Düş Görmeyen A. Burak TURAN |
|||||||||||
|
Hayatımın kozasını yırtıp, yüreğimdeki en zehirli korkuları acımasızca gün ışığına çıkaran, gecenin, o sabahla buluşmadan hemen önceki en karanlık anında yaşadıklarımı bir daha unutamayacağım bir anı olarak içimin en derin ve en karanlık çukurlarında hala saklarım. Gözlerimi Dhor çalılıklarının üzerinde açtığımda, yağmur bitmiş ve güneş yüzümü yakmaya başlamıştı. Bir hayal gibi yaşadığım gerçeküstü gecenin buğusu üzerimden tamamen kalkmış gibiydi. Ayağa fırladım ve gördüklerimin bir düş olup olmadığını ayrımsamaya çalıştım. Eğer böyleyse, yani gerçekten bir düşse olanlar, doğduğum andan beri ilk düştü bu gördüğüm. Ama eğer gerçekse, ki sezilerim bunu söylüyordu, yerdeki ölü ceylan, yaratığın sözcüklerini doğrulamış oluyordu. Gözlerimin yanmaya başladığını hissettim o anda. Olacaklar için endişeleniyordum. *** Yol neredeyse tamamen çamurla ve suyla dolmuştu artık. Sırılsıklam olan giysilerim koşmamı zorlaştırıyordu. Zihnimin çok çok derin bir yerinde ise, yabani ve inanamadığım bir düşüncenin farkındaydım. Havanın neden hala aydınlanmadığını, güneşin nerede kaldığını soruyordum kendime. Yağmur bulutları bunu yapabilecek kadar güçlü olamazlardı, çünkü gökyüzüne baktığım zaman hala bulutların arkasındaki kopkoyu lacivert geceyi görebiliyordum. Bacaklarıma kramp girmek üzereydi. Bir şekilde dinlenmek zorundaydım, yoksa bacaklarım her an bir daha koşamayacak hale gelebilirdi. Silahımı sağ elime alıp durdum ve bir ağacın dibine oturdum. Böyle fırtınalı havalarda ağaçlardan ve ormandan uzak durmak gerekirdi, ama lanet olası bu gecede yapacak başka neyim vardı ki? Korkudan irileşmiş gözlerim, bakış açımı dolduran her nesnenin üzerinden, her ağacın, her yaprağın ve her taşın üzerinden dikkatle ve titiz bir donuklukla geçti. Başımı yukarı kaldırdım ve biraz önce havada asılı durup bana bakarken görmüş olduğum şeyi aradım. Hiçbir şey yoktu. Belki de sadece yorgunluktan veya kasvetli fırtınanın psikolojim üzerinde yaptığı olumsuz etkiden kaynaklanmıştı her şey ve gördüğüm yalnızca bir sanrıydı. İnsanın kendini kandırma çabalarını asla hafife almamıştım. Ama aynı şeyi kendi üzerimde uygulamayacak kadar da mantıklı bir insandım. Bir keresinde, karısının ölümünü kabullenemediği için zihnini fark etmeden ikiye bölen ve çok sevdiği eşiyle uzun yıllar boyu yaşamaya devam ettiğini sanan bir adamın trajikomik hikayesini anlatmışlardı bana, o gün çok gülmüş ve biraz da korkmuştum. Ben asla böyle hatalar yapabilecek bir adam değildim çünkü. Ve şu anda, orda gördüğüm şeyin bir vizyon ya da beynimin bana oynadığı zevksiz bir oyun olmadığını çok iyi biliyorum. Ayağa kalktım ve her tarafı süratli ve kısa bakışlarla süzerek patika yolda yürümeye başladım. Kısa bir süreliğine, orada duyduğuma benzer bir kırılma sesini duyar gibi olarak irkildim ama ses öyle derinden ve öyle hayaletimsiydi ki onu düşünmekten kısa bir süre sonra vazgeçecektim. Adımlarım yine hızlanmıştı. Yola bakmıyor, sadece etrafımdaki objelerin tehditkarlıklarını sınıyordum gözlerimle. Derken ayağım iri bir taşa çarpmış olmalı ki tökezledim ve dengemi sağlamak üzere yaptığım birkaç acemi hareketten sonra çamurun ortasına yuvarlandım. Başımı çamurun içinden kaldırdıktan sonra yüzüme yapışan ıslak toprak ve yaprakları temizlemek zorunda kaldım. Gözlerim, hiç de tanıdık olmayan görüntüler taşıyordu beynime. Büyük Azna ağaçlarının yerinde şimdi iri çam ağaçları ve devasa meşeler vardı. Üzerinde yürüdüğüm patika ise neredeyse tamamen kaybolmuş, yerini çalılıklar ve koyu bir ot örtüsü kaplamıştı. Hızla ayağa fırlamama neden olan bu yabancılık vücudumu titretti. Etrafımda tanıdık hiçbir şey göremiyorum. Burasının biraz önce çamura yuvarlandığım yerle hiçbir ilgisi olmadığı kesindi. Hangi yöne gitmem gerektiği ya da hangi yönden geldiğim gibi soruların beynimin içinde büsbütün sırtüstü kalmış olması içimi burkuyordu. Tam bir belirsizlikti içinde bulunduğum durum. İşte o anda, yani ruhumun neredeyse bedenimden ayrılmak üzere olduğu o ince hattı geçmeden hemen önce, gürültüyü yeniden duydum. Ve gayrı ihtiyari sese yönelen vücudum o lanet şeyi bir kez daha gördü. Devasa bir yaydan fırlamış gibi koşmaya başladım. Hangi yöne gittiğimin hiçbir önemi kalmamıştı. Sadece “kaç!” diye haykırıyordu içimdeki bir ses. Arkamdaki nesnenin beni ittiği yöne doğru olanca hızımla koştum. Ta ki ağaçların arasında zorlukla görebildiğim yol, beni minik orman evime götürene dek. Ev karşıma çıktığı ilk anda, vücuduma yayılan sevinç dalgaları ruhumu göğe çıkardı. O anda, muhteşem bir güven içinde durdum ve artık kendi yaşam bölgemde olmamın verdiği güçle arkamı dönerek, üzerime var gücüyle yaklaşmakta olan yaratığın üzerine doğrulttum silahımı. Durduğumu görünce yavaşladı ve havada süzülerek usulca yanıma doğru uçmaya başladı. Göğü acımasızca yaran şimşeklerden biri vücudunu, özellikle de yüzünün olması gereken yeri aydınlattığında, o kahrolası yüzü ilk kez adamakıllı görebilmiştim. Kırmızı gözlerini daha önce de görmüştüm. Ama yüzünde, gözlerinden başka hiçbir şeyin olmadığını ve yüzüne şekil verenin sadece upuzun saçlar ve kıllar olduğunu fark ettiğimde, varolduğum için tanrıya lanet ettim. Yıldırım ışığının göz bebeklerime taşıdığı manzara iğrençti. İnsana ait olan şeylerden mahrum, daha önce karşılaşmadığım türde bir canlıydı birkaç metre ötemde durmuş, günahkar bakışlarla içime girmeye çalışan şey. Vücudu ise tam manasıyla insan gözünün algılayabileceği türün dışındaydı. Kolları olağandan daha uzun ve büsbütün kıllarla kaplı, vücudu kaba ve iriydi. Bacaklarının olmadığına yemin bile edebilirim. Sadece karanlıkta değil, yıldırımın ışığında da görememiştim onları. Yaratık öylece durmuş kahrolası gözlerle beni izliyordu. Vücudundaki tek hareket saçlarının ve her yanını kaplamış olan sarı siyah tüylerin rüzgardaki dalgalanışıydı. O anda, saçlarının sandığımdan da uzun olduklarını fark ettim. Hatta onların canlı olduklarını bile düşünmeme yol açan hareketleri çarpıyordu gözlerime. Kafasının üstüne doğru, sanki elektriklenmiş gibi uçuşmaya başladılar ilk önce. Ardından vücudunun her iki yanından sarkan saçları birden uzadı ve bana doğru uçuştular. Şimdi metrelerce uzunluktaki kalın saç telleri vücudumu yalıyordu. Yağmurun ıslaklığı bile saçların hareketliliğini bozmaya yetmiyordu. Yaratığın berbat bakışları, içimde bir duyguyu hareketlendirdi o anda. Saç telleri vücudumu hissizleştirmeye çalışıyordu. Gözlerimin kararmaya başladığını hissettiğim anda vücudumu silkeledim ve saçlardan kurtulduğum anda halihazırda tetiğin üzerinde duran elimle silahı ateşledim. Sesin şiddetiyle geriye sıçradı ama vücudunda hiçbir yara oluşmadı. Yeniden ateşledim silahı. Kurşun, yaratığın suratının içinde geçip gitti. Merminin geçtiği yerde tuhaf bir şey olduğunu gördüm. Yaratığın karanlık suratı sanki toz dolu bir çuval delinmiş gibi dumanlar saçtı etrafa. Ama uzun sürmedi. Eski haline gelen suratın tam ortasına bir kez daha mermi yolladım. Netice berbattı. Yaratık, doğadışı bir gürültü çıkararak metrelerce yukarı sıçradı ve havada asılı kaldı. Milyonlarca ağacın bir anda yıkılmasına benzer bir sesle kükrüyordu. Kulübeye girmek geldi aklıma. Arkamı döndüğümde, bu gecenin en berbat ikinci manzarasıyla karşılaştım. Kulübenin etrafı siyah bir sarmaşık tarafından çevrelenmiş ve çatıya kadar olan hiçbir kısmı açık bırakılmamıştı. Bu sarmaşıkların, yaratığın saçları olduğunu anlamam uzun sürmedi. Yaratık muhteşem bir hızla evin üzerine doğru uçtu ve gırtlaktan gelen bir inleme çıkararak sarmaşıkları harekete geçirdi. Gördüğüm manzara kelimelerle anlatılamayacak kadar tuhaftı. Neredeyse güzel bile olduğunu düşünmeye başlayacaktım. Siyah sarmaşıklar sıkılaşarak evin etrafındaki turlarını darlaştırıyorlardı. Evin kirişleri gıcırdıyor, tuğlaları çıtırdıyordu. Kulübenin üzerine doğru yükselen birkaç tanesinin ise, uçlarını bana doğru eğip yüzüme ve çaresizliğime bakarak alay ettikleri paranoyasına kapılıyordum sürekli. Onların beni gördüğünü, beni hissettiğini ve biraz sonra kulübeyi parçalayacak olmalarından dolayı ne kadar mutlu olduklarını genzimdeki acı bir tat gibi seziyordum. Yaratığın gırtlaktan gelen o buğulu hırıltısı devam ediyor, sarmaşıklar emre düşünmeden itaat ediyordu. Sadece birkaç dakika içinde kulübe muhteşem bir gürültüyle parçalara ayrıldı ve tuğlaları hızla göğe sıçradı. Yaratığın toz bulutu içindeki çığlıkları, vahşetinin ne boyutlara gelebileceğini sergiliyordu. Toz bulutu yavaş yavaş ortadan kalkarken, evin çevresini saran sarmaşıkların zeminde hareket etmeye devam ettiklerini seçebildim. Sanırım kendilerine verilen emir, evi parçalara ayırmakla sınırlı değildi. Zemin üzerinde, adeta simsiyah bir su birikintisi gibi hareket ederek üzerime doğru yaklaşıyorlardı. O anda ölmek üzere olduğumu anladım. Buradan kaçma şansım yoktu. Çok tuhaf ama, biraz önce parçalanan kulübenin, aslında benim yaşadığım kulübeden daha farklı göründüğünü düşünmeye başladım. Çevrede bir tane Azna bile yoktu. Burası benim kulübem, bu orman benim avlandığım orman olamazdı. Her şey değişmişti. Milyonlarca aç solucan gibi iştahla üzerime geliyordu sarmaşıklar. Tanrının bana sunduğu fazla bir seçenek kalmamıştı. Adını bilmediğim ve daha önce görmediğim bir ormanın ortasındaydım. Kendi kulübeme benzettiğim bir ev biraz önce yaratığın saçları tarafından paramparça olmuştu ve bu ormana güneş doğmuyordu. Hah! sarmaşık saçlı bir yaratık biraz sonra beni öldürecekti, bunu söylememe gerek var mıydı?. Evet! Kaçmak hiçbir sorunumu çözmeye yetmeyecekti, sadece öleceğim yeri değiştirebilirdi. Ama ya savaşmak? Bir 14'lüyle cehennemde ne kadar şansım olabilir ki? Aciz vücuduma sürünerek yaklaşmakta olan sarmaşıklara doğru yürümeye başladım. Havada asılı duran yaratık hareketlendiğimi görüp iğrenç çığlıklarına son vermişti. Kararlı adımlarım, sarmaşıkların yanına geldiğinde bile durmayı reddetti. Hınçla ezerek yürümeye devam ettim onları. Ayaklarıma dolanıyor, bileklerimden yukarı çıkıyorlardı. Yaratık, boşluğun ortasındaki iki inci gibi bakan gözlerini üzerime doğrultmuş, uçuşan saçlarının arasından bana bakıyordu. Sarmaşıklar adımlarımı ağırlaştırmıştı. Sadece birkaç metre kalmışken kulübenin yıkıntılarına, daha fazla yürümeme izin vermeyecek denli korkunç bir gürültü yaratığın boğazından peydahlandı. Olduğum yerde kilitlenmiştim sesin gücünden dolayı. Başımı kaldırdım ve yaratığın lanetli vücuduna baktım. Vücudunu öne eğmiş, boynunu bana doğru uzatmıştı. Sanki ne yapmaya çalıştığımı anlamak ister gibi bir hali olduğunu düşündüm. Yavaşça salınarak aşağı doğru uçmaya başladı, sonra bana yaklaştı rüzgara kapılmış kuru bir yaprak gibi. Onu bekledim. Belime kadar tırmanmış olan simsiyah ve ıslak sarmaşıkların irkilmesine bile aldırmadan, üzerime doğru uçarak yaklaşan bu canavarı dahi yok sayarak, olacakları kabul etmiş ruhumla birlikte, gözlerimizi dahi yummadan… bekledik. Yaratığın saçları tüm vücudunu bir pelerin gibi kaplamış, sertleşmiş ve sivrileşmişti. Uçarcasına akan adımları tanrının en büyük günahı olan bedenini yanıma taşıdı. Gözlerindeki kırmızı ışık yüzümün ortasında gezindi. Açılan ağzının içinde yılan gibi kıvrılan dilini ilk o an gördüm. Şekilsiz dudakları aralandı, aralandı ve sivri dişlerini açığa çıkardı. Damağının arkasında ormanın uzun ağaçlarını görebiliyordum. Ağzının içinde, ölen milyonlarca vahşi hayvanın kokusu kalmıştı. Tüm bir ormanın cesetleri o dişlerin arasında uyuyor olmalıydı. Yüzümü ona yaklaştırdım ve; “Benden ne istediğini bilmiyorum” dedim itaat etmeyen bir kölenin küstahlığıyla. Ve o da itaat isteyen bir efendinin gururuyla konuştu, sanki kuru bir ağaç gibi yakacaktı ruhumu kelimeleriyle; “Zavallı et parçası!?” Sarmaşıklar her zamankinden daha yavaş hareketlerle, yalnızca orada olduklarını belli eden minik kıvrılmalarla üzerimde tutunmaya devam ediyorlardı. Başımı hafifçe sağa doğru eğip yüzümü yere döndürürken, gözlerim hala onun ışık saçan göz bebeklerinin üzerindeydi. İhanete alışık bir aşığın sevgilisine baktığı gibi bakıyordum yüzüne. Ha çekecekti bıçağı, ha çekmişti ve saplayacaktı sırtıma. “Sen, İnsan! Tatmadığın lezzetlerin ve duymadığın şarkıların ülkesindesin. Karanlık dünyaya hoş geldin! Burası güneşin olmadığı yer, burası benim krallığım. Hayal gücümün derinlerine çağırdım seni. Zihnimin varabileceği tüm delilikleri yaşaman için buradasın, yaşamamız için!” Sözcükleri, hınçla yanan bir dünyadan arta kalan son hecelerle örtülmüştü. Varolduğunu bildiğiniz her şeyin ansızın ortadan yok olması gibi, işte bu yaratığın sesindeki duygu bu kaybedişle kozalaşmıştı. “Etrafına bak İnsan! Bu ağaçlar, yanan bu kulübe, vücudum ve sarmaşıklar… hepsi benim zihnimin içinde yalnızca. Ve sen oradasın, zihnimin güneşsiz orman krallığında!” Sanki yayından fırlamıştı bir şeyler ve milyonlarca ok gözlerime saplanıyordu ardı ardına. Sanki yüzyıllarca süren bir yalnızlığın hıncını çıkarıyordu konuşarak. Sanki tüm bir evreni ve varolan, varolmuş diğer her şeyin, tüm canlıların ve bütün yaratıkların hikayesini anlatmaya hazırlanıyordu bana. Şevk ve akıl almaz bir acıyla, korku ve tarif edilemez bir yalnızlıkla konuşuyordu. “Benden ne istediğini hala bilmediğimi söylüyorum sana! Ne istediğini ve kim olduğunu söyle bana!” diye yineledim anlamsızca inat eden sesimle. Sözcüklerim onu sinirlendirmişti. Sakin ve gururlu bir sesle konuşmaya başladı. Boğazından yırtılıp gelen kelimeler hiç de hoş karşılanmayacak bir küfür gibiydi. “Evet! Bilmiyorsun! Ben, senin sahip olmadığın her şeyinim. Doğduğun gün seni terk eden ve yeniden birleşeceğimiz günü bekleyen bir hayal efendisi. Geceleri rüya görmediğinin farkında değil misin doğduğundan beri. Çünkü tüm rüyaların bende. Ben senin hiç görmediğin düşlerin, hiç olmadığına inandığın kabuslarınım! Şimdi tüm kayıp düşlerinin, etinde vücut bulacağı andayız. Benim bedenim düşlerin elmasından işlendi. Saçlarım, kabusların pıhtılaşmış kanından örüldü. Ve şimdi senin etinle kutsanacak. Birleşeceğiz insan. Et ve düş birleşecek. Et ve kabusların en karanlığı… Artık hazırsın insan! Ayrılığımız sona erdi. Bir avcı olarak insanların arasına çıkacaksın.” Söyledikleri bir büyü gibi ruhumu fethediyordu. Her bir sözcüğü ayrı bir silahı ateşliyordu sanki. Beynim paramparça oldu. Doğduğumuz an ayrıldığımızdan bahsetmişti. Ve hiçbir zaman düş görememiş olduğum konusunda da haklıydı. Peki ya neden bu anı seçmişti yeniden birleşebilmek için? “Merak ettiğini biliyorum,” diye başladı gaddar sesi, “sana neden şimdi söylüyorum bunları, ve neden daha önce gelmedim? Seni duyuyorum insanoğlu, düşüncelerin bana benden daha yakın! Ben senin bir parçanım çünkü. Senin düşüncelerin benim düşüncelerim. Ve cevaplayacağım. Neden şimdi geldiğimi de, birleştiğimiz zaman ne olacağını da. Ama sabret. Önce bunu yapmalıyız. Daha sonra her şeyi öğreneceksin…” O anda yaratığın saçları, daha önce görmüş olduğumdan daha yükseklere doğru uçuşmaya başladı. Sanki simsiyah, ipince alevler içinde yanmaya başlamıştı ağaçlar. Bembeyaz tozlar saçarak etrafa, kollarını açtı iki yanına. Ve varolduğundan beri evren, duyduğu en tiz çığlığı işitti. Kulaklarımdan içeri erimiş kurşun döküyorlardı sanki. Kollarımla yüzümü kapatıp vücudumu arkaya atmıştım. Çığlıklar kesildiğinde gözlerimi açtım ve kollarımı iki yana bıraktım. Bu gece gördüğüm en ürpertici şeyle yüz yüze gelmek tüylerimi ürpertti. Yaratık kaybolmuştu. Evet o gitmişti ama yerinde duran şey ondan daha korkunçtu. Tamamıyla bana benzeyen, her şeyiyle ben olan biri vardı şimdi bir karış ötemde. Çimenlerin ve çamurun üzerinde çırılçıplak duruyor ve kırmızıya çalan gözlerle, doğru bana bakıyordu. Yavaşça ağzını açtı ve benim sesimle konuşmaya başladı. “Şimdi birleşme zamanı. Benim olan senin olacak, senin olan da benim. Tanrı, bir insanın bu kadar büyük bir vahşeti kaldıramayacağına inanmıştı. Şimdi Tanrının senden çalıp, şeytanın sana yeniden hediye ettiği tüm kabusları al. Kabusların hayatın tam içinde yaşayacak bundan böyle! Gördüğün düşlerin hayata sıçrayacak.” Dudaklarım istemsizce kımıldadı ve şu sözcükler döküldü dişlerimin arasından; “Şimdi düş kurma zamanı…” Ve ilk düşümü gördüm. Ağzından salyalar saçarak can çekişen bir ceylandı gördüğüm. *** Gözlerimi av yerindeki Dhor çalılarının üzerinde açtım? Güneş yüzümü yakıyordu? Yağmur bitmişti. Ayağa kalktım. Göz bebeklerimin rengi kırmızıydı.
|
||||||||||
:: |
|||||||||||