CocaCola, Picasso ve Parmaklar N. Engin VRANA |
|||||||||||
|
6 yaşındayken evden çıkmaya korkardım. Dışarıdan hoşlanmamam bir yana, eve dönememe tehlikesiyle karşı karşıyaydım çünkü. Sokağa adımımı atar atmaz bütün dünya değişiyordu birden. Bu bulanık dünyada yolumu bulamamaktan çekiniyordum. İşte bu yüzden, mahallenin çocuklarının “Şizofren pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım” diye hep bir ağızdan bağırmalarını duymazlıktan gelmeye çalışırdım. Bir gün annem ağlayarak odama geldi. Hep arkadan topladığı simsiyah saçları dağınıktı; tir tir titriyordu kadıncağız. Artık dayanamadığını, benden nefret ettiğini söyleye söyleye beni kapının önüne kadar sürükledi. Ne olduğunu anlayana kadar kapının önüne konmuştum bile. Sokağa baktım. Evimiz dik bir yokuşun hemen sonundaydı. Yokuşun sonundaki çocuk parkında bir sürü çocuk toplanmış; yakan top oynuyorlardı. Onları izledim bir süre; cesaretimi topladım. Parmağımı tırnağımla yararak geri dönüş yolumu işaretlemeye başladıktan sonra da çocukların yanına gittim. “Baksanıza arkadaşlar şizofren bizimle oynamaya gelmiş.” Hepsi birden hareketlendi bunu duyunca. Hızla etrafıma toplandılar. Bense sinmiş; tek kelime edemeden olanları izliyordum. Etrafımda bir çember oluşturdular. Bir yandan da kendi aralarında fısıltıyla konuşuyorlardı. Bu halleriyle bana hastanedeki doktorları hatırlattılar; onlar da hep böyle toplanırdı çevremde. Sonra garip bir şey oldu. Sanki biri emretmişçesine hepsi el ele tutuştu. Ardından da ellerini yavaş yavaş sallayarak dönmeye başladılar. Neşeyle ellerini sallıyor; dönüyor da dönüyorlardı tatlı bir ezgiyle birlikte: “Şizofren, şizofren…” Tam ortalarında kalmıştım; sanki hepsi bana bağlıymış gibi hiç şaşmadan, hızlanarak dönüyorlardı çevremde. Sözler değişmeden müzik değişiyordu sürekli; “Şizofren,şizofren…” Hızları öyle bir noktaya ulaştı ki; artık ne söylediklerini anlayabiliyor; ne de onları ayrı ayrı bedenler olarak görebiliyordum. Dönen bir gökkuşağıydılar sadece. “Mehmeett; yemek hazır oğlum eve gel.” “Selçuk; bağırtma beni çabuk eve….” Bütün mahalle bağırıyordu; tüm anneler sözleşmiş bir ağızdan çocuklarını çağırıyordu galiba. Gökkuşağı parçalanmaya başladı. Elini bırakan bir çocuk diğerlerinin de savrulmasına neden oluyordu. 2-3 dakika sonra kimse kalmamıştı parkta; yalnızdım. Kendime sarılıp her yanımı kan yapmıştım; hem akan kanı da durdurmuştum bu şekilde. Söylenerek bir parmağımı daha yardım ve sırtımdan (çocuklara saldıramadığı için utancından) gizlice kaçmaya çalışan Ahmet'i içeri ittikten sonra parktan ayrıldım. Daha önce hiç görmediğim bir köprünün üzerinden geçtim. Küçük bir derenin üzerine kuruluydu köprü; derenin iki yanındaki oluklardan suya rengarenk boyalar veriliyor, bu boyalar akarken bin bir şekle giriyorlardı. Hayranlıkla onları seyrettim bir süre; sonra da karşı kıyıdaki kente girdim. Çocuğun yanına gittim. Heyecanlıydım açıkçası; ilk defa ailem dışında birileriyle konuşacaktım: “Merhaba…Şey o kutuda ne var?” “Kola” dedi oğlan gözlerini teneke kutudan ayırmayarak. “Öyleyse niye bakıyorsun ona?” Çocuk ilk defa bana doğru yöneltti bakışlarını; esrarlı bir anlam vardı gözlerinde “Hiç bir şeylerin nasıl bozulduğunu düşündün mü?” dedi “Sütü son kullanma tarihinden bir an önce ya da bir an sonra içmek arasındaki farkı…Hiç düşündün mü?” “Hayır,düşünmedim” dedim korku içinde; duruşu çok ürkütücüydü çocuğun. Bir teneke kutuyu izlemek aptalca görünse de çocuğun sesindeki adanmışlık beni izlemeye zorladı. Oğlanın yanına oturdum ve beraber kolaya olacakları bekledik. Oturmaktan sıkılan Atilla omzumdan kaçmaya çalıştı; onu tokatlamak zorunda kaldım. “Sadece on beş saniye kaldı.” dedi çocuk vecd olmuş bir şekilde “Dikkatle izle…” O anda kutunun tam üstünde bir spot yandı; birçok keman aynı anda bilmediğim bir melodi çalmaya başladı. Ürperdim; kutu sallanıyordu. Evet kutu sallanıyordu; sağa sola…Küçük küçük yumrular her yanını kaplamıştı tenekenin; sanki bir şeyler dışarı çıkmaya çalışıyordu. Heyecandan oğlanın koluna yapıştım. O ise yüzünde çarpık bir gülümsemeyle olanları izliyordu. Yumrular büyüyordu; keman seslerinin arasında küçük metalik çığlıklar duyuyor gibiydim. Kemanlar sustu ve kutu tiz bir gürültüyle birlikte patladı. İçinden yüzlerce küçük beyaz yaratık fırladı dışarı. Sonsuz bir mutluluğu çağrıştıran çığlıklar atıyordu yaratıklar. Bir süre etrafımızda uçuştular; hatta biri burnuma kondu (çok hüzünlü gözleri vardı), sonra da hepsi farklı yönlere dağıldı. Ben şaşkın şaşkın onları bakıyordum. Oğlansa kendinden geçmişti; kahkahalar atıyordu. “Ha ha ha biliyordum. Böyle bir şey olduğunu biliyordum. Her şey tahmin ettiğim gibi…” Anlamamıştım “Neyi biliyordun?” diye sordum. “Sen salak mısın? Anlamıyor musun? Coca Cola özütünün ne olduğunu bulduk az önce. Coca Cola özütünün ne olduğunu hiç merak etmedin mi?” Çocuk sinirlerime dokunmaya başlamıştı. Her şey de merak edilmezdi ki! Sustum. “Özüt dedikleri bilinmeyen bir canlının pupa evresi! Kelebeklerinki gibi…Herhalde bunu biliyorsundur. Bu canlıların birkaçı kanımıza karışıp beynimize yerleşiyor ve bizi Coca Cola almaya zorluyorlar!!! Kim bilir belki de Coca Cola şirketi başkalarının eline geçmesin diye soyunu kurutmuştur bunların. Sadece kendi laboratuarlarında üretiyordur; ama artık benim elime geçti işte. Ha ha ha. Onların yapmaya korktuğu şeyi ben yapacağım…” “Ne yapacaksın ki?” dedim yine hiçbir şey anlamadan. “Evreni ele geçireceğim elbette.” dedi; yüzünde çarpık bir sırıtış vardı. Her tarafını dumanlar sarmalamıştı. Sırtında da daha önce dikkat etmediğim bir pelerin vardı şimdi; dumanlarla beraber dalgalanıyordu. “Bu aletle uzay-zamanda yaratacağım cepte bu yaratıkları eğiteceğim. Eğiteceğim ve çoğaltacağım onları… Sonra da güçsüz paralel dünyalara saldıracağım.” cebinden oyuncak parçalarından yapılmış garip bir tabanca çıkarmıştı. Her yanından oyuncak başları sarkıyordu aletin. “Sonra da sayı gücümü kullanarak gelişmiş dünyaları ele geçireceğim ve Evrenin kapıları önüme açılacak. Ha ha ha ha….” Fena bir fikirmiş gibi gelmiyordu kulağa; yalnız bir soru takılmıştı kafama. Hemen sordum “Ya onlar seni ele geçirirse?” Oğlan umursamaz bir tavırda elini salladı. “Saçmalama öyle bir şey söz konusu bile değil.” Sustuk. Artık rahatsız olmaya başlamıştım. Gitmeye karar verdim ve “Başarılar, sonra görüşürüz” deyip arkamı döndüm. “Dur bir dakika” dedi çocuk panik içinde “benim kraliçem olmayacak mısın?” önümde diz çökmüştü; yüzünde de masum bir ifade… “Sanmıyorum” dedim; etrafımda sürekli önüne geleni sorgulayan bir çocukla yaşamayı hayal bile edemiyordum. “Ama, emin ol senin arkandayım. İyi bir fikrin var. Başarılı olabilirsin.” Hızla ayrıldım oradan; neyse ki geçen sürede birisi telleri kaldırmıştı. Koşarak uzaklaştım. Geride parçalanan oyuncakların sesini duyuyordum. Sokak boyunca koşturduktan sonra yorulduğumu hissettim; ter içinde kalmıştım. Parmağımdaki kanama da durmuştu hem. Dikkatsizliğime sinirlenerek orta parmağımı yardım ve gelen ilk minibüse bindim. Dışarının soğuğundan sonra minibüsün sıcağı çok iyi gelmişti. İlk bulduğum koltuğa, yolcuların alışkın olduğum yadırgayan bakışları altında oturdum. Bir sıra önümde de başka bir çocuk oturuyordu. Yaklaşık 10 yaşlarında bir erkek çocuğuydu bu ve camdaki buğuya sürreal resimler çiziyordu. Bir süre sonra minibüsteki herkes çocuğun büyük bir şevkle yarattığı şaheserleri seyretmeye başlamıştı. Kendilerine göre yorumlarıyla birlikte; “Realite kavramına estetik bir saldırı…” diye ekledi şişmanca, rengarenk giyinmiş orta yaşlı bir kadın. “Büyük ressam olacak bizim torun…şey gibi, neydi şu resimlerini buldukları herifin ismi. Hani kaçırmaya çalışıyorlardı ya tablolarını…” dedi, sanırım babaannesi olan başörtülü teyze. “Pablo Picasso…” diye bağırdı arkalardan genç bir çocuk. “Ha o işte…Picasso gibi olacak canım benim..” Çocuk yapılan bütün yorumlara gülümseyerek karşılık veriyor; ama hiçbir şekilde yaptığı işten dikkatini ayırmıyordu. Büyük bir zevkle yapıyordu çocuk resimleri; bunu görebiliyordum. Birden ona çok özendim… Neyse, bu arada dolmuş şoförü arkadaki tantanadan rahatsız olmuş olacak ki aniden kaloriferi kapattı ve kapıyı açtı ardına kadar. Hepimiz bir anda soğukla burun buruna geldik; ilgimiz şoföre yöneldi böylece. Tekrar resimlere baktığımızda, çizimler akmaya başlamıştı; su damlaları dümdüz bir yol izleyerek camın altında toplanıyorlardı. “Olamaz, olamaz. Resimlerim…bir daha hiç resim çizemeyeceğim, asla asla….”Çocukcağız başını dizlerinin üzerine koymuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Yazık, ileride ülkemizi yurtdışında da temsil edecek çok büyük bir ressam olabilirdi.” dedi sakallı adam. Herkes onayladı bunu ve sessizleşti. Artık bir tek çocuğun hıçkırıkları duyuluyordu. “Ressam olamazsam o zaman ben de….avukat olurum” dedi oğlan aniden. Kafasını kaldırmış ıslak gözleriyle gülümsüyordu; çılgınca bir gülümseme… Bu sırada şoför tantananın bitmediğini fark ederek arabayı durdurdu ve geriye bakarak: “Ne oluyor yahu?” dedi sinirli sinirli. Bunun üzerine herkes olayları kendince önemli bulduğu yerden başlayarak anlatmaya girişince uğultu iyice arttı. Çocuk hala ağlıyor; ümitsizce yardım istiyordu. Şoför, hatta dolmuştaki herkes, çıldırmak üzereymiş gibi geldi bana. Bunun üzerine açık kapıdan dışarı fırladım ve nereye gittiğimi bilmeden koştum… Sonunda durduğumda bir girişin önündeydim. Taştan oyulmuşa benzeyen çok eski bir kapının önünde. Kapının iki yanında da uzunlamasına oyulmuş semboller vardı; daha önce hiç görmediğim türden semboller… Ama garip bir şekilde anlamlarını biliyordum; kendim çizmişim gibi… “Ne zaman önüne bir kapı çıkarsa bil ki; ya yanlış yoldasın yYa da hayatının sonunda” Yine de girdim kapıdan. Çıktığım yer karanlıktı; çok karanlık… Buna rağmen her şeyi gayet net seçebiliyordum. Havada uçuşan deri parçalarını, kas liflerini, etrafımdaki yarılmış binlerce parmağı, sürekli inlemeye benzer sesler çıkararak değişen insan-ağaçları…her şeyi. Bir kez daha paniğe kapılıp koşmaya başladım; kafamı çevirdiğim her yerde 30-40 ayağın üzerinde ya da yerdeki ufacık bir penisten filizlenen ceninleri görüyordum. Ceninler gözümün önünde büyüyor, gelişiyor; sonra da yürüyüp kapıdan çıkıyorlardı. Kadınlar, çocuklar, canavarlar, malikaneler…Bu arada rüzgarlar da dökülen parçaları yoldan süpürüyor; diğer ağaçların yapısına katıyordu. Beni de almalarından ölesiye korktum o an. Onlara bakmayı bırakıp, koştum koştum… Çok fazla dayanamadım ama; yorulup yere yığıldım sonunda. Korkuyla dolu yere sımsıkı yapıştığımı hatırlıyorum. Sonrası ise biraz bulanık; önce Tayfun,Ahmet ve Atilla terk ettiler beni ve kapıya gittiler. Arkalarından bağırdım; fakat hiçbiri dönüp bakmadı bile. Sonra…uyuyakalmışım. Uyandığımda ağaçların yanındaydım; önceden uzaktan gördüğüm şeyler gözlerimin önündeydi şimdi. Bir çığlık attım ve yerden kalkmaya çalıştım; olmuyordu, kıpırdayamıyordum. Bağıra bağıra ağlarken yanımda ipek gibi bir ses duydum: “Merhaba Aslı…” Kafamı sesin geldiği yöne çevirdim; hemen yanımda sarı saçlı bir kız çocuğu yatıyordu. Bana gülümsedi. “Sen de kimsin?” diye sordum kıza. “Ben Alice…” dedi kız gülümsemesini genişleterek. “Alice mi?” dedim şaşırarak; nasıl Türkçe konuşabiliyordu ki! Gülümsemesi acıklı bir hal aldı kızın; sadece gülümsedi. Hiçbir şey söylemedi. “Neresi burası?” diye sordum bir süre debelenip yerimden kıpırdayamayınca. “Burası… Arka Kapak. Her şeyin bitip; sonra yeniden farklı bir yüzle başladığı yer. Yolculukların son durağı….” “Peki benim burada ne işim var?” “Bilmem” dedi Alice; ilk defa hüzünlü bir ifadeye bürünerek “Hiç kimsenin burada işi yoktur aslında; o yüzden bizi parçalayıp yeniden yaparlar” dedi kafasıyla ağaçları göstererek. Hiçbir şey anlamamıştım; boş boş göğe baktım bir süre. Ne yıldızlar vardı ne de ay. Sert diken gibi uzun otlar süründü yüzüme. Her yanımı çizdiler. “Bunlar ne?” diye bağırdım acı içinde. “Rapunzel'in saçları” dedi Alice “Yeni gelenlere göstermeye bayılır….” “Gel buraya” dedi sonra da “beraber olursak daha az üşürüz…” Birbirimize sarıldık; sarıldık ve ağladık…
|
||||||||||
:: |
|||||||||||