Fantazi Sanatında Bir Devrim: SANDMAN Nevzat Evrim Önal |
|||||||||||
|
Chronzon: “Ben hayatın zıttıyım, kıyamet gününün iblisiyim. Ben her şeyin sonundaki karanlığım. Evrenlerin, tanrıların, dünyaların... herşeyin (...) Öyleyse sen ne olacaksın, Rüyaların Efendisi?” Dream: “ Ben Umut'um ” (2) Sandman'i ciddiye alarak okuyan her insanın bir hikayesi vardır. Ben de bu yazıya kendiminkini anlatarak başlayayım. Yukarıda alıntıladığım bölümü ilk okuduğum zamanda hayatımın en dertli zamanlarından birini geçiriyordum. Kendime ve çevreme verdiğim değer ile ilgili kuşkularımla (genel olarak tanımlamamız gerekirse ergenlik sonrası bunalımıyla) boğuşmaktan bıkmıştım ve bu bıkkınlığın dar bir çözümlemesini yaptığımda hayatın yaşamaya değmeyecek bir şey olduğunu sanıyordum. Bu dönemde Sandman okumaya başlamış olmam belki de bir şans olarak algılanabilir, çünkü, belki bunu söylemek garip ama, Sandman bende çok ufuk açan bir etki yarattı. Şimdi geriye dönüp gerek kendime, gerekse Sandman'e baktığımda da bu etkinin sebeplerini daha iyi görebiliyorum. Üç şey öğretti Sandman bana: (1) Farklı olana daha dikkatli bakmayı ve farklılıklara değer vermeyi, (2) Küçük detayların birleştiğinde gözümüze sokulanlardan çok daha büyük olabileceğini ve (3) Hayallerin sadece budalalar için olmadığını, onların da birer fikir olduğunu ve büyük gerçeklerin, temellerini hayallerde oluşturduğunu. Dolayısıyla, ne kadar denesem de sanırım bu yazı bittiğinde çok objektif bir inceleme sunamamış olacağım. Bu konuda peşinen affınıza sığınıyorum. Şu noktada yapabileceğim tek şey nesnel analizi sanat akademisyenlerine bırakıp size Sandman'i kendi prizmamdan kırarak aktarmak. Bahsettiğimiz akademisyenler de daha uzunca bir zaman (belki de bunu çizip “hiç” yazmak daha doğru olacaktır, emin değilim) çizgi roman janrı ile ciddi anlamda ilgilenmeyi akıllarından geçirmeyecekleri için elimizde olanla yetinmekte fayda var. Sandman, Neil Gaiman'a ününü getiren, onu fantezi janrının en dikkate değer yazarları arasına katan projesi . Sandman külliyatı, yan eserler haricinde on ciltte toplanmış olan 75 fasikül ve 1 özel sayı, bunların dışında da iki ayrı ciltten oluşuyor ve hepsi DC Vertigo markası altında yayınlandı (3). Sandman'den önceki eserlerinde de Dave McKean ile birlikte çalışmış olan Neil Gaiman (4), Black Orchid'de yakaladığı başarının da etkisiyle Vertigo'yu Sandman projesinin hayata geçirilmesi konusunda ikna etmiş ve Preludes and Nocturnes (5) üst başlıklı ilk yedi sayı böylelikle ortaya çıkmış. Daha ilk yedi sayı içerisinde gerek çeşitli başka Vertigo karakterlerine (6), gerekse Habil ve Kabil gibi mitolojik karakterlere önemli roller atfeden Gaiman, 8. sayıda (7) Dream'in kardeşi olarak Death'i hikayeye dahil ediyor ve böylece toplam yedi karakterden oluşacak olan sonsuzlar ailesinin temellerini atıyor (8). Alternatif Bir Üst-Gerçek Önerisi: Yedi Sonsuz Dream: “Beni iyi dinle Desire. Şunu hep hatırla: Biz Sonsuzlar, ölümlülerin uşaklarıyız, efendileri değiliz . Biz varız, çünkü onlar kalplerinin derinliklerine var olduğumuzu biliyorlar. Son yaşayan varlık bu evreni terk ettiğinde görevimiz tamamlanmış olacak. Biz onları yönlendirmeyiz; eğer birisi birisini yönlendiriyorsa, onlar bizi yönlendirir. Biz onların oyuncaklarıyız; oyuncak bebekleriyiz ve Sen de, Despair de, hatta zavallı Delirium dahi bunu hep hatırlamalı.” Desire: “Ben... ben anlamıyorum.” Dream: “Korkarım anlamıyorsun. Öyleyse sana anlayacağın bir şey söyleyeyim, kız-erkek kardeşim. Benimle veya benim olanla bir kez daha uğraşırsan, ailemden biri olduğunu unuturum, Desire. Bana karşı durabilecek kadar güçlü olduğunu mu zannediyorsun? Veya Death'e karşı? Destiny'e karşı?” Desire: “Hayır.” Dream: “Bir daha içinden benim işlerime karışmak geldiğinde bunu hatırla, kardeşim.” (9)
Sandman gibi insanoğlunun baştan beri sorduğu sorulara yazınsal olarak da olsa bir yanıt verme iddiasında olan her eserin rezil ya da vezir olması bu yanıtın inandırıcılığından geçer. Gaiman, Sandman'de bu soruya cevabı, biraz kaçamak da olsa yedi adet fikri (10) bedenselleştirerek veriyor. Yedi sonsuz, varlıkların potansiyeli ile paralel olarak şekillenerek vücuda geliyorlar. Örneğin “şey”lerin önce ölme potansiyeli, sonra hayal kurma potansiyeli olduğu için Death, Dream'in ablası oluyor. Bu ilişkiyi de insanlık tarihindeki ilk cinayete kurban giden Habil'in ağzından öğreniyoruz. Burada akla ilk takılan şey bu kadar geniş, tüm evreni kapsadığı iddia edilen bir mitosun bu denli insan merkezli bir bakış açısı ile yarattığı paradoks, ancak cevap aynı sayfa içerisinde Kabil'den geliyor: “Onlar (Death ve Dream) o zamanlarda insanı andırmıyorlardı bile. Hiçbirimiz andırmıyorduk.” (11) Ancak tabii ki bu cevap kendi içerisinde yeterli değil ve itirazlar uzatılabilir, zira seri boyunca, insanın varlığından önceki zamanlarda geçen bölümlerde dahi varlıkların hemen hepsi, yıldızlar dahi, özel bir durum olmadıkça insanı çok andıran biçimde çizilmiş ve tasvir edilmişlerdir. Dolayısıyla en azından bu yönde bir takım tutarsızlıklardan söz etmek mümkün. Ancak eleştiriye girişmeden önce Gaiman'ın bu duruşundaki amacı görmemiz lazım diye düşünüyorum. Kanımca Gaiman'ın amacı, doğaüstü olan ile insan arasında bir hayli dolaysız bir bağ kurmak. Yedi Sonsuz'un kimliklerinin seçiminde dahi bu bağ mevcut, zira “ölüm” ve “yıkım”ın birer bedenseli var ama “doğum”un yok. Doğum, üstü örtük bir biçimde arzuya bağlanıyor ve dolayısıyla Desire'da vücut buluyor. Var olan her şey bir kadere sahip, yaşayan her şey ölümlü, bilinçli her şey ise rüya görüyor ve gerisi de buradan açılıyor. Canlıların hissiyatı Dream ile başlıyor ve bu konuda insanlar ile tanrıların arasında hiçbir fark yok. Tabii bu hissiyatın başladığı noktayı bir çizgi çekerek görmemiz, veya bunu evrim teorisi ile açıklamamız mümkün değil. Ama zaten Gaiman'ın da böyle bir derdi yok. Ana tema insan ve ilahiyata doğru da, besin zincirinden aşağı doğru da her şey insan üzerinden okunuyor ve karakterize ediliyor. Kısacası, Gaiman'ın sunduğu mitos, üstü örtük bir Kabala, veya tasavvuf. İnsan Yedi Sonsuz'un temsil ettiğine de sahip ve kendi bedeninde ve hissiyatında tüm varoluşun bir yansımasını taşıyor. Post-modernitenin Sıradağlarında Yüksek Bir Doruk “Eyvah yine post-modernite tartışması başlıyor, kaçın!” demeden, ancak post-moderniteyi gerçek anlamıyla kullanarak ve genelde olduğu gibi sadece “yeni” ile eş bir anlam yüklemeyerek Sandman'e bakmak sanırım önemli bir açılım yakalamamızı sağlayacaktır. Post-modernitenin temeldeki anlamı, her şeyden önce medeniyetin, aydınlanmanın, hatta hepsinin ötesinde “iyi” ve “doğru”nun batı merkezli, modernist ve materyalist bir bakışla okunmasından kaçınmaktır. Bu açıdan bakıldığında, Sandman gerçekten de oldukça post-modern bir duruşa sahip. Evet, mitos büyük ölçüde halen batı kültürünün öğelerine (bilhassa antik yunan ve yahudi-hristiyan söylencelerine) oturuyor. Ancak, Gaiman seri boyunca her kültürün hakkını veriyor. Dördüncü ciltte (12), Dream istemeden de olsa bir boyutun anahtarını aldığında, o anahtarı talep etmeye dünyanın her kültüründen tanrılar geliyor ve her birine melekler ve iblisler ile eşit bir ağırlık veriliyor. Ancak bu post-modern duruş ne bildiğimiz, ismini mitoloji kitaplarından anımsadığımız tanrılarla, ne de sadece tanrılarla sınırlı. Bunun temelinde yatan sebep de Gaiman'ın bu varlıkların hepsini birer karakterden çok birer metafor olarak, insanın bir yönünü yansıtması amacıyla kullanması. Seride ve yan eserlerde sıkça dile getirilen, tanrıların kendilerine inanılması ölçüsünde güçlü olması kavramı da bu insan merkezli açıklamanın temellerini oluşturuyor. Hikayenin gidişatına göre herhangi bir şey bir karaktere dönüşebiliyor, bir kedi, bir vadi veya sadece bir fikir dahi bir bedene bürünüp karşımıza bir karakter olarak çıkabiliyor. Bu da Gaiman'ın kaleminin ne denli usta olduğunun en net kanıtlarından biri bence. Burada gnostik felsefenin açılımlarını bulmak da mümkün. Gaiman her varlığın bir ruhu olduğundan yola çıkıyor ve bu ruhun bilinç kazanması o varlığa inanç yüklenmesi ile oluşuyor. Kısacası, oyuncakçı vitrinlerinde yüzlercesi duran kuklalardan biri özel bir sevgi-ilgi görürse , o kukla artık diğerleri ile aynı olmuyor. Başta farklılıklara dikkat etmekten bahsederken bir açıdan bundan bahsediyordum. Dolayısıyla Sandman mitosunda inanç, rüyalar, arzular, kısacası çoğunlukla insana atfedilen ancak onunla sınırlı olmayan her türlü hissiyat bir açıdan gerçekliğin belirleyicisi konumuna geliyor. Dolayısıyla Sandman'in post-modern duruşu da (pek çok başka eserde olduğunun aksine) oraya buraya serpiştirilmiş çok tanrılı dönem ilahlarından ibaret kalmıyor. İnsanı merkez alan ve ardplanında Platon'dan günümüze bir sürü transandantal bakışa işaret çok güzel, çok yönlü ama, (tutarlılığı çok tartışma götürecek olsa da) bir o kadar da bütüncül bir felsefe var karşımızda. Her kültürün inançları, hayalleri, arzuları bir şekilde seride yerini buluyor ve genel gidişata yön veriyor. Bu noktada çizimlerden de biraz bahsetmekte fayda var, zira Sandman bir çizgi roman ve çizimleri en az kelimeler kadar etkin kullanıyor. Her şeyden önce serinin tek bir çizeri yok. Kapakları Dave McKean dizayn ediyor (hem de ne güzel ediyor) ama hikaye çizimleri pek çok farklı çizer tarafından yapılmış. Çizimlerin sanatsal içeriği de hikayelerin tonu, teması ve ardplanı ile çok güzel bir uyum gösteriyor. Bilhassa Kindly Ones (13) cildinde Dr. Caligari'nin Muayenehanesi'ni (14) andıran, yeni-dışavurumcu dokunuşlar taşıyan çizimlerin konu ile yarattığı bütünlük gerçekten görülmeye değer. Dream bir İnsan mı? Yukarıda detaylandırdığım insaniyet derdi asıl açılımını tabii ki ana karakterde buluyor. Dream tamamen bu yönde ve çok güçlü bir bilinçle dizayn edilmiş bir karakter. Bir süper kahraman olarak tanımlanamamasının sebebi de insan merkezli bakışın ana yansıması olarak şekillenmesinden ileri geliyor. Bilindik çizgi roman kahramanları, sorumluluk, aşk, öfke gibi hepimizin hayatını beğensek de beğenmesek de yöneten kavramların çoğundan muaf olurken ve sadece bir ya da ikisi ile tanımlanırken (çoğunlukla aşk-sorumluluk ikilisi) Dream bir insanın sahip olması beklenen her duyguyu taşıyor ve yansıtıyor. Serinin belki de bu kadar çekici olmasının sebebi bu. Sandman, tek bir tema üzerinden ilerliyor olsa da, ucu bulutlardan görünmeyen bir sırıktan çok, kısa ama binlerce dalında sayısız meyve ve yaprak olan bir ağacı andırıyor. Genel hikayenin gidişatıyla ne kronolojik, ne de tematik açıdan uzaktan yakından ilişkisi olmayan Sandman fasikülleri görmek mümkün. Dream'in insani yanı bilhassa ölümlüler ile olan ilişkilerde açığa çıkıyor. Dream aşık oluyor, intikam alıyor, hatta baba bile oluyor. Gerçi bir çocuğun babası olabilmesi okuyucunun aklına şu soruyu da getirebilir. “Dream bir insan mı?” yani, bunun altında yatan asıl soruya gelirsek: “Gaiman, Dream'in hikayesini yazarken aslında kendisini mi yazıyor?” Bu çok düşündürücü bir konu. Dream seri boyunca sürekli olarak bir takım sanatçıların ilham kaynağı oluyor. Rüyalar ile sanatın (en azından ilhamın) genelde birbirine yakın kavramlar olarak tanımlandığını da göz önüne alırsak yukarıdaki soruya “evet” cevabı vermek mümkün bence. Ancak burada da Gaiman pek çok meslektaşı ile arasına önemli çizgiler çekiyor özenle; Dream'i radikal bir idolleştirmeye tabi tutmaktan kaçınıyor. Büyük Usta Gaiman, gerçekten de fantezi edebiyatına tekrar hayat getiren isim bence. Kılıç ve büyü diyalektiğinin bir türlü yeni bir şey üretemeyen, artık zindanlar ve ejderhalar oyunu temelli ardplanlara (ve onların biraz kalite, biraz lügat eklenmiş ama ucuzluklarından kurtulamamış kopyalarına) kısılıp kalmış kısır döngüsüne de; modern dünyanın seküler, hayallerden arınmış steril yaşamına da; çizgi roman kültürünün, soğuk savaş döneminde propoganda objesi haline gelmiş, günümüzde de Hollywood'un elinde oyuncak olmuş süper kahramanlarına da gözünü bile kırpmadan ve harika bir kalemle meydan okuyarak yazdığı her eser okuyucunun kendi hayallerinde yeni ufuklar yaratıyor. Sandman'in bu açıdan Gaiman'ın uzun yolculuğunun başlangıcı olduğunu söylemek mümkün, ancak Sandman kendi başına hiç be başlangıç acemiliği yansıtan bir eser değil. Sandman ile bir çizgi romanın elde edeceği düşünülmeyen başarılara imza atan Gaiman sadece fantezi literatürünün önünü açmakla kalmadı, çizgi roman medyumunun da yepyeni bir açılım yakalamasını sağladı. Herkes, ama herkes okumalı kanımca. Dream: “Sizi unutmayacaklar. Bu, benim için önemliydi: Kral Auberon ve Kraliçe Titania bu çağ geçene dek ölümlüler tarafından unutulmayacak.” Auberon: “Sana teşekkür ederiz, Şekilveren. Ama bu hikaye, çok keyifli olsa da, GERÇEK değil. Olaylar böyle olmamıştı.” Dream: “Ama bunlar GERÇEK. Olayların gerçek olması için meydana gelmiş olmaları gerekmez. Hikayeler ve rüyalar, basit gerçekler küle ve toza dönüşüp unutulduğunda dahi ayakta kalacak gölge gerçeklerdir.” (15)
:::Dipnot::: (1) Yazı dahilinde yapılan alıntılar, aksi belirtilmedikçe yazar tarafından, orijinal metinden tercüme edilmiştir. Yapılan alıntıların hepsi dipnotlarda belirtilmiştir. Değerli yorumlarından dolayı Egemen İmre'ye, ayrıca yazının yayına hazırlanması sırasında emeği geçen tüm Zifir çalışanlarına ayrıca teşekkür ederim. (2) The Sandman #4: A Hope in Hell ; The Sandman: Preludes and Nocturnes içinde, s.19 (4) Gaiman'ın McKean ile birlikte Sandman öncesi iki çalışması var; Violent Cases ve Black Orchid (5) Preludes and Nocturnes Türkçeye “Düş Müziği” olarak tercüme edildi (6) Swamp Thing, John Constantine Hellblazer, John Dee... (7) The Sandman #8: The Sound of Her Wings ; The Sandman: Preludes and Nocturnes içinde. (8) Ölüm ile Rüyanın kardeş olması fikri antik Yunan mitosundan alıntılanmıştır. Yazının geri kalan kısmında olası kafa karışıklıklarına mahal vermemek için ailenin fertlerine atıflar İngilizce isimleri ile yapılacaktır. Sonsuzlar ailesi yedi “şey”den oluşmaktadır: Büyükten küçüğe sayarsak Destiny (Kader), Death (Ölüm), Dream (Hayal), Destruction (Yıkım), Desire (Arzu), Despair (Umutsuzluk) ve Delirium (Hezeyan). Delirium zamanın başında Delight'tır (Sevinç) ancak daha sonra mevcut karakterine bürünmüştür. (9) The Sandman #16: The Doll's House Part 7 ; The Sandman: The Doll's House içinde (10) Burada “fikir” kritik bir kavram. Gaiman, Kabil'in ağzından şöyle diyor: “ Kimse ölmedi. Bir fikri nasıl öldürebilirsin? Bir hareketin kişiselleşmiş halini nasıl öldürebilirsin? ” ( The Sandman #71: The Wake Chapter 2: In Which a Wake is Hell; The Sandman: The Wake içinde, s.5.) (11) The Sandman #40: The Parliament of Rooks; The Sandman: Fables and Reflections içinde, s.18. (12) The Sandman: The Seasons of Mist (13) The Sandman: The Kindly Ones (14) Der Kabinet Des Dr. Caligari (1920). Robert Wiene'nin unutulmaz siyah beyaz filmi. Alman ekspresyonizminin en önemli sinema eseri olarak gösterilir. (15) The Sandman #19: A Midsummer Night's Dream; The Sandman: Dream Country içinde, s.21.
|
||||||||||
:: |
|||||||||||