Delilik Sağanağı

Şenol SERT

 
   
 


 

Bu gün içki şişelerinin durduğu dolabı bir daha bulmamak üzere kaybetmeye karar verdim. Bu kararın alınmasında beynimin içinde duyduğum seslerin yanı sıra Lila'nın bana anlattığı bazı sarhoş masallarının da etkisi oldu. Hemen içki dolabının bulunduğu odaya gidip yüzümü ona döndüm. Lila'nın kulağıma fısıldadığı ayarlara göre görüntü üzerinde oynamaya başladım, önce biraz dalgalanma sonra da bir iki parazitlenme oldu, ama en sonunda dolabın arkasında bulunan sarı kirli duvardan başka bir şey kalmadı. Lila'ya aşığım.

Beynime çıkan yangın merdivenlerinde rastladım ilk kez ona. Bir lise koridorunun köşesinde aniden karşılaşan öğrenciler gibi çarpıştık. Ben oldukça şaşırmış gözüktüm ama bu bir kandırmacaydı. Çünkü onu ben yarattım. Karşılaşma sahnesini de benim tasarladığımı söylememe gerek yok herhalde. Ama o bunu bilmiyor. O kendisini yaratanın her şeye gücü yeten rahman ve rahim olan Allah olduğunu sanıyor. Yazık.

Lila'yla bazı oyunlar oynuyoruz. O, gözlerimle nesneler ve insanlar arasına bazı perdeler çekiyor ve gördüklerimi ona anlatmamı istiyor. Bu bir tür gölge oyunu. O zaman nesnelerin ve insanların dışarı vurduğu göz kamaştırıcı ve öz saptırıcı ışık seline set vurulmuş oluyor. Her şeyi kaba hatlarıyla görmek insanı oldukça dinlendiriyor. Bu gün çektiği perde açgözlülüktü, insanların açgözlülük dışında kalan tüm özellikleri perdenin arkasında kaldı. Ama ona rağmen pek çok kişiyi kolayca tanıdım. Lila bir dahi.

Geçen günlerin birinde bedenim üzerine bir tartışmaya girdim onunla. Ona göre ben bedenimle iyi geçinmiyormuşum sürekli ona eziyet ediyormuşum. Sanırım bedenim üzerinde yaptığım deneyleri yanlış anlıyor. Var olmanın derecelerini sınıyorum ben sadece. Örneğin en son yaptığım deney sol kolumu unutmak oldu. Sol kolumu kendi istemlerimden özgür kıldım. Ona kendine ait bir ruh verdim. Gözlemlerim çok ilginç oldu; o kolumda, varlığına dair bir anlam arayışı başladı ve elimin (ki kolumun bir ifade aracı olarak öne çıktı) sanrıya benzer hareketleri, aldığı gerçek üstü şekiller beni sol kolum üzerine derin düşüncelere itti. Bundan sonra ona bakışım daha farklı olacak. Lila umursamaz tavırlarla beynimin terasında şarkı söylüyor.

Genelev pisliği! Evet bana böyle bağırdı en son tartışmamızda, kadınlarla birlikte yaşamak zorlar beni her zaman. İhtişam sahibi biri olmama rağmen kudretimi onlar üzerinde kullanamam. Onları çekirdeğin üzerindeki zardan yaratırım, ince ve hassas olmaları beni onlara bağlar. Belki de ittiğim yedinci kadın oldu, terastan düşüşünü izlerken içimden gelen güçlü bir ses onu yok etmemem gerektiğini söyledi bana. Aşk tanımı istedim hemen kaptan köşkünden ama düşük voltaj bilgisayarların kapasitesini azaltmıştı, cevap alamadım. Onu bağışladım.

Lila'ya kara mayınlarının çeşitlerini, onları yerleştirmenin ve etkisiz hale getirmenin metotlarını anlatıp, bunun üstüne mayınlanmış bir sahaya girmiş gerillaların bıraktıkları organ sayısına bakıp, kaç kişi olduklarını anlamaya çalışmamızın komik hikayesini anlattım. O hikayenin sonunda yüzünü buruşturdu, benim ona olan sevgimin karşılığı onda da var mı acaba? Oysa bu bilgiler bana bir zamanlar hayatta kalmam için yardımcı olmuşlardı. Benim hayatta kalmış olmam onu ne kadar ilgilendiriyor? Bu soruların yol açtığı sızı, bir zayıflık içine girdiğime mi işaret ediyor? Acaba ne yapsam, yazarın dediği gibi beni öldürmeyen güçlendirir mi desem yoksa bu soruları kırbaçlayıp bir ağıla mı tıksam? Kırbaçta karar kıldım. Ağıldan duyulan inleme sesleri sızımın hafiflemesine biraz da olsa yardımcı oldu.

Yeni bir şey keşfettim. Beynimin kenarlarına doğru iyice sokulduğumda bir ayçiçeğinin kenarları gibi testere ağızlı bir sınırın var olduğunu gördüm. Düşmemek için sürünerek bu sınıra sokuldum, esnekti, biraz eğilip alt tarafa bir göz atayım istedim. Birden belki bin tane yüzün bana döndüğünü gördüm. Azarlayan binlerce bakışın üzerimde şaklayan tokadını hissettim. Apar topar kaçtım oradan, şimdi düşününce kendi beynimin sınırlarını aşmamın utanç verici bir yanı olduğunu anlıyorum. Oysa şu an, kendi evinin bahçesinde özgürce koşan bir çocuk kadar rahatım. Lila beynimin alt katlarının birinde rafların tozunu alıyor, mırıldandığı şarkının sözlerini anlayamıyorum sanırım bir Balkan ezgisi.

Birden elindeki vazoyu bırakıp ellerini çığlığını daha ağzından çıkmadan yakalamak istercesine ağzında birleştirdi. Yere düşen vazo o hep bildik sesi çıkararak kafi miktarda parçalara ayrıldı. Sanki ben az önce onunla sevişmek istediğimi söylememişim gibi vazoyu kırdığı için özürler dileyerek yerdekileri toplamaya başladı. Bense vazonun kırıldığına aldırmıyordum, beni kızdıran isteğime kayıtsız kalan davranış biçimiydi. Onu omuzlarından tutup ayağa kaldırdım. Gözlerinde yaşlar birikmiş çaresizce bana bakıyor, ona acımamı rica eden sözleri sıralıyordu. Onu yatağa doğru sürüklerken pek çok sözcüğün havada sıralar halinde bana doğru geldiğini, ifade ettiği duygulara ve ifade ediliş şekillerine göre farklı font, renk ve puntolarda kulağımın içine aktığını hissediyordum. Bir yandan onu soyarken bir yandan da kulağımdan giren sözlerin beynime doğru ilerleyen bir dekovil hattındaki vagonlara, ortak özelliklere göre istiflendiğini, küçük bir lokomotifin bu diziyi çekmek için sabırsızca düdükler çaldığını sonra da lunaparktaki çılgın trenler gibi havada helezonlar çizerek neşeyle yükseldiğini izliyordum. Komik ama lokomotifin ritmine ayak uydururcasına bir ritim tutturdum. Altımda çaresizce çırpınırken yüzünün aldığı şekiller bana tiyatroyu simgeleyen maskları hatırlatıyordu. Beynime doğru ilerleyen küçük çuf-çuf yükünü boşalttıktan sonra ben de kenara çekildim. Yataktan düşüp sürünerek uzaklaşmaya başladı. Bense o ana kadar hatırlayamadığım o Balkan ezgisini mırıldanarak sırt üstü yatağa uzandım. Rahattım.

Lila'nın rüyalarıma karıştığı da oluyor. Geçenlerde çok memeli, bacaklarında ki ayva tüyler yanık tenin üzerinde sarı sarı parıldayan, pek çok ağzıyla her yerimi emebilen bir kadınla seviştiğimi görüyordum. Birden kapı açıldı, içeri dolan aydınlığın ortasında onun siluetini gördüm. Sakin adımlarla içeriye girdi, bize yüzünü bile dönmeden ortalığı toplamaya başladı. Üstümdeki ritmik hareketlerle hoplar dururken, ben onun oda içindeki hareketlerini izlemekten kendimi alamıyordum. Dizlerinin üzerine çökerek yerdeki deri külotları, kırbaçları ve farklı pek çok şeyi o narin bileğinin iç tarafındaki beyazlığı dışarı vurarak topluyor, öne düşen bir tutam saçını geriye doğru atarken, koltuk altıyla göğüs başlangıcı arasında yer alan hınzır bir ben bana göz kırpıyordu. Kapıyı kapatıp bizi o loş karanlıkta yalnız bırakınca yanımdaki sevişme makinesini bir kenara fırlattım. O sızı, içime yayılan bir sıcaklıkla beraber yine ortaya çıkmıştı. Lila…

Acı yok acımak yok! Bu parolayı çatışmada yaralı olarak ele geçen gerillanın beynini pompalı tüfekle dağıtan korucuyu duyduğumda, mayına basıp helikopterle götürülürken, bayılmaması için şarkı söyletilen erin, ağlayarak ayağında kundura türküsünü söylediğini duyduğumda, karakolun bahçesinde top oynayan askerler arasında uzaktan en kolay hedef olduğu için Kanas suikast silahıyla vurulan kaleciyi duyduğumda ve her gün yürüdüğümüz patikada mola verdiğimiz ağacın dibine döşenmiş bir anti-personel mayınını rastlantı eseri olarak bulduğumda, kendi kendime defalarca tekrar ettim. Ama şu an ki durumum bundan biraz farklı, sanki bu acının bana getirdiği bir sağaltım var. Bu acı bende çoktandır unuttuğum bir sıla ezgisini aniden hatırlayışıma benzer bir ruh halini var ediyor. Acıyla zevkin birbirine dolanan iki sarmaşık gibi kalbim etrafında dans etmelerini hayretle izliyor, Tanrısal bir genişliğin önümde açılıp bana vaat ettiği olanaklara şükrediyorum. Ve Tanrının adını defalarca anarak ona ulaşmaya çalışan dervişler gibi aynı ismi sürekli tekrarlıyorum. Lila …

Beynimin hiç uğramadığım bir köşesine tesadüfen gittiğimde gördüm onu. Amacım uzun bir yürüyüşle aklımdan hiç çıkmayan o ismi biraz olsun unutup kalbime tatil yaptırmaktı. Çok geçmeden üstümdeki şaşkınlığı bir kenara atıp gördüğüm şeyin amacını anladım. Bu klozetin orda bulunma sebebi bana bazı şeyleri anlama fırsatını vermekti. Sifonu çekip suların güçlü bir akışla helezonlar yaparak nasıl bir anafor yarattığını izlerken, tam ortada oluşan boşluk, aklımda bazı fikirlerin belirmesini sağladı. Gücün merkezinde tek bir şey vardır: " Hiçlik ". Her şey onun etrafında ve ona doğru akar. Ve gücün ortaya çıkma istemi içimizdeki kötülükleri bizden uzaklara taşıma güdüsünün varlığıyla belirir. Bundan şu sonuçları çıkardım güç istiyorsam içimde kötülük var etmeliyim ve gücümü " Hiçliğin " hizmetine vermeliyim. Birden bir yenilenme hissi beynimi boydan boya dolaştı, dört bir yana uğrayıp başımın üzerinden pır diye uçtu geçti. Havada bahara benzer bir kokulanma oldu. Ve en önemlisi de o ismi her tekrarladığımda belirmesine alıştığım o sızı ortadan kayboldu.

Beynimin çalışma odasına gelmesini söyledim ona, ellerini mutfak önlüğüne silip bakışlarını benden kaçırarak, hazırlanıp uygun şeyler giymek için izin istedi. Odaya geldiğinde bir buğu perdesinin ardında kıpırdanan soru dolu bakışlarını bana yönelterek gülümsemeye çalıştı. Üstündeki vişne çürüğü gece elbisesiyle benim ona vereceğim şey güzel bir renk uyumu sağlayacaktı. Gülümsemesine içtenlikle karşılık verip elimdeki kırmızı kadife torbayı ona uzattım. Bir an ne yapacağına karar veremedi, torbayı almak elini uzattığında yanaklarında oluşan kırmızılık ona masum bir bakirenin o kutsal havasını vermişti. Torbanın ağzını bağlayan ipi çekti 1001, 1002 .. pembe beyaz güvercinlere benzer ellerinin kadife torbayı aralamak için yaptığı zarif hareketleri zevkle izlerken yavaş yavaş ondan uzaklaşmaya başladım..1003, 1004…bakışları, torbanın içinden çıkan paskalya yumurtası gibi rengarenk boyanmış el bombasından ayrılıp bana yönelmek istedi, şaşkınlıktan çok anlam arayan bir ifadeyle doluydu gözleri …1005,1006. Bense patlama zamanın dolmasına yakın saklandığım çalışma masasının arkasında, saniyeleri saymama eşlik eden kalbimin gümbürtüsünü bastırmaya çalışıyordum. Kulağımda oluşan çınlama patlama sonrası belirmesini umduğum o mutlak huzur sessizliğine engel oldu. Kendimi toparlayıp kaptan köşkünden hasar raporu istedim. Çok önemli bir hasarın var olmadığını bildirdiler, ortalığı toplamaları için bir ekip göndermelerini söyleyip masanın arkasından çıktım, arkama bakmadan odadan ayrılıyordum ki, duvara sıçramış bir kan bloğunun yanında çok garip bir şey oldu. Sol kolum engel olamadığım bir şekilde duvara uzandı. İşaret parmağım kan bloğuna bulanarak duvara bir şeyler yazmaya başladı. Korkulu gözlerim yazıyı okumayı bitirdiğinde dudaklarımdan çıkan tek sözcük şuydu: Lila...