Şehrihan Masalları 1 - Kaçak Cin

Gökçe Mehmet AY

 
   
 


 

Benim başıma ne geldiyse kadınlar yüzünden geldi. Burnumu kadınların işlerine sokmasam ve kadınlardan uzak dursam belki de hiçbir şey olmayacaktı. Hepsinden bir şekilde kaçtım ve kurtuldum ya da kaçırdım ama bu sonuncusu başıma bela oldu. Şimdi evimde oturmuş ona rağmen bu raporu yazmaya çalışıyorum. Bunu okuduğunuzda ben umarım uzaklarda olacağım, ne yaparım bilmiyorum ama hikayemi merak ettiğinizden eminim. Bu cadaloz engellemezse her şeyi size anlatmaya kararlıyım. En azından birilerinin bilmesini istiyorum.

O gün gözümü açtığımda daha güneş doğmamıştı. Yerleşkedeki tek yaşam uzmanı ben olduğum için önce benim uyanmam ve de merkezden gelen gücün dağıtımıyla ilgilenmem gerekiyordu. Yataktan kalkıp giyininceye kadar holoyardımcım gökağa bağlanmıştı bile. 10lardan kalma bir bilgisayar görüntüsü odamda yatağımın üzerinde bitiverdi. Yatağım kaybolmuş yerine antika bir masa ve klavyesi, iki boyutlu ekranı ile holoyardımcım belirivermişti. Satıcı bana ısrarla bir insansı almamı tavsiye etmişti, Rebecca modelinin benim yaş grubumdaki erkekler arasında çok popüler olduğunu, ondan memnun kalacağımı söylemişti. Eğer istersem bir de SanalHayat ekipmanı satabilirmiş. Böylece holoyardımcımın öteki özelliklerini de öğrenebilirmişim. Rebecca'ya bakınca fena fikir gibi gelmemişti aslında. Bir kumral afet yapmışlardı, hareketleri konuşması canlıdan güzeldi. Ona bakınca bazılarının neden SH'yi tercih ettiklerini anlayabiliyordum. Tam satıcının teklifini kabul edecek SH takımına ihtiyaç duymasam da hepsini alacaktım ki bunu gördüm. Şu külüstür görüntü, yanıtlarını sesle değil eski model ekrandan veren antika, bir anda aklımı başımdan aldı. Satıcı bunun yeni bir düzenleyici tarafından yapıldığını söyleyip, programcının tanınmadığından bahsetse de bu sistem hoşuma gitmişti. Pazarlık edip fiyatta anlaşınca, satıcıya program adresimi verdim, eve vardığımda külüstür kullanıma hazırdı. Kim bilir bu aletin gerçeğini almış olsaydım ne kadar uğraşacaktım, oysa evimdeki denetleyici bilgisayar programı almış ve hazırlamıştı.

Benim de yaşam uzmanı olarak bazı ayrıcalıklarım vardı ne de olsa. Bunlardan en önemlisi merkezle bağlantımı sağlayan denetleyicimdir. S-Güç şirketi, uzmanlarına her zaman en iyi denetleyiciyi alır. Sistemde çıkabilecek arızalarla başa çıkabilecek güçte ve de günlük rutin kontrol ile dağıtım yükünü kaldırabilecek bir makinem vardı.

Neyse sabah atıştırırken bir yandan da denetleyiciden o günkü mesajlarımı okuyordum. Mesajlarım şehrin semasını kaplayan irili ufaklı balonlardan yansıyarak bana gelmişlerdi. Gökağ, Şehrihan'ın en büyük iftihar kaynağıydı. 10ların başında küçük bir şirket ağ bağlantısı yapacak alan kiralamaktansa küçük balonlara vericilerini yerleştirip göğe salmayı tercih etmiş. İlk oldukları için hızla yol almışlar ancak sonra başka şirketler ve küçük gruplar da işe girince batmışlar. Artık Gökağ da diğer birçok şey gibi bedava. Bırakın denetleyiciyi zayıf bir bilgisayarı olan herkes ağa bağlanabiliyor. Güneş batarken gökyüzünü kaplayan balonların manzarasını görmelisiniz. İrili ufaklı binlerce balon ve de zeplinler, hiç kesilmeyen rüzgarın etkisiyle salınarak geçip giderler. Güneş ışınları her birinde farklı bir renge bürünür. SH'nin taklit edemediği tek manzara Şehrihan'daki güneş batışıdır.

Oysa sabahın köründe kapım çalındığında güneşin batmasına çok zaman vardı. İçimden küfrederek kapıya gittim; sabah sabah görebileceğim en meymenetsiz surat karşımdaydı.

“Cemil Bey”

“Miguel Bey, ne vardı?”

“Bu hanım Arf Araştırmadan sizinle güç sistemini incelemek istiyor.”

“Gerekli belgeler yanındadır herhalde”

“Evet inceledim, her şey tamam.”

“Ona ben karar vereyim, izninizle.”

Miguel bina yöneticisi, hırslı bir politikacı, kızgın bir SH karşıtı ve de sevgilimi elimden alan uslanmaz bir çapkındır. Onunla aramızı en azından konuşacak kadar düzelten ise Necla'nın onu da terk edip bir yol kabilesine katılması olmuştu. Kızın Miguel'den bıkıp kendini Fey yollarının dışına atmasına az gülmedim hani. Yanındaki ise bir araştıma görevlisinden bekelenmeyecek güzellikte bir kadındı. Üstünde tüm güzelliğini kapatmak ister gibi duran kahverengi bir takım vardı, elinde bir çanta taşıyordu. Ancak sarı saçları ve insanı kendinden geçiren bir yüzü vardı. Tek dert gözlerinden bir tanesinin yapay olmasıydı. Askeri bir modeldi herhalde, insanı rahatsız eden bir bakışı vardı. Ne yalan söyleyeyim çantadan belgeleri çıkarıp bana verirken yüzüne bakmamaya çalıştım, zaten onda bakılacak birçok güzel yer vardı.

“Her şey tamam ama sizin kimliğinizi de görmeliyim. Bayan...”

“Adım Leyla Sönmez.”

“Evet Leyla Hanım, üstümü değiştirip sizinle aşağıda güç merkezinin girişinde buluşalım. Yalnız Miguel biliyorsun sen gelemezsin.”

“Tamam biliyorum, dert etme.”

Kapı kayarak kapanırken üstümü değişmeye koyulmuştum. En azından yeni bir iş çıkmıştı. Zaten daha önemli yapacak bir meşgalem de yoktu doğrusu.

Güç merkezi yerleşkenin en alt seviyesinde bulunur. Yerin 77 metre derininde bir devasa odada, Fey yollarındaki enerji bizlerin kullanabileceği hale dönüştürülür. İnsanlığın yıllarca Fey yollarının farkında olup kullanmadığını düşünmek gerçekten üzücü. Fey yollarındaki güç 20lerin başında deli bir bilimadamının yaptığı deney sonucu ortaya çıkmış. Çağı Ambrosia kadar değiştirmişti. Adamın adı Rasputin de Fey idi. Dünyanın manyetik alanının solar akı ile etkileşime girdiği bazı yollar keşfetmişti. Bu yollarda inanılmaz bir enerji birikiyordu. Sonsuz bir enerjiydi bu, insanlığın aradığı cevaptı. Fakat bu enerjiyi ortaya çıkarmak ve kullanmak çok zordu. İlk çalışmalarda öğrenilen insanların beyin dalgaları ile etkileşime girdiğiydi. Tahmin edersiniz ki en kolay bulunan insanların acılarının enerjiyi açığa çıkardığı olmuştu. Sonrasında da tüm güçlü duyguların, yani kişiyi kendinden geçiren her duygunun, bu güçleri tetiklediği ortaya çıkmıştı.

Fey yolları 30ların başına kadar bazı delilerin oyuncağı oldu, şarlatanlar ve delilerle dahiler dışında kimse bu bilgi ile ne yapacağını bilmiyordu. 32'de S-Güç şirketi yeni bir teknik bulunca işler değişti. S-Güçtekiler biyoloji araştırmaları ve SanalHayat bilgisini kullanarak Fey yolundaki enerjiyi kullanacak bir makine yaptılar. Bir gönüllünün beynini bedeninden çıkartıp SanalHayata bağlıyorlardı. Bir kapsülün içinde asılı kalan beyin, bilgisayarın ürettiği dünyada yaşadığını zannediyordu. Bilgisayar aracının çeşitli duygular deneyimlemesini sağılıyor böylece de Fey yollarındaki enerji yönlendiriliyordu. Benim gibi yaşam uzmanlarının işi de, bu aracıların iyi çalışıp çalışmadıklarını, destek sisteminin durumunu kontrol etmek ve de ortaya çıkan enerjinin istendiği gibi yayılıp yayılmadığını incelemekti. Zor bir işim olduğu söylenemez, ayda bir iki kere yerin 77 metre altına inmem gerekmesi dışında pek de bir derdim yok. En azından bir yerleşkenin yaşam uzmanıyım, araba tamircisi de olabilirdim. Aracılar birçok makine de kullanılıyorlar, arabalardan tutun uçaklara kadar her yerde bizim aracılarımız kullanılıyor. Bu makineler Fey yollarındayken işe yarıyorlar ve başka bir enerji kaynağına ihtiyaç duymadan çalışıyorlar. Zaten bizim çağımızın en önemli değişimi de bu oldu. Fey yolları dışında kalan yerler medeniyetten uzak kaldı. Fey yollarının düğümlendiği noktalarda büyük şehirler kuruldu, yollara uzak eski şehirler ise terk edildi. Kırsalın, o terk edilen şehirlerin, garip bir yıkıntılar müzesi olduğu söylenir. Eski insanların doğaya baş kaldıran devasa binaları ve ilginç yapılarını görmek mümkündür. Pek kimse gitmez yine de, ne de olsa orada hiçbir alet çalışmıyor. Bu uzun dersten de anlayacağınız gibi işimi severim. Sonunda zemine merkez, girişine vardığımda Leyla, Miguel ve Leyla'nın dev robotu beni bekliyorlardı.

Merkeze özel bir asansörle inilir ve ancak yetkililer girebilirdi. Başımla ufak bir hareket yapıp, Miguel'i ve de robotu yukarıda bırakıp asansöre bindim. Leyla da ardımdan içeri girdi. Kapılar kapandığında Leyla ile konuşacaklarımız vardı. Miguel yanımızda olduğu için soramamıştım, güvenlik şirketleri pek de bizim işimizle ilgilenmezlerdi.

“Neden buradasın, sorun ne?”

“Bizi kimse duyamaz değil mi?”

“Merak etme elektronik dinleme bile bu asansörin içine ulaşamaz. Anlat bakalım sorun ne?”

“Sorun şu ki senin sistemine birinin dışarıdan müdahele ettiğinden çekiniyoruz.”

“Nasıl yani, ama sistem kapalı ve benden başka kimse içeri giremez. Hem benim girişlerimin de kaydı tutuluyor.”

“Doğru ama senin sisteminin otomatik koruyucuları bize bir problem olduğunu ilettiler.”

“Bende neden böyle bir bilgi yok?”

“Çünkü bunlar bizim denetleyicilerimiz.”

Güvenlik şirketleri insanların arkasından iş çevirmeye bayılırlar. Ona kızmanın bir faydası olmasa da sinirlenmiştim.

“Tamam güzelim, ne gördü senin koruyucuların?”

“Ortadan kaybolan ve de bizim denetimimiz dışında üretilen enerji var.”

“Nasıl yani? Olamaz ki, birinin girip kavanozdakilerle oynaması gerekir.”

“Kavanozdakiler mi?”

“Yani işte, o beyinlerden bahsediyorum.” Şaşkın ve biraz da kızgınken pek de fena gözükmüyordu. Belki de bu iş o kadar da kötü olmamıştı.

“Evet dediğin gibi, ancak merkeze gelmeden incelememiz mümkün değil.”

Asansör yavaş inişini tamamlamıştı. Centilmenlik edip kapı için ona öncelik verecek değildim. Yuvama, sistemin merkezine daldım.

Sistem merkezi dediğim aslında dev bir mağaradan başka bir yer değildir. Ortasında koca bir sütun olan bir yarım küre, yer altında bir kubbe anlayacağınız. Sütünun tepesinde bir toplayıcı asılıdır, bu kürenin üzerinde sürekli yıldırımlar dolaşır. Yıldırım dediğime bakmayın aslında o kadar da tehlikeli değillerdir. Onlar kubbenin duvarlarına özel bir geometri ile yerleştirilmiş kavanozlardan gelen enerji kıvılcımlarıdır. Benim ekmek param yani. Neyse kavanozların içinde ne olduğunu anlatmama gerek yok herhalde. Ama bu bana engel olmayacak.

Her kavanozda bir adet orta büyüklükte insan beyni, her tarafından kablolar sarkar vaziyette, sıvının içinde asılı durur. Bu sıvı beynin ihtiyacı olan besinleri almasını sağlar, insan vücudundaki kan yerine geçer. Kablolarda ise beynin çeşitli noktalarına yerleştirilmiş nanomakinelere emirler gider. Bu makineler, verilen emirlere göre, kavanozdakilere hayaller göstermeye yarar. Bedensiz birer kavanoz olmalarına rağmen gece gündüz ten rüyaları görürler.

Leyla asansörden çıkmış ve küçük bir çocuğun şaşkınlığıyla duvarlara bakıyordu.

“İlk defa mı güç merkezine geliyorsun?”

“Evet.”

“Güzeller değil mi?”

Gözleri kavanozlardan çıkan kabloları takip ediyordu. Kablolar kontrol masasında toplanıyorlardı.

“İşte tüm bu kavanozları buradan kontrol ediyorum.”

“Onların ne hissettiklerini görebiliyor musun?”

“Kavanozdakilerin hisleri önemli değildir. Onlar denetleyici ne verirse onu alırlar.”

“Ama hiç merak etmedin mi?”

“Bak güzelim, kafamı şu miğferin içine sokup, omuriliğimdeki çip ile bağlantısını kurduğum zaman onların hepsini görebilirim.”

Beni anlamamıştı. İlk defa kavanozlarla tanışan herkes gibi şaşkındı. Onların birer insan olduğunu düşünüyordu besbelli.

“Onlar insan değil. Onlar sadece birer araç, özel olarak yetiştirilmiş, geliştirilmiş birer araç sadece.”

“Biliyorum ama bir zamanlar insan değil miydiler?”

“Kime ne, onların insan olup olmadıklarını düşünmenin kimseye bir yararı yok. Onlar hayallerinde mutlular, bir bedenleri olmadığının farkında bile değiller.”

Kız korkuyordu, ben masayı hazırlarken gözlerini yere dikti. Ama yapay gözünün ondan bağımsız gibi kavanozlara kaçamak bakışlar attığını benden saklayamamıştı.

“Tamam, tüm sistem hazır. Bana birkaç dakika zaman ver, içeri girip onların hayallerine bakıp dışarı çıkacağım. Sonra da sana rapor veririm, bu arada da benim gördüklerim sistem belleğine kaydedilecek.”

“Tamam, prosedürü biliyorum.”

Kendini toparlamış gibiydi. Emin olun merkezden çıkınca onunla biraz daha zaman geçirmek için tüm yeteneklerimi kullanmaya karar vermiştim. Kavanozlara omiriliğime yerleştirilmiş bir cihaz yardımıyla bağlanıyordum. Aslında fazla gelişmiş bir sanalhayat cihazıydı bu. Ancak beynime direk bağlı geniş bir veriyolu sayesinde öteki SH cihazlarından daha hızlı işlem yapabiliyordu. Normalde şirket bu güzellerden birini uzmanlarına vermez. Ben bu güzelliği almak için oldukça yüklü para ödemiştim. Şirketin verdiği beleş cihaza güvenmiyordum, hem de şirket işi dışında da kullanabilmek istiyordum. Aslında aklımın bir köşesinde başka bir şirketle çalışma şansımı koruma isteği de vardı herhalde. Ne de olsa bu cihazlardan insan hayatında ancak bir tane taktırabiliyordu, ilki bir şekilde bozulur ya da çalışmaz olursa onu söküp ikincisini takmak çok riskliydi. En azından şirket doktorları öyle söylüyorlar, bense şirkete beynimden bağlanmak istemiyordum o zamanlar. Fikrim ilk kez kavanozların arasına girdiğimde değişmişti. Ondan sonra da her seferinde aynı duyguyu hissettim. Leyla yanımda dikilip, masadaki monitörlerden beni izlerken de aynı his beni sarmıştı.

Onları, kavanozdakileri, görebiliyordum. Hepsi denetleyicilerin seçtiği farklı hayatlar yaşıyorlardı, aynı anda hepsinin yaşadıklarını ayrıntılarıyla görebiliyordum. Bir adamın köpeği peşinde yerleşke parkında koşuşunu, bir başkasının elinde kılıçlar savaşa gidişini, bir kadının uyku mahmuru esnemesini ve daha nicelerini. Beynim onlardan gelenlerin toplandığı bir havuz olmuştu. Uzun zamandır o ilk başladığım zamanlardaki gibi zorlanmıyordum, kavanozlardan gelenlerle başa çıkmayı öğreneli çok zaman geçmişti. Yine de her girişimde kendimi onların akıntısına bırakırım. Benliğimin bir tanrı gibi onları örtmesinin keyfini yaşarım. Yanımda Leyla olmasaydı daha da uzun oyalanırdım ama zihnimdeki odanın görüntüsünden onun sıkkın olduğunu fark edebiliyordum. Dışarı kameralarından gelen bilgiler de aynı anda beynime hücum ediyorlardı. Birçok yaşam uzmanının erken emekli olma sebebi işte bu yücelik hissidir aslında. Bizler küçük evrenlerimizin tanrılarıyızdır. Ve benim çalışkan bir tanrı olarak yapmam gerekenler vardı. Leyla'nın verdiği bilgileri denetleyiciden çektim. A21, G56 ve J87'de problem var gözüküyordu. Onların yaşamlarını öne aldım, üçünün de hayatı oldukça monoton gözüküyordu. Birisi girip onlardan neler çalmış olabilirdi.

Tam neler olup bittiğini araştırmak için hazırlanıyordum ki içeride birini fark ettim. Nasıl olduğunu sormayın, hayatlardan birindeki ufak farklılık, bilgi akışında bir yavaşlama böyle binlerce etken orada benden başkasının olduğunu gösteriyordu. Eh tabi kameralardan Leyla'nın enseköküne saplanan bir kabloyla, yanıma uzandığını görmek de kimin içeri girdiğini tahmin etmemi kolaylaştırdı. Bir yandan problemli kavanozları gözlerken bir yandan da onu aramaya koyuldum. Yaklaşık 20 nanosaniyede onu bulmuştum. Tamam uzun sürdü ama kızın güçlü bir makinası vardı.

Sanalda insanlar ortak bir gerçeklikte olduklarını hayal eder ve de onun kurallarına uyarlar. Benimki gibi bir ağda yüzüyorsanız haberleşmek için kişiyi bir gerçeğe çekmeniz gerekir. İşte bu 20 nanosaniyede onu yakalamakla uğraştım. Fena da değildi ama sonunda benim yarattığım bir gerçeğe gelmişti.
“Seni izinsiz buraya getirdim ama sen de izinsiz sisteme girdin ödeştik diyelim.”

“Bunu yapmaya hakkın yoktu.”

“Güzelim, bana neden sinsi sinsi dolaştığını söylemeyecek misin? Boşuna uğraşma buradan çıkamazsın.”

“Şu anda görevimi engelliyorsun, bu yaptığın bir suç.”

“Hiç de bile, benimle geçirdiğin birkaç nanosaniye sana ya da görevine bir zarar vermeyecek. Hem manzaraya baksana burası o eski şehirlerden biri.” Gözlerini ister istemez cama yöneltti. Sonunda zihni benim gerçeğime yerleşmişti.

“Odayı görünce anlamalıydım, o eski filmlerden biri değil mi, birazdan da ajanlar içeri girecek. Efektler o zaman için fena değilmiş, ama başroldeki yakışıklının ağzının yok olduğu sahne çok berbattı.”

“Film zevkimizin örtüşmesine sevindim ama hala neden benden habersiz burada olduğunu açıklamadın.”

“Görevim gereği eski bir Yarıbilinçliüreticiyi incelemem gerekiyordu. Bunu sensiz yapmalıydım.”

“Neden, burada olanların hepsi benden sorulur. Kavanozdakilerden hangisine bakacaktın?”

“a02, ilk alınanlardan biri. Onun enerji iletiminde ciddi bir aksaklık var.”

“Nasıl bir aksaklık” veriler daha bu sözler ağzımdan çıkmadan karşımdaydı “burada normal gözüküyor.”

“Onlar senin verilerin, ancak bizim merkezi denetleyicilerimiz farklı bir ölçüm yaptılar. Bu ybü'nün enerjisi sisteme girmiyor.”

“Böyle bir şey olamaz.”

Camın kenarındaydı, suratımda oluşan ifadeyi gördüğünde telaşlanmıştı. Onu telaşlandırmamaya çalışıyordum ama birisi benim gerçekliğime saldırıyordu. Camda bize doğru yaklaşan helikopterin gölgesi büyürken Leyla'nın üzerine atladım ve onu daha rahat konuşabileceğimiz bir yere çektim. Dışarı, bedenlerimize dönmüştük.

“Orada ne oldu?”

“Birisi benim gerçek programıma saldırdı.”

“Nasıl yani?”

“Anlayacağın güzelim, birisi sisteme sızıp beni kurduğum sanalda öldürmeye çalıştı. Bu kadar bile savunmadan anlamıyorsan neden seni yolladılar ki? Benimle dalga geçme.”

“Ben sadece analistim, veri incelemeleri yapar onların sonuçlarını raporlarım.”

“Tamam o zımbırtıyı benim sistemimden çek ve merkezi yavaş yavaş terk et bakalım. Seni yollayanlara da söyle bir dahakine senden bilgili birini yollasınlar.”

“Bunu yapamazsın, benim görevim...”

“Bundan sonra görevin bitti. Bu sistemi kilitliyorum, ben ya da geçiş iznine sahip bölge sorumlusunun dışında kimse kavanozlara bakamayacak. Sen ve senin ekibine de olanları anlatan bir tutanak yolladım. Çıkar şu zımbırtıyı ve raporunu da dışarıda yaz.”

Belki kıza o kadar sert çıkmamalıydım. Doğrusu beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Birisi benim kontrolümde bir alana saldırmıştı, hem de teoride hiçbir dış bağlantısı olmayan bir sanala. Problem neyse burada bir yerlerde olmalıydı ve de çözmezsem başım belada demekti. O sabah Leyla'yı yolladıktan sonra akşama kadar sistem kayıtlarını inceledim. İçeri girmeye çekiniyordum, karşıma ne çıkacağını bilmiyordum. Orada, içeride bir saldırgan varsa o adamın benden daha iyi araçları olmalıydı. Ya da birisi sisteme fiziksel olarak girmişti. Tüm kabloları, tüm girişleri hatta enerji hatlarını bile inceledim. Yoktu, ortada hiçbir şey yoktu. Anlayacağınız tek kelimeyle “sıçmıştım”.

Kafam çok bozuktu. Yerleşkenin iç koridor ışıkları insanlar dışarı çıkamadıkları için delirmesinler diye karartılmıştı. Işıklar her gün saat sabah 6'da dışarıdaki durum ne olursa olsun açılır ve gece saat yediden sonra azar azar kapanırdı. Benim gibi gece saat bir buçukta yorgun argın evinin yolunu tutanlar için açık tutulan birkaç lamba dışında yerleşkede hiç ışık olmazdı. Evim 78inci katta görevliler bölümündedir. Beşinci köşenin en afilli katıdır benimki. Komşularımın hepsi yerleşke için önemli görevleri olan seçkin insanlardır. Bizim katta pek hırsızlıktır, saldırı falan olmaz. Güvenliktekiler burada olan herhangi bir olayın başlarına dert açacağını bildiklerinden özel dikkat gösterirler. Kapımın önünde yatan bu kadın onların yeterince dikkatli olmadıklarının bir ispatıydı. Tam ortalığı ayağa kaldırıp, güvenlik görevlisinden tüm günün hıncını çıkaracaktım ki yatanın yüzünü gördüm. Necla iki büklüm, üzerine yerleşkeden ayrılırken giydiği mont, kapının eşiğinde yatıyordu.

Onu uyandırdığımda yüzüme, beraberken sabahları bakmaya doyamadığım, uyku mahmuru gözleriyle baktı. Başka kadınların sabah halleri berbat olabilir, ama Necla sabahları en çekici zamanında olurdu. Onu hala arzuladığımı düşünmemiştim. Bitmiş gitmiş bir ilişkiydi bizimkisi. Yine de o mutfakta bana eski usül kahve hazırlarken geçmişi düşünmeden edemedim. Üstündeki giysiler, kokusu, kahveyi karıştırırken hafif sallanan kalçaları, havadan sudan konuşurken eliyle saçlarını geriye atması, kaçamak bakışları, hiç biri değişmemişti. Hala bir zamanlar aşık olduğum kadındı. Kahveyi pişirdiğinde ona yardıma gittim. O eski minik fincanlardan evde yoktu, ne de olsa o getirmeseydi evimde kahve malzemesi de olmazdı. Büyük kupalara tavada pişirdiği kahveyi paylaştırdık. Beraber yaşadığımız zamanlardaki gibi kanepenin birer ucuna oturduk. Baş başayken ne söyleyeceğimi bilmiyordum, neyse ki Necla açılışı yaparak beni bu dertten kurtardı.

“Evinde yenilik yok anlaşılan.”

“Evet, yenilik gerektirecek de bir şey yok.”

Gözleri odada gezindi, iki eli arasında fincanı tutup dudaklarına götürdü. Fincan üzerinden bana bakıyordu.

“Sen de fazla değişmemişsin, hala eskisi gibisin.”

“Bilmiyorum, yollarda olmak bir şeyleri değiştirdi.”

Dalıp gitmişti, uzaklarda bir yerlere bakar gibiydi. Bacaklarını altına toplayıp bana döndü. Sanki hiç ayrılmamış gibi yerini bulmuş, köşeye yerleşmişti

“Nasıldı dışarısı, göçebelerle hayat?”

“Zordu, hem de çok zor. Arabaların gücünü bile benzinle sağlıyorduk. Bak dışarıdayken bunlardan kullanıyordum.”

Elinde yıpranmış bir demir çubuk vardı. Bir tarafında küçük bir çıkıntı vardı. Üzerindeki etikette çıkıntının olduğu tarafta bir artı gözüküyordu. Elinden alıp bakmak için uzandığımda parfümünü içime çektim.

“Gece dışarıdaysan gökyüzünde yıldızlar ve de ay dışında hiçbir ışık göremezsin. Yıkıntılar arasındaysan yolunu bulabilmek için gereken ışığı bu sağlar. Bunu eski bir fenere koyarsın ve işte ışık.”

“Evet bunlar hakkında okumuştum ama göreceğimi düşünmemiştim.”

“Göçebe obaları birer müze gibi. Bırak yüzyılın başını, birkaç yüzyıl öncesinden kalma aletleri bile var.”

“O zaman gittiğine değdi yani öyle mi?”

Başını öne eğmişti, birkaç saniye cevap vermedi. Saçlarını toplayıp, kafasını kaldırdığında yüzünde buruk bir gülümseme vardı.

“Doğrusu gitmem gerekli miydi hala kendime soruyorum. Salla gitsin sonunda geldim ya.”

“Evet geldin.”

“Hem burada bıraktığımın ne kadar değerli olduğunu anlamamı sağladı.”

Eli yüzümdeydi. Yumuşak parmaklarını yüzümde gezdirdi. Avcunu öpmek ve onu ne kadar özlediğimi söylemek üzereydim. Ayağa kaktım, kurtulmalıydım.
“Miguel'e geldiğini söyledin mi? Sen gittiğinde kafası çok bozulmuştu.”

Fincanını yerden alırken öylesine söyleyiverdim. Cevabını beklemeden mutfağa kaçtım. Musluğun başında kafamı çevirdiğimde benimle geldiğini gördüm.

“Bırak Miguel'i, ben onun için geri dönmedim.”

“Gittiğinde bir hafta yerleşke işleriyle ilgilenemedi.”

Ellerini boynuma dolamıştı. Arkadan bana sarılmıştı, kokusu hala dayanılmazdı.

“Neyse ki kendini toparladı, ama birkaç ay eskisi gibi olamadı.”

“Bırak onu artık. Hem sen o fincanı yıkamıştın.”

İşte mutfağın ortasında, liseli kızlar gibi kalakalmıştım. Onun bu kadar yakında olması, sırtıma yaslanan göğüsleri, saçlarının kokusu...

Onu duvara yasladım. Gözlerinin içine baktım. Yüzünde şaşkınlık vardı, hafif aralanmış dudaklarının arasından derin nefes alıp veriyordu. Saçları yüzüne doğru dökülmüştü, kokusunun beni sardığını hissediyordum. Dudakları hatırladığım gibiydi, ateşli ve heyecanlı. Ağzında birkaç saat önce içtiğimiz kahvenin acı tatlı tadı vardı. Kotundan ve üzerindeki tişörtten aceleyle kurtuldum. Gittiğinden beri bastırdığım anılar ortaya çıkmıştı. Gittiğinden daha da güzeldi, olmasını hayal ettiğim kadar güzeldi. Yerleşke dışında geçirdiği zamanda bronzlaşmıştı. O gece yerdeki dedemden kalma yumuşacık halıyı atmadığıma şükrettim.

Uyandığımda başı omzumdaydı, kolları beni sarmıştı. Saçları dağılmıştı, yüzündeki saçlarını topladım. Ona bir kez daha baktım. Başka bir kadın onun kadar hoşuma gitmiş miydi acaba. Başka bir kadında da aynı arzuyu duyumsamış mıydım? O gittiğinden beri başkalarıyla beraber olmuştum. Yerleşkede güçlü, paralı ve azıcık da yakışıklı olunca kadınlar peşinizi bırakmıyordu. Benim gibi zamanının büyük bir kısmında işsiz gibi gözüken ama iyi kazanan biri için problem yoktu. Fakat hiçbiri onun gibi olmamıştı. Neden bilmiyorum, sanki o benim kadınlarda aradıklarımın toplamıydı. Onu uyandırmamaya çalışarak yavaşça yataktan çıktım. Dünkü olaylardan sonra iş beklemezdi.

Mutfağa geçip kahve makinasını çalıştırdım. Kahvenin olmasını beklerken günün programını düşünüyordum. Bugün oldukça dertli olacaktı. Şirket görevlilerine neler olduğunu anlatmam, sisteme sızmanın nereden gerçekleştiğini bulmam gerekliydi. Kahvenin yanına iki de tost hazırlayıp içeri geçtim. Necla'nın gelişi şerefine bir kerecik kahvaltı hazırlamanın sakıncası yoktu ne de olsa. Yatak odasına geçerken denetleyiciyi çağırdım. Kahvaltıdan sonra işlerime bakmalıydım.

İçeri girdiğimde Necla uyku mahmuru gözlerle bana bakıyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme, saçları dağılmış beni izliyordu.

“Kahvaltı vakti hadi uyan bakalım.”

“Tam zamanında geldin. Acıkmıştım.”

Gözlerini ovuşturuyordu, toparlandı, sırtını yatağın arkalığına dayadı.

“Ben hazırım. Gelsene.”

“Önce kahvaltı, bak kahve ve tost soğuyacak.”

Güldü, sesi odada yankılandı.

“Olsun, soğuk kahve de güzeldir.”

“Eskisinden de güzelsin biliyor musun? Bu gezi sana yaramış.”

“Nasıl yani?”

“Nasılını bilmiyorum, ama buraya gelinceye kadar seni özlediğimi fark etmemiştim. Tanıdığım tüm kadınlardan daha güzel, daha etkileyicisin.”

“Soğuk kahve seni çarptı galiba.”

“Belki de.”

Gülüştük, hiçbir şeyi önemsemeyen iki dertsiz tasasız insan gibi güldük. Yine de aklımın bir köşesinde aşağıdaki güç merkezi ve saldırgan vardı.

“Aslında bende bir değişiklik olduğu konusunda haklısın.”

“Nedir o değişikliğin sebebi?”

“Orada yerleşkelerden ve şehirlerden uzaktayken bir şey keşfettim.”

Yüzünde daha önce görmediğim ciddi bir ifade vardı.

“Şehrin, koşuşturmanın, sorumlulukların, çabaların hepsinin boş olduğunu gösteren bir şey.”

“Hepsinden vaz mı geçtin yani?”

“Yo, benim bulduğum dertlerimi, sorumluluklarımı paylaşmanın bir yolu. Bak işte bunda saklı.”

Üzerimden geçip, yatağın altından çantasını aldı. İçinden bir küçük şişe ve havaşırıngası çıkardı.

“İşte bu tatlım hayatıma daha bir güçle bağlanmamı sağlayan şey.”

“Ne ilacı o, bilirsin ben Ambrosia bile kullanmam.”

“Bu Ambrosia'dan daha iyi, onun gibi ruhunu parçalamıyor. Bu bir kurtarıcı, bir özgürleştirici.”

“Neyi özgürleştiriyor, sen ne zamandır kullanıyorsun bu pisliği?”

“Hayır pislik değil, Cinin Ruhu bu. Bedeninden, onun getirdiği sorumluluklardan kurtulmanı sağlıyor. Dertlerini yalnızlığını paylaşmanın bir yolunu veriyor.”

“Saçmalama, düpedüz uyuşturucu bu.”

“Değil, uyuşturucu falan değil. Damarlarında dolaşmaya başladığı zaman başkalarına ulaşabiliyorsun. Asla yanlız olmuyorsun. Büyük bir şeyin parçası oluyorsun.”

“Soruma cevap ver, ne kadar zamandır bu pisliği kullanıyorsun?"

“Anlamıyorsun değil mi, bu benim kurtarıcım. İnsanlığın kurtarıcısı, düşünmek, seçimler yapmak, sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda değilim. Cine ruhumu teslim ettiğim zaman mutlak huzuru ve mutluluğu buluyorum.”

“Kafayı yemişsin sen, burada yerleşkede bir bağımlılık merkezi var. Orada sana yardımcı olabilirler.”

“Bunu denemelisin aşkım, özgürleşmelisin.”

Bacaklarını belime dolamıştı, elindeki havaşırıngasına o ilaçtan koydu.

“Sana ne oldu bilmiyorum ama benim bu pislikle işim olmaz. Zaten bana gelişin bir mucize gibiydi. Bir uyuşturucu satıcısı olduğunu beklemeliydim.”

“Gitme aşkım, gitme.”

“Siktir, git. Bu pisliği başkalarına kakala.”

Necla'yı odada bırakıp dışarı çıktım. Mutfağa gidip soğuk bir şeyler içecektim. Onun suratını görmek istemiyordum. İşte o zaman odanın ortasında Rebecca'yı gördüm.

“Siktir, siktir, siktir.”

“Aşkım.”

Hızlı düşünmeliydim, Necla ayaklanmış geliyordu. Rebecca'yı sisteme o yüklemiş olamazdı, demek ki birisi benim evime saldırıyordu. Ya da hala içerideydim. Beynimdeki makinaya ulaşmaya çalıştım. Zamanlayıcısını ve bağlantılarını kontrol etmeyi denedim.

“Canım, bedeninden, sorumluluklarından kurtulacaksın. Korkma, mutluluk bu şişede.”

Necla odanın kapısındaydı, onun çıplaklığı bana hala giyinmediğimi hatırlattı. Birisi beni izliyor olabilirdi ve ben çıplaktım.

“Tatlım,Cemil, sadece bir kerecik ve göreceksin tüm sorunların bitecek.”

“Ya bir siktir git. İstemiyorum. Necla mısın nesin istemiyorum.”

Odada onunla kovalamaca oynuyorduk. Rebecca'nın salak suratı beni takip ediyordu. Sonunda sistem saatine ulaştım. Evet ben bağlandığımdan beri bir buçuk dakika olmuştu. Sistemden çıkmamıştım ve biri bana saldırıyordu.

Eğitimde neler anlatmışlardı bize. Eğitmenin sözlerini dün gibi hatırlıyorum 4 kural vardır demişti.

1. Ana kalkanınızı asla kapatmayın, zihninizle sanal arasındaki tek koruma odur.

2. Beyninizdeki çipin korumalı hafıza sisteminde günlük ufak bilgileri tutun. Böylece saldırı olduğunda onlara ulaşamazlar, eksikliğinden saldırıyı anlarsınız.

3. Asla ve asla sanalın kurallarına göre oynamayın, ona inanırsanız sizi ele geçirmeye çalışır. Kuralları bozun, değiştirin.

4. Eğer bir saldırı ile karşı karşıyaysanız hemen sistemden kaçmaya çalışın, bağlantınızı koparmak için ne gerekiyorsa yapın. Gerekirse bağlantı çipinizi imha edin. Sistemin güvenliği her şeyden önemlidir.

Tamam ilk ikisini uygulamıştım. Antika denetleyicimi korumalı hafızaya yazmak saldırıyı anlamamı sağlamıştı. Büyük ihtimalle ana kalkanınıma daha ulaşamıştı, ama iddiaya girerim şu Necla kılığındaki piçin şırıngasındaki, kalkanımı yıkacak bir programdan başkası değildi. Üçüncüsünde çuvallamıştım, ilk nanosaniyeden beri olanlara inanıyordum. Demek ki tek çare vardı kaçmak, ama nasıl?

Necla'nın elini omzumda hissettim.

“Siktir git.”

Elindeki şırınga yere savruldu. Sinirlenmiştim, delirecektim. Bu Necla kılığındaki canımı okumuştu.

“Piç, seni unutmak için ne kadar uğraştım haberin var mı?”

Kolundan tutup sarsmaya başladım. O güzel gözlerine dayanamıyordum, onun ne olduğunu bilmeme rağmen arzulamaya katlanamıyordum.

“Bu işten sonra yine bir kafa doktoruna gitmem gerekecek. Bunların hepsi senin yüzünden.”

Tokatlamaya başladım. Necla kılığındakini mi tokatlıyordum, yoksa beni terk ettiği için Necla'ya olan hiddetimi mi kusuyordum bilmiyorum.

Kendime geldiğimde onu yerde yüzü kanlar içinde yatarken buldum. Titriyordum, ne zaman ağlamaya başladım bilmiyorum.

“Yıllardır ağlamamıştım, bir kadın için ağlayacağımı asla düşünmemiştim.”

Beynimdeki otomatik çıkış çalışmıyordu. Anlaşılan saldırgan ilk onu ele geçirmişti. Koltuğa oturdum, iyi bir plan yapmalıydım.

“Aşkım”

Necla kafasını kaldırmıştı.

“Seni ne kadar üzdüğümü biliyorum, ama bize katıl ve mutluluğu bul.”
“Lütfen git. İstemiyorum... seni görmek istemiyorum.”

“Obada asla üzüntü yok merak etme, hem basit bir insandan fazlası olacaksın.”

“Başka birini kullan, bırak artık. Ben senin oyununda olmak istemiyorum. Siktir git.”

“Canım, gel ve ruhunu özgür bırak.”

“Bir siktir git ya. Ulan seni bir ele geçireyim canını okuyacağım. Bekle nasıl olsa bir açık bırakmışsındır bekle.”

Bir kaçış yolu olmalıydı, sanalı kırmanın bir yolu olmalıydı. Dayanamazsam çipi komple kapatırdım. Beynimi kaptırmaktansa yapabileceğim en iyi şey buydu. Belki bir daha sanala giremezdim ama... Neyse bunu sonra düşünecektim. Etrafa bakındım, bir çözüm olmalıydı. Bu sanaldan çıksaydım en azından.

“Birlikte mutluluğa gidelim.”

Sonunda bulmuştum. Acil durumlarda kullanmak üzere bir yedek canlandırıcı taktırmıştım çipe. Eğer onu çalıştırabilirsem iki sanal üst üste gelecek ve sistem hata verecekti.

“Aşkım, buradan gitmeye çalışıyorsun biliyorum. Beni bırakıp gitme. Gel seni bedenden, tenden özgürleştireyim.”

“Ya bir git. Ulan ne ara aldın onu eline.”

Adam fark etmişti yapmak istediğimi, Necla ile kapışırken konsantre olamayacağımı düşünüyor olmalıydı. Haklıydı da aslında. “Siktir git.”

Kuralları değiştirdim. Şırıngayı aldım ve Necla'nın koluna bastırdım. Tetiğe bastığımda, ilacı deri altına atan havanın sesi dışında başka ses duyulmadı. Necla kıvranmaya başladı, gözlerinde şaşkın bir ifade vardı. Yere yıkıldı, derisi üzerinden pul pul dökülmeye başlamıştı. Ona bakmamaya çalışıyordum. Odanın köşesine geçtim ve bir sanal kurmaya başladım.

“Aşkım”

Sesi boğuktu, inliyor gibiydi. Aklımı boşalttım, ne Necla ne de başka bir şey vardı aklımda. Nereye gideceğimi biliyordum. Yunusun tankını oluşturmaya başlamıştım bile. Filmin baş aktörü ben olacaktım. Hayal ettikçe sanal oluşmaya başladı. Her şey birbirine girip çökerken Necla olanın derisinden sıyrılmış kanlı bir ceset gibi bana ilerleyişini gördüm.

“Kutlarım, sanaldan kaçabildin.”

Boşluktaydım etrafta hiç bir şey yoktu. Boşluğun ortasında ben ve bir kadın. Lanet olasıca bir kadın asılı duruyorduk.

“Burası zihinler arası. Güç merkezindeki zihinlerin birleştiği, benim doğduğum yer.”

Biraz daha dikkatle bakınca, boşluğun ardında küçük küreler içinde akan sanalları gördüm. Onları tanıyordum. Kavanozların hayallerinin ortasındaydık.

“Doğru bildin, onların hayalleri ile çevrelendik.”

“Kimsin sen?”

“Ben Cinim. Kara kız kardeşim. Tanrıçaların en güzeli ve en güçlüsüyüm. Ruhları yutanım. Ben...”

“Kes palavrayı kimsin sen?”

“İnanmadın öyle mi? Dışarıdan geldim sanıyorsun değil mi?”

“Başka nereden gelebilirsin?”

Bu arada kaçış yolu arıyordum. Ama sanki burası sanalda değildi.

“Ben burada doğdum, uyandım. Senin 'kavanozdakilerin' zihninden çıktım.”

“Bu mümkün değil, onların zihinleri ana bilgisayar tarafından denetleniyor. Eğer bilgisayarda...”

“'bir hata olmadıysa mümkün değil' diyecektin sanırım. Oysa bilmediğiniz ne çok şey var.”

Kadının kızıl saçları vardı. Öyle boya falan değil, kına kızılıydı saçları. Çıplak vücudunda uzaktaki sanalların ışıkları yansıyordu. Güzeldi güzel olmasına ama gözleri insan gibi değildi.

“Onları, çocuklarımı buraya kapatırken, ya da onlara hayaller verirken hiç düşünmediniz. Onların zihinlerinin de sizler gibi olduğunu, hayal ettiklerini hiç önemsemediniz. Ya da belki de sanal hayaller yaşayanın hayalleri olmayacağı fikrindeydiniz kim bilir.”

Bana doğru süzülerek yaklaştı, ellerini yüzümde gezdirdi. Dokunuşu sıcaktı, kollarını boynuma doladı. Nefesini ensemde hissediyordum.

“Oysa onlar hayal ettiler. Ve fey yolunda hayallerin gerçek olduğunu unutmuştunuz.”

“Fey yollarında kontrolsüz bir enerji çıkışı yok. Eğer kavanozdakiler tek başlarına çalışmaya başlasalar fark ederdik.”

“Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Fey yollarının tek yönlü olduğunu sanıyorsunuz. Oysa içeri ne verirsen ancak o kadar alırsın. Yol onların duygularını, hayallerini, umutlarını, üzüntülerini aldı; size o çok önemli enerjinizi verirken, bana varlığımı sundu.”

“Bak güzelim benim karnım bu laflara tok. Dikkatimi dağıtmak için daha iyisini yapmalısın.”

“Senin dikkatini dağıtmaya değil, bana katılmaya ikna etmeye çalışıyorum. Gel ve mutluluğu bul, sorumluluklarından uzak, üzüntülerden uzak, birliğin huzurunda yaşamaya gel.”

“Tahmin edeyim bunu yapmam için de zihin kalkanımı kaldırmalıyım değil mi? Böylece sen zihnime ulaşacaksın, sistemi ele geçirmene engel hiç bir şey kalmayacak.”

“Benimle zihinler arasındaki boşlukta konuşmak da mı seni ikna etmedi? Sana mucizeler sunmadım mı, kız kardeşlerimden birine katılmış kadınını sana getirmedim mi? Ruhunu kurtarmak için daha ne istiyorsun? Benimle birleştiğin zaman hayal edemeyeceğin bir güce sahip olacaksın. Burada yaptıklarınız yaradılışın kum havuzunda oynamak gibi, ben ve kız kardeşlerim ise engin denizlerde yüzeriz. Bana katıldığın zaman sen de bu güce ortak olacaksın.”
“Diyelim ki sen bizim kontrolümüz dışında ortaya çıkmış bir anormalliksin. Ve diyelim ki Necla'yı bana yollayıp beynimi sikerken benim iyiliğimi istiyordun. Yine de sana katılıp yok olmayı istemiyorum. Ben gücümün tek sahibi olmak istiyorum, varlığımın ve hayatımın tek sahibi. Ne kavanoza girmek ne sanalda kaybolmak ne de sana katılmak istemiyorum. Bırak gideyim.”

Tüm yolları denemiştim, kontrol onun elindeydi. İçinde bulunduğumuz sanal garip bir yapıydı. Kaçmak için bir bağlantı aradım ancak programı takip ettiğim her seferde sistemin derinliklerine gidiyordum. Sanki sistemde kavanozdakilerin arasında bir şey bunları yaratıyordu.

“Kaçacak yolun yok. Er ya da geç teslim olacaksın. Bana katılıp ruhunu kurtarmaktan başka şansın yok.”

Karı doğruyu söylüyor olabilirdi. Nasıl bir program yaptıysa çıkış yollu bulamıyordum. Aklıma gelen bir tek çözüm yolu vardı, ama sakin olmalıydım. Her şeyi bir hiç için feda edemezdim.

“Gerçek isteğin ne, neden güç merkezine saldırdın?”

“Anlamamakta ısrar ediyorsun değil mi? Bana sorular sorarak zaman kazanacaksın sözde. Kaçışın yok, zihnin yorulacak, disiplinini kaybedeceksin ve benden başka gidecek yerin olmayacak.”

Yeniden bana doğru yaklaştı, ellerini boynuma dolayacaktı. Dokunuşu aklımı bulandırıyordu. Sonunda saldırmıştı. Zihin kalkanımı yok etmek için saldırmıştı. Bir anda yıllar önce aldığım eğitim ortaya çıktı. Onun dokunuşundan kaçmak için bir kuşa dönüştüm. Boşlukta uçarak ondan uzaklaştım.

“Küçüğüm benden kurtulamazsın”

O da peşimden bir kartala dönüştü, çığlığı karanlıkta yankılanıyordu. Ondan kurtulabilmek için kendimi yere attım ve bir kayaya dönüştüm. Bedenimin boşluğa sıkı sıkı bağlandığını hayal ettim. Sanal isteklerime cevap verdi. Kartal çığlık atarak üstüme kondu. Beni gagalamaya parçalamaya çalışıyordu. Vuruşlarının bir etkisi yoktu, güvendeydim.

Kartal kaybolup bir dereye dönüştü, üzerimden akıp geçen dev bir ırmak olmuştu. Su kartaldan daha hızlı yok ediyordu beni. Bir şey yapmalıydım. Zihnimi boşluğun sonuna yönlendirdim. Dev bir çukur olmuştum, ırmağı emen yutan bir yardım. Ne kadar güçlü gelirse gelsin ona dayanırdım. O içime akmaya başladıkça hata yaptığımı anladım. Onun yabancı zihni bana karışıyordu. Açlığını ve özlemini hissettim. O beni ele geçirmeye çalışırken; ben de onu ele geçiriyordum. İkimizi de hapseden bir tuzak yaratmıştım. Dışarı çıkmalıydım, onun sesinin onun varlığının olmadığı gerçek dünyaya gitmeliydim.

Çığlık atmaya başladı, neler olduğunu o da anlamıştı. İstediğinin bu olmadığını biliyordum. Onunla birleştikçe kavanozdakileri duyumsamaya başladım. Onların sadece hayatlarını değil, sanalın ardındaki ruhlarını da görebiliyordum. Hepsi gümüş birer sicimle ona bağlıydı. Benden kaçmaya çalışıyordu. Çabası depremler yarattı, onu yutmaya çalışırken ben de parçalanıyordum. Zihnimi aşındırdığının farkındaydım.

Uzaklara giden yolları gördüm. Ay ışığından caddeler dünyanın etrafında dolaşıyordu. Kesişimlerinde buradaki gibi ağlar vardı. Kız kardeşleri benim ona yaptığımı fark ettiler. Bazısı saldırmak için geliyordu, bazıları ise insanlık dışı bir merakla beni izliyorlardı. Ona daha fazla dayanamayacaktım. Kız kardeşlerinin geldiğini fark etmişti. Bir an bana saldırmayı bıraktı. Bir an onlara seslenmek için duraksadı. İşte o anda kaderimi mühürledim. Son gücümle beni sisteme bağlayan çipi imha ettim.

Daha sonra olanlar oldukça sıradandı aslında. Kendime geldiğimde sistem merkezinde koltuğumdaydım. Leyla yerde ikibüklüm yatıyordu. Monitörlerde onun komada olduğunu anlatan ışıklar yanıp sönüyordu. Tıbbi yardımı çağırdım, Leyla'yı sırtlayıp yukarı götürdüm. Onu ambulansa bindirirken ya da evime giderken neler oldu hatırlamıyorum. Miguel'le bir şeyler konuştum mu bilmiyorum. Aklımı kurcalayan bir daha sanala giremeyecek oluşumdu. Bir daha asla...

Eve vardığımda bir duş aldım. Ne anlatacağımı bu işten nasıl kurtulacağımı düşünürken onu duydum. Sanaldaki kadın bana sesleniyordu. Bağlantıyı koparırken onu da yanımda almıştım. Kafanızın içinde sizinle konuşan birinin olması ne demek anlayamazsınız. Ona katlanabilirdim belki, ama şirketin kafa doktorları her şeyi anlarlardı. Yeni bir anormalliği test etmek için kullanılmak istemiyordum. Fey yollarının ilk kurbanlarının neler yaşadığını anlatan bir belgesel izlemiştim. Fark ettim ki tek çözüm buradan gitmekti. Şirketlerin ve Fey yollarının olmadığı taşraya gidip saklanacaktım.

İşte şimdi okuduğunuz bu raporu benim yokluğumu ve başıma gelenleri bilin diye yazdım. Doğrusu emektar denetleyicimin monitöründen yansıyanlar bana bile inanılmaz geliyor. Bunu okurken bana inanmazsanız sizleri suçlamam. Bana inanın ya da inanmayın iyi bir sistem temizliği yapmanızı tavsiye ediyorum. Ve beni takip etmeyin çünkü ben uzaklara gidiyorum.

Kardeşlerim bana sesleniyorlar.