Paşabahçe Fâtıma Betül Biçer |
|||||||||||
|
“Paşabahçe yanaşırken iskeleye Oturup şiir yazacak kadar âşıktım. Sanırım. 18 yaşındaki her insanın hayatından, oturup şiir yazacak veya oturup şiir yazacak kadar aşık olduğunu zannettirecek bir şeyler geçmiştir herhalde. Buradan, şiir yazmak için ilk kuralın “oturmak” olduğu sonucunu çıkarmanızı istemem. Kezâ ayakta da yazılabilir bu meret. Hatta yazmaya üşenen veya kalemini nereye koymuş olduğunu düşünerek vakit kaybetmek istemeyenlerin kullanabilmesi için opsiyonel bir yazıcı bahşedilmiş insanoğluna; ismine “hafıza” denmiş... O dönemler, hafızanın nelere kâdir olabileceğine akıl-sır erdiremez, elime kalem kağıdı alırdım. Geriye dönüp tekrar tekrar okuduğumda bana güzel günleri hatırlatmalıydı yazdıklarım. Meselâ o günü hatırlıyorum, bu şiirimle... Hangi günü mü? Taksim'den almıştım onu. Aslında o günü her zamankinden farklı kılan şey, onu Taksim'den almış olmam değildi elbette. Nitekim hep ben alırdım onu bir yerlerden. Hep o, merkezî bir yerlerde konaklıyor olurdu ve hep ben onu o merkezî bir yerlerden alıyor olurdum. Şikayet de etmezdim. O gün de etmemiştim... El ele yürümüştük arka sokaklarda. Konuşuyorduk durmaksızın. Konuşmadığımız zamansa dışarıya karşı sergilediğimiz “uyumsuz” portre sebebiyle bizi, ucubeymişiz gibi, baştan ayağa -genellikle çatılmış kaşlar ve büzülmüş dudaklarla- süzen insanlara bakıp dalga geçerdik. Biz hep yürürdük, konuşurduk ve gülerdik. Dudak kenarlarımla kulaklarım arasındaki kas boylarının kısaltılmış olduğu hissini veren 'şapşal' bir ifadeyle dolanırken ben, ikimizden birinin ciddileşmesi gerektiğine kanaat getirirdik, çatılmış kaşları ve büzülmüş dudakları haklı çıkarmamak adına. Hiçbir zaman bu kararı adamakıllı uygulayan ben olamadım. 18 yaş şapşallığı varken üzerimde, eh zordu da biraz... Karaköy'e vardığımızda bana çocukluğunda orada geçirdiği tatsız günleri anlatıyordu. Belki yirmi yedinci kez... Amnezik bir insanla dolaşmanın dezavantajları... Benim problemim yanında amnezinin lafı bile olmazdı ya. Söyleyeceği her bir kelimeyi önceden tahmin edebilecek kadar ezberlemişken her şeyi, ikinci bir kişilik yaratıyordum, bunları ilk defa dinleyen. Yoksa inanın, çok zor olurdu ciddileşmem ve onun acısını yürekten paylaşıyormuş gibi davranmam. Bu arada Galata Köprüsü'nde trabzanlara yaslanıp balık tutan ve balık tutuyormuş numarası yapan insanların başlarını bizden yana çevirip bizi süzmelerine şahit oluyordum. Ya da ben öyle algılıyordum. Belki de oradaki adamların umurunda bile değildik. Ama sanki... Tüm dünya benimle ilgileniyordu... Eminönü'ne geldiğimizde acıkmıştım. Acıktığımı itiraf etmem, yanımdakini şaşırtmıştı. Çünkü son birkaç haftadır o yiyordu, ben bakıyordum. Dedim ya... Tüm dünya benimle ilgilenirken, etrafta yumuşak bir ekmek göbeğiyle dolaşmak işime gelmiyordu. Ama o gün, o sırada, gerçekten acıkmıştım. ‘Fırsat bu fırsattır' diyerek balık-ekmekçilere dadanmıştık. Ben ödemiştim. Yanımdaki, o sıralar çokça zengin değildi. Bense tüm mal varlığımı onun önüne serebilecek kadar saftım. Büfelerin birinden iki tane de sade gazoz kaptık. Yaslandık, denize düşmememiz için oraya konulduğuna kendimizi ikna ettiğimiz demirlere. Hatta ben çıkıp oturdum üstüne. Görevli, demirlere tünemiş çocukları indirirken bana hiç dokunmamıştı. Karaköy'de yüzüme yapıştırdığım ciddi bakışım mı vardı hâlâ gözlerimde? İndirseydi ya beni. Ben de çocuktum. Sonra bir vapur yanaşmaya başladı Kadıköy İskelesi'ne. Çıkardığı dalgalarla balıkçı sandalları inip inip kalktı. Göğsüm de inip inip kalktı. Ne onlar battı, ne göğsüm... Vapur hâlâ yanaşmaya çalışıyordu iskeleye ve beyaz köpükler saçıyordu altından. Demirlerden düşmeyeyim diye beni bacaklarımdan tutarken, bir yandan da o beyaz köpükleri, denize çamaşır suyu katan kaptanların yaptıklarını zannettiği yaşlarını anlatıyordu yanımdaki. Gülmüştüm ben, her zamanki gibi. Oysa, deseydi o ân "kaptan denize çamaşır suyu katıyor!" diye, düşünürdüm gülmeden önce, dalga geçip geçmediğini kavramak için benden önce gülmesini bekleyerek... Vapur tamamen yanaşınca ve sürme iskele verilince, yere atladım demirlerden. Bir yığın insan inecekti şimdi o vapurdan. O vapur? Paşabahçe... Bir yığın insan inecekti şimdi Paşabahçe'den... Ben bir yerlerden hatırlıyordum bu vapuru. Okulun ilk günüydü. İlk kez bir servise bindirilip götürülmediğim ve yanıma annemi veya babamı refakatçi olarak almaksızın tek başıma geldiğim bir "okulun ilk günü"ydü... Ve o gün, eve ağlayarak dönme nedenim, sadece kampüsün rezilliği, ders programında bir saatlik bile boş vaktin olmaması veya amfideki insanların sinir eşiğimi yukarı çekme çalışmaları olmayacaktı. Hoş, onlar bile kendi içlerinde yeterliydiler ama o gün, bir de kaybolacaktım! 17 yıllık hayatım boyunca, bu koca şehirde ilk kayboluşum olacaktı. Tanrım! Her yer birbirine benziyordu. Bu, yanından geçtiğim ya dördüncü La Coste mağazasıydı ya da dördüncü kez aynı yerde dolanıyordum! Oraya dalıp, buradan çıkıyordum. Yine de üzerinde çıkış yazan herhangi bir ibareye rastlayamıyordum. Saatine bakıp, konken partisine geç kaldığı için hayıflanan bir tavşan da geçmiyordu. Cep telefonum da yoktu, hiç ihtiyacım olmamıştı ki o güne kadar... Ama o gün... Olsaydı, açıp telefonu annemi çağırırdım, zırıldayarak: "anne... gel beni kurtar..." Annem de sakin sakin cevap verirdi herhalde; “Korkma, o gördüğün şey gerçek değil...” Ben, cep telefonumun olmayışına lanet ederken, yanımdan boş bir Eminönü dolmuşu geçti, sağdan ilk sokağa saptı. Takip ettim, yanılmamıştım; durağa gidiyordu. Ve sonunda, en sonunda, bildiğim bir yerlere giden dolmuşların bulunduğu bir duraktaydım. Hemen sıraya geçtim. Şık giyimli bayanlar ve hoş kokulu bayların arkasına. Bir de 'Eminönü sadece işportacıların yeridir' derler... Yol boyunca, evde ağlamama yetecek verileri depoladım gün hakkında. Hatta bir ara, cam kenarında oturmanın sağladığı avantajla, "gözüme toz kaçtı" bahanesini öne sürerek, ağlamayı bile düşündüm. Doktorlara sıraladığım onca bahanenin yanında, devede kulak kalırdı ya. Alt geçitten geçip, az daha yürür ve yeterince hızlı olabilirsem, yanaşmakta olan Kadıköy vapuruna yetişebileceğim konusunda kendimi ikna edip, harekete geçtim. İskeleye ulaştığımda, köhne vapur insan püskürtüyordu. Sandığımdan hızlıydım. Artık sallana sallana binebilirdim o vapura. O vapur? Paşabahçe... Turnikelerden geçerken, 7 yaşından küçükler için yapılmış tahtadan 'ücretsiz geçiş yeri' gözüme ilişti. Ben de geçmiştim bu yerden defalarca... 9 yaşıma kadar... Kısaydım... Hep ortalamadan kısa olmuştum. Ama o sırada aklıma gelen o gün, gerçekten 7 yaşından küçük olduğum için geçmiştim oradan. 6 yaşındaydım ve hatırladığım ilk vapur yolculuğum olacaktı bu. Yakın zamanda format atılmış olmalıydı beynime, yoksa onca sene (altı sene!) vapura binmemiş bir hayat geçirmiş olamazdım. Babama, neden oradan geçemediğimi sormuştum, ismini bilmediğim için parmağımla işaret etmeye çalıştığım turnikeleri göstererek. "Daha ufaksın" demişti. Ufak olmadığımı, okuma-yazma bildiğimi anlatmıştım. O ise, sadece dudak ucuyla gülümsemişti bana. Dönüşte turnikelerden geçecektim, biliyordum. Çünkü gideceğimiz hastanede oturduğum dişçi koltuğunda, anestezik maddenin bana alerji yaptığı anlaşılacak ve bu durumda 3 süt dişimin morfinsiz çekilmesi konusunda fikir birliğine varan beyaz önlüklü yaratıklar ordusu, stajyerlerine "süt dişi, en az acıyla nasıl çekilir?" konulu bir seminer vereceklerdi ayaküstü. Bense, bu sırada dolan gözlerimden yaş akmasını, sadece babama "daha ufak olmadığımı" kanıtlamak için engelleyecektim. Ve beyaz önlüklülerin bana alerji yaptığını ilk defa o zaman fark edecektim. Dönüşte, ağzım pamuklarla dolu olduğu halde turnikelerden geçecektim. Şimdiyse, sadece babamın elini tutmuş ve "Baba ben ufak değilim. Bak, okuyorum. Orada şey yazıyor. Şey... Paa-Şaa-Bah-Çe" diyordum... Paşabahçe? Sanki bu ismi bir yerlerden hatırlıyordum... Evet evet... Hatırlıyorum... - Onun nesi var doktor bey? - Buraya ilk getirdiğinizde 'şizofreni' teşhisi koymuştuk... - Peki şu anda nesi var? Neden kımıldamadan yatıyor haftalardır? - Ağır bir regresyon söz konusu... - Anlamıyorum? - Bakın, bu tip vak'alarda, hasta bilincini kaybeder, dış dünyayla tüm bağlarını koparır ve kendi yarattığı dünyada geçmişte yaşadıklarına geri döner. Yani, biz nasıl her yaşadığımız gün takvimden bir yaprağı düşürüyorsak, onlar da her geçen gün, bir... belki de daha fazla yaprak eklerler... Ve bu şekilde devam eder. - Nereye kadar?? - Anne karnına kadar.... Evet... Hatırlıyorum... Annem, o gün saatlerce aynanın karşısında süslenmişti. “Ne de olsa sadece birkaç ay giyeceğim” diyerek fazla para harcamadığı o kocaman elbiselerinden birini giymişti. Ocak ayının soğuğu ve yağan kardan çokça etkilenmemek için önünü sıkıca kapadığı montunun üzerine aldığı şala sarınarak bekliyordu vapuru. Kadıköy'den Eminönü'ne geçip, babamla buluşacak ve oradan yemeğe gidip bir şeyleri kutlayacaklardı. Bir şeyleri? Ah, aslında kutlayamayacaklardı. İskeleye yanaşan vapuru görebilmek için annemden ayrılacaktım. Ve benim harekete geçmemle birlikte onun sancıları başlayacaktı... Fâtıma Betül Biçer/ 160803 |
||||||||||
:: |
|||||||||||