sonra savunma söz aldı. “Gördünüz gibi,” dedi kadın, “o, bazı hatalar yapmış bir adamdır. Ustabaşısı hakkında kısa boylu deyişi ise tam bir talihsizliktir. —Vah vah, ne talihsiz adam!- Bunun sebebi kendi boyundan kaynaklıdır. Gördüğünüz gibi hayli uzundur o.” Kadın bunu söylerken eliyle Gürkan'ı gösterip yukarıdan aşağı bir sunumunu yaptı. “Herkes bilir ki, insan birisi hakkında konuşurken hep kendisiyle karşılaştırır. Örneğin uzun boylu birisi kendisinden kısa olan herkesi bücür görme eğilimlidir. O da sırf bundan dolayı böyle bir söz söylemiştir. Ayrıca yapılmayan haftalık kesintisini ise bir dilenciye vermiştir. Verirken onun halini bir görseydiniz! O ne tatlı surattı öyle. Gören melek zannederdi. Parayı cebinden çıkarttı ve ‘Buyurun efendim,' diye dilenciye uzattı. Ne büyük bir alçak gönüllülük!” Burada hemen savcı söz aldı: “Elimizdeki kanıtlara göre bu dilenci yalancı bir dilencidir. Hani şu trilyonluk olanlardan… Hem verdiği para iki yüz elli bin liradır. Nerde bunun gerisi? Kim bilir ne gibi kötü amaçlar için harcamıştır onu. Ayrıca parayı dilenci denilen yalancıya verirken gözünü sağa doğru kaçırmıştır. Neden? Çünkü kafasından farklı şeyler geçiyordu da ondan. Parayı verip bir süre yürüdükten sonra da sağ eliyle sakalını sıvazlamıştır. Yani ne denilir?.. Bunun kanaatini size bırakıyorum.” Buna başını salladı savunmacı kadın. “Elden bir şey gelmez,” dedi. “Yapılan yapılmış ve her şey geçmişte kalmıştır. O yüzden bunlara aldırmamak gerekir. Bizim isteğimiz ona farklı bir ceza verilmesidir.” Bunun söylenmesi ile bir uğultu yükseldi herkesten. Kadın yavaşça ardına baktı ve elini yüzüne örterek yerine oturdu. Savcı tekrar konuştu: “İşte, bu cani adam kendisine yapılan bu iyiliklere hep kötülükle cevap vermiştir. İyilik yap kötülük bul! Yo! Artık konuşamayacağım. İçim sızlıyor. Hele bu adamın benden daha fazla haftalık alması içimi tahtakurusu gibi kemiriyor. Ah! Nasıl alırsın lan benden daha fazla haftalık? En iyisi kısa kesmeli ve hızlıca cezasını vermeliyiz.” Gürkan hemen konuşmak istedi, ama izin vermediler ona. Ama o yine de konuştu: “Güya iyilik denilen şeylerden bahsediyorsunuz, ama bana yapılan kötülüklerden bahsetmiyorsunuz. O bana birçok kere küfür etmiştir. Ne annem ne babam kalmıştır küfür yemedik. Bu benim varlığıma yapılan bir saldırıdır. Benim onurumdur ayaklar altına alınan. “Her zaman yaptığım ve bir sorunun çıkmadığı işlerde sorun çıkarttı o. Yok, şurası bir milim kalın veya ince olmuşmuş. Ceket yakası takıyorum, geliyor ve “yarım milim” kaymış diyor. Bu ülkede kaç kişi yarım milimin farkına varır? Kaç usta makineci yarım milim fark yapmadan yaka takabilir? Açık söylüyorum: ben yapamam. O yüzden, ‘Al ve bana başka bir iş verin,' dedim ona. Böyle yapana bunu yapmak benim hakkımdır. “En önemli izin istemelerimde bana izin vermedi. Hastayım, çalışamıyorum. Kendimi yerlerde sürünüyor gibi hissediyordum, ama yine izin vermiyordu. Sırf daha kötü duruma gelmem içindi bu. “Sık sık bana bağırıp çağırdı. Hatta birçok kere bana tokat vurdu. Evet, vurdu bana. Kendimi savunmak istedim birkaç kişi birden saldırdı. Yüzüme ve karnıma defalarca tekme yedim. Günlerce yataktan kalkamadım. Hala o tekmelerin acısını hissediyorum. Ve beni en fazla sarsan ise gözümün önünde sevdiğim kıza taciz etmesidir. Ah, yüreğim parçalandı o an. Sanki birisi gelip kafamı eziyordu. Be… Be… Be… Benim ona yaptığım ise sadece bunların bir karşılığıydı. Evet, yemin ederim ki sadece bir karşılıktı.” “Sus!” dedi savcı. “Seni illet herif! Hem izin verilmediği halde konuşuyorsun, hem de üste çıkmaya çabalıyorsun. Seni dövmesinin sebebi sırf akıllanman içindi. Yani sana yapılan bir iyilikti. Bilirsin, dayak cennetten çıkmadır. İnsan sevdiği kişilerin akıllanmasını ister. O kadar çok yalan söyledin ki, artık sana güvenmediği için ve paranın kesilmemesini isteğinden dolayı sana izin vermedi. Sevdiğin kıza ise stratejik eğitim vermeye çalışıyordu. Sırf ileride rahat rahat ‘o' işi yapasınız diye. Başkası olsa teşekkür eder be! Ama işin önemli yanı, sen de her şeyi itiraf ediyorsun. Tez elden sana ceza vermeli.” Hep bir ağızdan, “Evet!” dedi herkes. Gürkan “Hiçbir şeyi tanımıyorum!” dedi. “Ne bu mahkemeyi ne de bu ‘suç' denilen şeyi. Ödeşme bir suç olamaz. Ömrümde hiç böyle bir mahkeme görmedim. Daha düne kadar, hatta birkaç saat öncesine kadar hepiniz işçiydiniz. Şimdiyse bana karşı hüküm vermeye çalışıyorsunuz.” “Bizi tanıyıp tanımaman senin sorunun,” dedi hâkim. “Sen bizi tanımasan da biz varız. Diğer yandan yargıyı bizim vermediğimizi zannetmeni de senin aptallığına bağışlıyorum.” Gürkan, “Peki,” dedi “cezam nedir?” Herkes birbirine bakınmaya başladı. “Söylenmemeli!” diye bir mırıltı yükseliyordu. Savcı kalktı ayağa ve “Bunun ona söylenmesi gerekmez,” dedi. “Nasıl?” dedi Gürkan, “Cezamı da mı bilmeyeceğim?” “Evet,” dedi yine savcı. Hâkim ise, “Bilmese mi acaba?” diye düşünüyordu. Savcı tekrar, “Bir suçlunun cezasının bilmesi cezanın kapsamı dışındadır,” dedi. “Onu asıl ilgilendiren cezanın yaşanması sürecidir. Uzun deneyimler göstermiştir ki bazı şizofrenik tipler dışında, ceza bilinci etkili bir ceza olmuyor. Hatta bazıları ceza bilinciyle kendini aklanmış sayıyor. Adamlara sorsan dünyanın en temiz kişisi oluvermişler. Şimdi bu şey'e, yani bu yaratığa cezasını söylemek, emin olun, hiçbir işe yaramaz. Belki bize daha fazla kızmaya bile başlar. Elinden gelse bir kaşık suda boğar bizi. Ulan sen nesin ki? Hı? Adalet nedir bilir misin sen? Adalet… Adalet… Iııı!.. Adalet çok yüce bir şeydir. Iııı!... Göklerdedir o. Evet evet! Şey… Göklerdedir o. Neyse sana anlatsam bile anlamazsın sen. Evet, baylar bayanlar! Bu adamın cezayı hissetmesi, onun için yeterli.” Herkes alkışlıyordu bu sözü. Doğrusu Gürkan bile ondan böyle sözlerin çıkmasına şaşmıştı. Hâkim, “Bitti,” dedi ve ipliği koparttı. “Sanığa cezayı hızlıca vermek gerek.” Bu sözle birlikte iki kişi gelip yine Gürkan'ı aldı ve bir köşeye götürdü. Merak ediyordu Gürkan, artık başına ne gelecek diye. Böyle olağan dışı bir durumun rüyalara özgü bir şey olduğunu düşünüyor ve bu kötü rüyadan hemen uyanmayı istiyordu. Tozlu bir yerde Gürkan'ı yine yüzüstü yere yatırdılar. Az önceki hâkim yine üzerine oturdu. Gürkan sürekli etrafındaki tozları uzaklaştırmak için üflüyordu. Yanına çok sevmiş olduğu bir arkadaşı geldi. Gürkan'a üzgün olduğunu gösteren bir suratla bakıyordu. Gürkan ona “Ne oluyor?” dedi. “Olması gereken şeyler,” dedi arkadaşı. Gürkan “Niye böyle olması gereksin ki?” dedi. Arkadaşı, “Bilmem! Sana sormak gerek.” dedi. Gözlerini sürekli yukarılara kaçırıyordu o. Gürkan “Ben bilmiyorum,” dedi. “Yaptığım sadece bir şeyin bedelini almaktı. Ama şimdi daha kötü bir durumdayım. Aldığımdan daha fazla bir bedel ödüyorum. Sanırım yaptığım hataların bir sonucu bu. Ama… Ama bunun bir yararı olup olmadığını bilemiyorum. Sadece acı veriyor bana bunlar.” Arkadaşı, “Başında bunları düşünmemiş miydin?” dedi. Gürkan, “Böyle değil. Mahkeme olur, polis olur, adalet olur… Ama böyle değil. Şu çırak yargıç olacak ha?” diye cevap verdi. Arkadaşı, “Evet, çok kişiyi yargıladı o. Yargıladıklarının hepsinin cezası kötü oldu.” dedi. Gürkan, “Ne cezası? Benim cezam nedir? Niye benim bunlardan haberim yok?” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Arkadaşı, “Vardın canım! Hepsinde sen de vardın… Hem senin cezanı, sana söyleme hakkım yok benim. Senin onu yaşaman lazım.” diye cevap verdi. Gürkan, “Niye, niye benden yana çıkmadınız? O adam size de bir sürü eziyet etmedi mi? Sizin de canınızı burnunuzdan getirmedi mi?” dedi. Arkadaşı, “Her şey yerinde önemlidir. Bizim yapabileceğimiz tek şey buydu. Seninle beraber niye kendimizi tehlikeye atalım ki? Neden senin yanında olayım ha? İşte senin durumuna bak…” dedi. Gürkan sesini yükselterek, “Bir gün sıra size de gelecek,” dedi. “N'apalım!.. Bir cevap ver. Bize haksızlık ediyorsun. Bizim durumuzda sen de aynısını yapıyordun.” Gürkan, “Ben hiç öyle yapmadım,” dedi. Arkadaşı, “Hayır, yaptın. Şimdi de biz kararımızı verdik. Hem niye senden yana çıkalım ki? Sonuçta senin gibiler bize bir siperdir. Siz olduğunuz sürece ortalıkta bizim yaptıklarımız görünmüyor.” dedi. Gürkan, “Ya artık bizim gibilerden kalmazsa?” dedi. Gözlerini arkadaşının gözlerine kenetlemişti. Arkadaşı, “Kalır kalır!” dedi. “Sizler hep oluyorsunuz.” Sustu Gürkan. Bir cevap veremedi. Arkadaşının bu söylediklerine bir anlam veremiyordu. Ne zaman yargılamıştı ki o birisini? Nasıl olmuştu bu? Sonra arkadaşı yanından uzaklaştı. Onun gidişine ağlayarak baktı. “Demek,” diye düşünüyordu, “işler böyle yürüyormuş.” İki kişi gelip onu yerden kaldırdılar. Yine tanıdık, yine pek de iyi geçinilmeyen insanlar. Sanki geçmişin hesabını sorar gibi bir davranışları vardı. Geçmiş! Silinip giden ama unutulmayan bir geçmiş… İleri baktı, polisler sıra sıra dizilip geliyorlardı. Ellerinde birer cop, yüzlerinde bir gülümseme. Niye gülümsediklerini bilemiyordu. Ama bir yandan da seviniyordu. Öyle ya, madem polisler vardı, o bilinen adalet de vardı. Belki şimdi onu alırlar ve bilinen adaletin büyük ve heybetli binasına götürürlerdi. Polisler gelir gelmez, “Suçlu kim?” dedi. Herkes parmağıyla Gürkan'ı gösterdi. Utanç duydu bundan Gürkan. “Tamam,” dedi polisler ve beş kişi Gürkan'ın etrafını sardı. Biri kolundan biri burnundan, bir diğeri kulağından tutuyordu. “Dikkat edin!” dedi birisi. Daha doğrusu bir işçi… “O tehlikeli birisi.” “Aldırmayın,” dedi polis, “işi birazdan bitmiş olacak.” Bu söylenir söylenmez dışarı çıkarttılar onu. Yoğun bir sıcaklık ve çöp kokusu her yeri sarmıştı. Bir rüya değil miydi yoksa bunlar? Rüyada koku olur muydu? * * * Uçsuz bucaksız bir arazi… Sanki insana bir karış uzakta güneş, çim kokusu ve yüksek dağlar. Oracıkta bekliyordu Gürkan. Önüne bakıyor ve burada ne işi olduğunu düşünüyordu. Burada hangi suça ceza verilebilirdi ki? Bu arada polislerden de umut kesmişti. Yolda gelirken Gürkan onlara ne zaman “Suçsuzum!” dese, kollarını daha bir sıkıp, “Sen de suçsuzsan…” diyorlardı. Bu sözün nedense sonunu getirmiyorlardı. Arazide aynı iş yerindeki gibi yüzüstü yere yatırdılar. Polisler aralarında bir şey konuşuyordu. Sanki bir anlaşmazlık vardı. Bazen bağırıyorlardı. “Sen yapmalısın,” diyordu birisi. “Hayır,” diyordu bir başkası, “Sen yapmalısın.” Sonunda kura çektiler ve kısa boylu, yüzü çilli ve saçları dökülmüş birisine yapılacak iş düştü. Elinde kazma ve kürek vardı onun. Habire homurdanıyordu. “Bu ne iş ya!” diyordu. “Cezaya bu da dâhil olsa olmaz mıydı?” Diğer polisler ise arabaya bindiler ve üç saat sonra geleceklerini bildirerek gittiler. Gürkan'ın hemen önünde kazmayı vurdu toprağa polis. Ağzından bir küfür, bir şarkı uçuşuyordu. Ara sıra Gürkan'a bakıyor ve kızgınca başını çeviriyordu. Gürkan “Ne oldu?” dedi. “Daha ne olsun?” dedi polis. Gürkan, “Bana niye kızgınsın?” diye cevap verdi. İçinde hala kurtulma umudu saklıydı. Hem iyi birisine benziyordu polis. Gerçi bunu nerden çıkarsadı bilemiyordu ama sezgileri bunu bildiriyordu ona. Polis, “Sana değil cezanı verenlere kızgınım,” dedi. “Cezaya bu kazma işini de dâhil etseler olmaz mıydı? Gürkan, “Belki acımışlardır bana. İstersen onlara başkaldır!” dedi. Polis, tıslayarak güldü ve “Sana niye acısınlar ki?” dedi. “Bilmem!” dedi. “Sonuçta benim bu olan bitenden haberim yok.” Polis, “Haberin olsun olmasın bir şey fark etmez,” diye kestirip attı. Gürkan, “Niye?” dedi. Kendini ölüyor gibi hissediyordu. Polis, “Seni etkileyen şeyler senin rızana boyun eğmezler de ondan,” dedi. Yüzünde öğüt verebilmenin sevinci vardı. Gürkan, “Ama en azından beni etkilediklerini anlarım değil mi ama?” dedi. Polis, “Orası öyle,” dedi. “Ama dar kafalıysan onlar ne yapsın?” Sustu. Polisi baştan aşağı süzmeye çalıştı. Fakat adamın bedeninin yarısı mezar içindeydi. Gürkan “Bana mı mezar kazıyorsun?” dedi. Polis, “Bunu anladın,” dedi. “Gözümün önünde de o yüzden,” dedi. Polis uzun bir “Hımm!” çekti. Gürkan, “Şu an ki yaşadığım durum inanılmaz bir şey,” dedi. “Ben yargılama sürecini çok farklı bir şey zannederdim. Ne bileyim, bunun da bir izleği olmalıydı.” Polis, “Buna cevap vermiştim,” dedi. “Bu şeylerin ne zamandan beri farkındasın?” dedi. İçinden polisle konuşup zamanı uzattığı için kendini takdir ediyordu. “Kendimi bildim bileli,” dedi polis. “Ama senin sorunun nedir biliyor musun? Ayaklarının altında bir şeyler var. İçiyorsun, acıkıyorsun, geziyorsun, yiyorsun hatta tepiniyorsun, ama nedense ona dünya demek istemiyorsun. Bir yerde yaşadığının farkındasın, ama nerde olduğunu biraz bilmemezlikten geliyorsun. Samana yanmış kibrit atarsan hapsi yanar. Evet, aynen böyle.” Yine sustu Gürkan. Ona biraz hak veriyordu çünkü. Güya kendi kendine herkesin onun tarafında olmasını istiyordu. Polis, “En sonunda bitti!” dedi. “Senin işini de hallettik.” Korkuyordu Gürkan. “Başka bir şansım yok mu?” dedi. “Gömülmeden önce öldürülmeyecek miyim?” “Bak burası çok açık,” dedi polis. “En azından bir de onunla uğraşıp durmayacağız. Seni diri gömeceğiz.” Gürkan, “Bu nasıl adalet?” dedi. “İşte böyle!” dedi polis. Bunu söyledikten sonra Gürkan'ın bedenine siyah bir örtü örttü. Onu kucağına aldı ve mezara indirdi. Vücudunu özenle yerleştiriyordu. Bunu hallettikten sonra mezardan çıktı. Eline küreği aldı. Küreği toprağa daldırdı ve üzerinde böceklerin gezindiği toprağı Gürkan'ın ayaklarına attı. Çığlık attı buna. Polis ise aldırmadı ve hızlıca atmaya devam etti toprağı. Ayakları ve bedeni hareket edemeyecek bir hal alınca yine bir çığlık attı Gürkan ve polisi yanına çağırdı. Polis küreği bıraktı ve mezara doğru eğildi. “Ne oldu?” dedi. “Bir rüya,” dedi Gürkan. “Aslında her şey bir rüya… Az sonra uyanacağım…” “Evet,” dedi polis, “Ben de ara sıra böyle olmasını çok istiyorum.” Tekrar çığlık attı Gürkan. Polis ise kalktı, küreğini yine toprağa daldırdı ve Gürkan'ın suratına doğru attı. Kafasını yana yatırdı. Sürekli üflüyordu toprakların ağzına gitmemesi için. Ama bir süre sonra kafası da görünmez oldu. Artık sadece inleyebiliyordu. Boğuk ve ağlamaklı bir inilti… Polis, bir yükselti olana değin toprağı attı üzerine. Ardından elini ve üzerini temizledi. Kazma ve küreğini aldı ve hızlıca kendini bekleyen polis arkadaşlarının yanına gitti. “Bugün de iş sana düştü,” dedi arkadaşları. “Evet,” dedi, “Bu işler nedense hep bana düşüyor.”
|
||||||||||
:: |
|||||||||||