EV Emine Berre Gümüş |
|||||||||||
|
Granit koridoru geçip merdivenlere yaklaştığımda sol taraftaki toplantı salonundan acele ile birinin çıktığını gördüm. Merdivenlerden inmeye başladığımda arkamdaydı, boynunda kamera asılı, basın kokartlı biriydi. Adetim olmadığı üzere sol elimle tırabzanı tutmuştum. “Pardon”, dedi. Sol kolumu çekerken kafamı da yavaşça sese doğru çevirdim. Dış kapıyı ve avludaki tören hazırlıklarını gördüm o sırada. Yanımdan acele ile geçerken burnuma kardeşimin parfümü geldi. Gülümsedim. O gün onun mavi kadife ceketini giymiştim. Ve sonra… ------- Ne oldu bilmiyorum. Yaşadığım şeyin bir zamanı olup olmadığını da. Granit koridoru geçip, merdivenlerde basın mensubuna yol verdikten sonra kendimi artık eski sıfatını alan Evin giriş koridorunda buldum. Evin hiç sevemediğim tuhaf serinliğini hissettim. Asla sıcacık bir yer olmamıştı. Ama girişin nemli tuhaf kokusunu çok seviyordum. Kokuyu alamadım… Üzerimde kardeşimin kadife mavi ceketi ve beraber aldığımız siyah etek vardı. İlk girişte dükkanların derinliğindeki koridoru geçip, üst katlara çıkan merdivenlere döndüğümde, biz otururken bile ardiye olarak kullanılan alt kattaki dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. Kafamı kapıdan içeri uzattığımda aynı tuhaf kokuyu duymayı bekledim, yoktu. Merdivenler cazip geldi, otomata basmadan merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. Merdivenler beyaza boyanmıştı. Oysa ne babamdan ne de diğerlerinden evde tadilat yapıldığını duyduğumu hatırlamıyordum. İlk katın sarmalını dönünce merdiven bitiverdi. Merdiven boşluğunun olması gereken yerde beyaz alçı olduğu belli bir kaplama vardı. Ne yapacağımı şaşırmış halde orada beklerken kaplamadaki aralığı fark ettim. Önce ellerimi ve kafamı aralıktan içeri soktum, içersi karanlıktı ama binanın geri kalanının yerinde olduğu belliydi. Geçemeyeceğimi anlayınca, geri dönüp bodrumdan işime yarayacak bir şeyler bulabileceğimi düşündüm. Gerek kalmadı. Alt kattaki dairenin önünde, az önce görmediğim bir alet kutusu vardı. İçinden aldığım, adını tam bilmediğim bir kesici alet ile merdivenin bitmesine neden olan alçıyı deşmeye başladım. Hiç zorlanmadım. Büyükçe parçalar merdivenden aşağı düşüyordu. Düşen sadece büyük parçalar olsaydı, mutlu olurdum. Parçalar ile birlikte kavrulmuş bir beden de merdivenlerden aşağı yuvarlandığında, ellerim kas katı kesilmişti. Bir süre bir şey yapamadım. Düşen bedenin ardından inmek ile merdivenleri çıkıp, çatıdan bütün caddeye bağırmak arasında saliseler vardı. Aşağı indim. Kavrulmuş gibiydi. Tostoparlak olmuş ayrıntısız bir beden. Merdivenlerden yuvarlandığında parçalanmamasına ve yanıklığına rağmen kokmamasına şaşırdım. Evde kaldığımız yıllarda sürekli kabus görürdüm. Birden sebebinin bu kavrulmuş beden olduğunu düşündüm. Büyük dayı evi yapmaya karar verdiğinde yirmi yaşındaymış. Karaciğerindeki tümörden habersiz, o zaman oturdukları evin yanındaki arsayı ilerde fayda olur diye alan babasının tüm itirazlarına rağmen evin temelini atmış. Başta ablası olan babaannem ve diğer üç kardeşi de karşı çıkmış. Hiç birisini dinlememiş. Arsanın cadde ile arasındaki kot farkından istifade edip, bahçeye bakan bodrumu büyük pencereli, gerekirse daire olarak kullanılabilecek şekilde yapmış. Böylece ön cepheden bakılınca girişi dükkan olan üç kat, arka yüzden bakılınca ise bahçe içinde dört katlı bir bina görüntüsü oluşmuş. Bahçeye kendi elleriyle bir ıhlamur ağacı dikmiş. Yıllar sonra boyu evi geçen ağaç, kardeşimin astım krizleri nedeniyle kesilme tehlikesi atlattığında, ağacı bırakıp bizi yollamak isteyen babaannem kardeşinden kalan hatıraya sahip çıkmıştı. Hepsi nur içinde yatsın. Ev bittikten üç sene sonra, artık yatağından kalkamayacak derecede hasta olan büyük dayıyı kucakta taşıyarak üstü açık bir arabaya bindirip şehirde gezdirmişler. Babamın dayısı ile ilgili hatırladığı tek şey bu. Bir de herkesin artık acılarından kurtulması için dua ettiği ve ölümüne döktükleri göz yaşının ayrılığın hüznünden çok, ıstıraptan kurtulmasına duydukları mutluluktan olduğu. Öldüğünde yirmi beş yaşındaymış. Benimle aynı yaşta. Mutlu çocukluğum, babamın iflas etmesi ve T.'ye geri dönmek zorunda kalmamızla bitmişti. Biz pek farkına varamamıştık maddi sorunların. Okula gidip gelmekle, vaktimizi denizde geçirmekle meşguldük. Dedemin tüm itirazlarına rağmen gemilerde çalışmaktan vazgeçmeyen babam, çalıştığı şirketin teklifini geri çevirmeyip G.ye yerleşmişti. Evden taşınmamızı ve babaannemi hayal meyal hatırlıyorum. Ihlamur meselesinde bizim artık ayrı bir eve çıkmamız gerektiğini söylemişse de G.ye gitmemiz onu sarsmış olacak ki ardımızdan fazla yaşamadı. Bir gün kendini iyi hissetmediğini söyleyerek evin üst katına, sağlığında büyük dayının kaldığı, o zamanlar kullanılmayan daireye çıkmış. Yalnız kalmak istediğini düşünen halamlar ve dedem, saatler sonra gelmemesinden şüphelenip üst kata çıktıklarında, büyük dayının yatağında babaannemi cansız yatarken bulmuşlar. Kara kaşlı, kara gözlü, beyaz tenli bir kadın var hatıramda, sebebini bilmediğim halde özlediğim. G.ye yerleştikten dört beş yıl sonra babam, yıllar içinde işleri yeteri kadar öğrendiğine ve daha çok para kazanacağına inandığı için kendi şirketini kurmuştu. Bir yere kadar her şey iyiydi. Ne olduğunu eminim kendisinin de anlayamadığı şekilde bağlantılar iptal edilip, siparişler elinde kalmaya başladığında sıfırı tüketmemek için en iyi çareyi şirketi fes edip geri dönmekte bulan babam, kalacak yer olarak asla başka yeri düşünmemişti. Eve geri döndüğümüzde ben on yedi yaşımdaydım, kardeşim ise on beş yaşındaydı. Halalarım evlenmişlerdi. Girişteki iki dükkandan birini kullanan kiracı yeni çıkmıştı. Evin üzerinde bulunduğu arsa yüzünden mahkemelik oldukları avukat yan komşuları, davayı kazanmış, o büyük arsadan bize sadece üzerinde evin olduğu bölümün yarısı kalmıştı. Babamın dedesinin aniden rahatsızlanmasına bu kararın sebep olduğu söylenir. Ben adalete asla inanmadım. Yine de her şeyin bir sebebi olmalı. Boşalan dükkanda babam, elinde kalan bir miktar para ile bir kırtasiye açtı. Ben o sene üniversiteyi kazanmış bambaşka bir yere gitmeye hazırlanıyordum. Gittim de. Bu yüzden diğerlerinin aksine eve ve şehre alışmam daha uzun zaman aldı. G.deki evi boşaltıp, T.ye döndüğümüzde bir sürü eşya arasında minik bir gazete bir kağıdına sarılı birkaç lüle saç ve sargı bezi bulmuştum. Anneme gösterdiğimde ilk saçım ve göbeğim olduğunu söyledi. Neden sakladığını sordum. Gömmeleri gerektiğini ama unuttuklarını söyledi. T.deki evin arka bahçesine hayrandım. Yazın sonbahara döndüğü zamanlardı. Balkona çıkar ıhlamur ağacının son kokularını içime çeke çeke gökyüzünü seyrederdim. Ev ilk yapıldığı zamanlar denize kadar bütün şehri gören bahçe, zamanla etrafını saran binalardan dolayı kapalı bir hale bürünmüştü. Ihlamur bütün yapraklarını bahçeye dökmüş, bahçe sarı bir yatak gibiydi. Balkondan aşağı o yatağa atlamak geçerdi içimden. Balkon demirlerine çıkıp, kollarımı iki yana açtığımı hayal ederdim. Sonra hafifçe esen bir rüzgarla kendimi o sarı yaprakların üzerine düşerken görürdüm. Özellikle çok mutlu olduğum zamanlarda bunu yapmamak için kendimi zor tutmuştum. Anneme göbeğimi ve saçımı bahçeye gömmesini söylediğimi hatırlamıyorum. Sadece bir an önce ne yapacaksa yapmasını söylemiştim. Sanırım o, bahçeye olan düşkünlüğümü bildiği için ben okula gittikten sonra bahçeye gömmüştü. (T.ye taşınmamızdan sonraki) Yazdı. Birkaç sınav ve teslim etmem gereken ödevler kalmıştı. Uyuyamıyordum. Sıcak, yapış yapış hava ve stres etkilemiş olmalı. Yurttaki odamda ödevlerden birinin yazımını bitirmeye çalışırken masada uyuyakalmışım. Rüyamda evin bodrumundaydım, pencerelerin pisliğinden bahçe gözükmüyordu. Yanağımın biri şişti, ağzımdaki şeker olmalıydı. Şekeri ağzımda çevirirken acı hissettim. Avucumu açıp şekeri tükürdüğümde beyaz bir şey düştü. Beyaz şeyi incelerken ağzım birden bire doldu. Tükürdükçe avucuma beyaz bir şeyler düşüyordu. Ağzımın hafiflediğini hissettim. Dilimi ağzımda dolaştırdığımda dişlerimin olmadığını anladım. Elimdekiler dişlerimdi. Koşarak bodrumdan çıkmaya çalıştım, ama kapıyı bulamıyordum. Kendime geldiğimde kafam hala ödevi temize çektiğim kağıtların üzerindeydi, sol elimle kapak sayfasını buruşturmuşum. Ödevi teslim ettikten sonra, okuldaki ankesörlü telefondan evi aramıştım. Telefonu açan anneme bir şey olup olmadığını sorduğumda ev için avukatın yıkım kararı aldırdığını söylemişti. Bu bilmediğimiz bir şey değildi. Babamın dedesinin zamanında çıkmıştı karar, avukat komşunun canı sıkıldıkça tebligat yollardı. Evin yarısına o sahipti. Ama yıkım hakkı bizimkilere verilmişti. Bu sefer nasıl bir kağıt geldiyse artık, bizimkilerin huzuru kaçmıştı. Sonrasında bir şey çıkmadı , ev yıkılmadı. Gereksiz bir can sıkıntısı olarak kaldı bu olay hafızalarımızda. Zaman çabuk geçiyor, babamın işleri iyi gidiyordu. Henüz iç döşemesi yapılmamış bir apartman dairesi satın almıştı. Sonbaharda yeni evimize yerleşme planları yapıyordu. O sıralarda üst katta oturan kiracı daireyi boşaltmıştı. Ben okuldan dönmeden birkaç ay önce bizimkiler, daha aydınlık olduğunu düşündükleri üst kata yerleşmişlerdi. Babam, boşalttığımız daireyi o zamanlar yeni yeni moda olan kitap kafelerden biri haline getirmiş, dairenin kapısını iptal ederek, dükkanın tavanına açtığı bir delik ve eklediği merdivenle yeni giriş yapmıştı. Okuldan temelli döndüğümde kardeşimle, tahta bir paravan kapı ile ayrılan koca bir salonu yatak odası olarak kullanacağımızı gördüm. Odalarımız güzel güneş alıyordu ama evin yapısından olsa gerek hiç sıcak olmadılar. Oysa ben sıcağı seviyordum. Annem odamı yerleştirirken, yatağımın baş ucuna babaannemden kalma vitray başlıklı bir abajur yerleştirmiş. Eve dönüşüm, yazın o nemli, çekilmez havalarından birinde, otobüs yolda arıza yaptığı için uzadıkça uzayarak ve yorucu geçmişti. Yeni katı pek önemsememiştim bile. O gece diğerleri, ev yapılırken ilerde kat çıkılır düşüncesiyle inşaat demirleri açıkta kalacak şekilde yarım bırakılmış, yazın sıcağında teras olarak kullandıkları çatıya dondurma yemeğe çıkmışlardı. Ben eşyalarımı yerleştiriyordum. Abajuru hiç sevmemiştim. Vitraydan tuhaf şekilde korkardım, bana korkunç bir ışıksızlığı hatırlatıyordu. Odada biraz oyalandıktan sonra, yatağa uzanmıştım. Abajur açık olduğu halde uyuya kalmışım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum kardeşimin odada gezindiğini gördüm. Benimle konuşuyordu. Ama ben uyuyordum. Konuştu. Ne dediğini anlayamıyordum. Odanın kendine ait kısmında geziniyor, kapıdan geçip benim tarafıma gelmiyordu. Konuşmaya çalıştığımda beceremedim. O sırada resimleri gördüm. Nereye baksam resimleri ve abajuru görüyordum. Kardeşim “Konuşamazsın! Uğraşma! Sadece resimlerin altlarını oku!” dediğinde bunun gerçek olmadığının farkına vardım. Kardeşimin sakalları yoktu, oysa o en az iki günlük sakallıydı. Dua etmeye çalıştım, dilim ağzımda büyümüştü sanki. Dönmüyordu. Resimleri görmemek için gözlerimi kapadım. Ama zaten kapalı olduklarını fark ettiğimde yapacak pek bir şeyimin olmadığını da anladım. Resimleri gösterdiler, ben okumadım, kardeşime benzeyen konuştu cevap vermedim. Resimdeki adamdan hoşlanmamıştım, mahzun duran sağa yatık kafası ve uzun saçları vardı. Aklımda kalan sekiz resim olduğu, sekiz resmin tuhaf şekilde yer değiştirdiği. Hareket edebildiğimi hissettiğimde ses uzaklaşmaya, resimler silikleşmeye başladı. Kendime geldiğimde abajur açıktı. Kalkıp kardeşimin tarafına baktığımdaysa kimse yoktu. Şimdi merdivenin içinde ne zamandır durduğunu bilmediğim bu yanık bedenin, rüyama giren kardeşim kılığındaki insan olduğuna inandım nedense. Yüzünü görebilmeyi isterdim. Bedeni giriş katının kapısında olduğu gibi bırakıp, kaplamada açtığım delikten ellerimi uzatıp kendimi yukarı çektim. Dükkanların üstündeki ikinci kattaydım. Binanın çatısına çıkan merdivenleri çevreleyen tahtalar bakımsızlıktan iyice çürümüş olmalılar. İkinci katın koridoru pislik ve toz içindeydi. Biz otururken de bakımsızdı. Vakit buldukça merdivenleri sürekli temizlerdim. Yine istediğim gibi pırıl pırıl, temiz gözükmezlerdi. Şimdi adımımı atmaya iğreneceğim kadar pistiler. Merdiven başındaki kiracıların kullandığı dairenin kapısını zorladım, açılmadı. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. İki komşumuz vardı. Her ikisinden de nefret ederdim. Es kaza merdivende, kapıda karşılaşsak selam verir, asla konuşmazdım. Onların suçu değildi aslında. Evin yarısını ve bahçenin tamamın elimizden alan yan binadaki avukata kızgındım. Büyük dayının nerdeyse uğruna öldüğü ev o adam yüzünden bizim değildi. Komşular onun kiracılarıydı. Benim nazarımda birdiler. Önce babamın dedesi, sonra benim dedem ve nihayetinde bizim oturduğumuz dairenin kapısına gittiğimde zorlanmadım. Kapının üst çıtasında sol elimi gezdirdim. Anahtar hala oradaydı. O zamanlar yeni modaydı rengarenk anahtarlar. Bizimki cam göbeği rengindeydi. Anahtarla kapıyı açtığımda içerde babamın kitap raflarını bulacağımı düşündüm. Bulduğum bütün pencereleri kırılmış, sadece duvarları kalmış bir yerdi. Duvarların sıvaları dökülmüş, yıllardır dış yüzeyde renk veren kırmızı tuğlalar içerden de görülmeye başlamıştı. Çok soğuktu. Üstelik pencerelerden, ön cephede sinema ya da arka cephede bir sürü bina gözükmüyordu. Kapının girişinde geniş holde öylece durdum. Başlamış olduğunu düşündüm. Ev kabus demekti. Evde hep kabus görürdüm. Bir yerde biterdi. Bir yerde farkına varırdım. Şimdi farkına varmıştım. Bittiği yeri de bulmalıydım. Kabuslar hep biterdi. Hep sağlam çıkardım. Dua etmeye başladım. Başıma ne geleceğini biliyordum. Dua etmeye başladığımda kaskatı kesilirdim. Kesilmedim. Ağzımı açtım, bağırdım. Bağıra bağıra dualar okuyordum. Elimi, ayağımı oynattım, zıpladım. Hareket de edebiliyordum. Demek ki kabus düşündüğüm kadar kötü değildi. Nerede olduğumu anlamamın ne kadar zaman alacağını nereden bilebilirdim ki? Bana ne olduğunu anlamaya çalışırken kabuslarımı düşündüm. Kabusların ikincisi ve belki en hafifiydi abajur açıkken gördüğüm. Abajuru ortadan kaldırdım. Kabusu da en kısa yoldan unuttum. Günlerim iş aramak ile okuldaki son yılımda hastalanan babamın teyzesine hastane yolculuklarında eşlik etmekle geçiyordu. Büyük teyze, ailenin yazılmamış tarihi gibiydi. Tahlil kuyruklarında, serum için hastaneye yatırıldığında ben başında beklerken, sürekli eski olaylardan bahsederdi. Babasının evin arsasını alışından başlar, büyük dayının nasıl çalıştığına, hastalığına kadar her şeyi tekrar tekrar anlatırdı. Babaannemin ölümü onu hayattan bir parça koparmıştı. Kolay değildi, üç kardeşini, annesini, babasını vakitli vakitsiz, sebepli sebepsiz kaybetmiş bir tek kendisi kalmıştı. Babaanneme karşı duyduğum sevgi ve özlemin sebebi belki de bu ayaklı tarih mecmuasıydı. Babaannemden bahsederken özlemle sarmalanan sesi, büyük dayıdan bahsederken uzaklaşırdı. Öyle uzaklaşırdı ki kardeşinden bahsettiğine inanmakta zorlanırdım. Yüzündeki büyük lekeyi anlatırdı. Aynı büyüklükte olmasa da, yüzümde benzer bir leke vardı. Lekeye bakar dalardı. Bir gün büyük dayının evi çok sevdiği bir kızla evlenebilmek için alelacele bitirmeye çalıştığını anlattı. İlk kez duyuyordum bunu. O zaman oturdukları ev yeni bir gelini alacak kadar geniş değilmiş. Büyük dayı çocukluğundan beri sevdiği bir kızla evlenmek, ayrı bir evde oturmak istiyormuş ama babası izin vermemiş. O sıralarda da şimdi evin olduğu arsayı almışlar. Bunu fırsat bilen büyük dayı, herkesin karşı çıkmasına rağmen evi yapmış. Evi yaparken on metrekare kadar avukatın arsasına girmiş. On metrekarelik sınır ihlali mahkemede ve tutanaklarda önce doksan metrekareye çıkmış. Son ve değiştirilemez karar ellerine geldiğinde dört yüz elli metrekareden ellerine sadece evin yarısına denk gelen doksan metrekare kalmış. Bütün bunlardan sonra babaannemin babası, yani babamın dedesi, yani benim büyük dedem çok kısa yaşamış. Büyük dayı zaten ölmüşmüş. Teyzem hepsinden büyük dayıyı ve o çok sevdiği kızı suçluyordu. Beni sevdiğini düşündüm hep. Ama yüzümdeki leke ona kardeşini hatırlattığından, sanki bunları bana anlatıp beni rahatsız etmekten hoşlanır gibiydi. Serumu arttırdıkları, hastanede kalmasının gerektiği günlerden biriydi. Başında bekliyordum. O uyuyordu. Elimde D.'nin kitabı vardı. Bu aramızda küçük bir oyundu. Tesadüfi şekilde ne zaman hastaneye yolumuz düşse elimde D. olurdu. “Senin sakallı adamın.” der gülerdi. Hastanenin insanlara itici, mide bulandırıcı gelen ama benim sevdiğim antiseptik ile envai çeşit kaynaktan türeme mikrobunun karışmış kokusu bende uyuşukluk yapmış olmalı. Koku aldığım sürece kendimi güvende hissediyordum ama bunu kimse anlamıyordu. Oturduğum sandalyeden yatağa uzanmış, dirseklerim yatakta kitabı okurken uykuya dalmışım. Rüyamda evin yakınlarındaydım. Etrafta neredeyse başka bina yoktu. Bir ata binmiş dört nala eve doğru sürüyordum. Eve gelince attan indim. Dükkan katlarını tuğlalarını örmemişlerdi. Sadece ikinci katın duvarları vardı. Alttaki boşluklardan evin önüne geçtim. Birini arıyordum. İki üç tane kadın çıktılar, nerden çıktıklarını anlamadım. Her biri bir yanımı çekiştiriyordu. Acele ile bir şey anlatıyorlardı. Git dediklerini zannettim. Anlamadım. “Onu görmem lazım!” diyordum. İlerde, ekildiğinden beri aynı boyda olan palmiyenin dibinde bir genç kız başında beyaz yemeni olduğu halde yere çömelmiş, elinse sivri bir cisim toprağı eşeliyordu. Kadınlar ısrarla “Oraya gitme, atına bin geri dön!” dedilerse de dinlemedim. Beyaz yemenili kadının arkasındaydım. Palmiyenin dibine küçük bir çukur açmıştı, içine beyaz bir kağıt yerleştiriyordu. “Burada kalabilir miyim?” dedim. Gülüyordum. Kadın ses çıkarmadı. Tekrar sordum. Çömeldiği yerden hızla döndü ve elindeki cismi karnıma sapladı. Canım yanıyordu. Canım çok yanıyordu. “İzin vereceğimi kim söyledi?” dedi. Hiçbir şey yapamıyordum. Kadın cismi daha derine doğru itti, içimde sağa sola kaydırıyordu. Ağzımı açtım sonuna kadar. Hiçbir ses çıkmadı. “Ne kalabileceksin ne de gidebilecek.” dediğinde artık sesimin çıkıp çıkmamasına aldırmadan tüm nefesimi ağzımdan dışarı veriyordum. Teyzem, omuzlarımdan tutmuş sarsıyordu beni. Ben, ağzımı sonuna kadar açmış bağırıyordum. Kendime gelebildiğimde, yan yataklarda yatan hastaların refakatçilerinden su verenler oldu. Şaşırmıştım. Sanki onlar da benimle birlikte görmüşlerdi rüyayı. Sordukları soruları yanıtlamadım. Ne gördüğümü hatırlamadığımı, koşturmanın stresinden belki rüyamda da sıkıldığımı söyleyip geçiştirdim. Annem geçiştirmedi ama. Takip eden günlerde sabah kalkar kalkmaz içmem için kendi okuduğu bir bardak suyu veriyordu bana. İstemediğimi, stresten olduğunu, çok sıkılınca dua edebildiğimi gerekmediğini söylesem de dinletemedim. Aylar sonra büyük teyze yükselen tansiyonu nedeniyle komaya girdiğinde de yanındaydım. Doktor makineyi kapadıklarında yaşamının sona ereceğini söyledi. Gerek kalmadı. Komanın üçüncü günü öldüğünde geçmişimle aramdaki bağın koptuğunu hissettim. Beni onlara, onları bana bağlayan bir şey gitmiş, aramızdaki bağ eksilmişti. Bir süre rüyamda büyük teyzeyi gördüm, bana sarılır beni özlediğini söylerdi. Komik, bu rüyaların ölümüme dalalet olduğunu düşünürdüm. Senenin sonunda muhasebe bölümünde çalıştığım kurumda işlerin yoğun olduğu bir dönemdi. Sabah erken saatte işe gidip, gece yarısına doğru geliyordum. Babamdan sinirli sesler yükselse de pek umursamadan devam ettim. Kabuslar devam ediyordu. Her defasında uyanamayacağımı sanıyor, korkuyordum. Sorun gördüklerimden çok hareketsiz kaldığımı hissettiğim, çıkışı bir türlü bulamadığım anlardı. Bir seferinde sadece koyu bir karanlıkta düştüğümü gördüm. Yüz üstü kapkaranlık bir yerden aşağı düşüyordum. Dipte hayal meyal seçebildiğim görüntü evin çatısıydı. Uyumadığımı biliyordum, ama uyanık da değildim. Kendimi düşmeye bıraktım. Gittiğim bir yer yoktu. Bir çeşit meydan okumaydı bu. Dua yoktu, çabalama yoktu, direnç yoktu. “Nereye istiyorsanız oraya! Her kimsen ve benden ne istiyorsan kabul.” dedim. Vücudumu saran felç hali artarak devam etti bir süre. Sonrası? Derin bir uykuda buldum kendimi. Sabah uyandığımda gördüklerimi hatırlasam da, her zamankinin aksine etkilenmemiştim, sakindim. Bir süre her şey normal gitti. Bahara doğru, soğukların devam ettiği günlerde, kardeşimle babaannemin mezarını ziyaret etmeye karar verdik. Ailenin bütün ölmüşleri şehrin tepelerine yayılmış mezarlıkta yatıyorlardı. Evden çıkarken, eşarp yerine babaannemden bana kalan orlondan örülme ince şalı almıştım yanıma. Mezarlıkta da onu örtüyordum. Önce babaannemin mezarına gitmiştik. Ayak ucunda yuvarlak kozalaklı çam ağaçlarından vardı. Mezarın üzerindeki otları temizleyen çocuk işini bitirdiğinde, toprağın arasına karışmış birkaç kozalağı alıp montumun cebine sokmuştum. Sonra sırayla babaannemin orada yatan kardeşlerini ziyaret ettik. Hepsinin mezarının yanında yöresinde aynı çamdan vardı. Çömelip dua ettikçe gördüğüm kozalaklardan birer ikişer toparlayıp ceplerime doldurdum. Dönüşte yine babaannemin mezarının yanından geçiyorduk. Kardeşime arabaya gitmesini söyledim, ben mezarın üzerinde bir şey arıyordum. Açıkçası bugün bile ne aradığımı bilmiyorum. İşaret arayan bulur derler, iyice kurumuş nerdeyse lime lime olmuş minik bir dal parçasını toprağın üzerinden alıp cebime koydum. Kardeşime topladıklarımı gösterdiğimde hoşlanmadı. Mezarlıklardan bir şey alınmaması gerektiği üzerine bir şeyler söyledi. Dinlemediğimi anlayınca başka şeylerden bahsetmeye başladı. Eve döndüğümüzde, odamda boş duran cam bir vazonun dibine yuvarlak kozalakları ve dalı koydum. Üzerlerine de uzun zamandır asıp kuruttuğum güllerden yaprakları serpiştirdim. Güzel görünüyordu. Güzel görünmenin bir adım ötesinde, aramızın nasıl olması gerektiğini hiç anlamadığım ölmüşlerimle aramda bir köprü kurulmuş gibi hissetmiştim. O gece rüyamda evin arka bahçesini çakıl taşları ile kaplı gördüm. Halamın en küçük oğlu çakılların üzerinde oynuyordu. Resimlerden tanıdığım büyük dayı, bir türlü büyüyemeyen palmiye ağacının yanında sigara içiyordu. Bodruma ve bahçeye inen merdivenlerden indim, kapıdan kuzenime sesleniyordum gülümseyerek, ama beni duymuyordu. Bodrumdan bir ses geldiğini duydum. Bodruma yönelecekken kuzenimin bağırdığını fark ettim. Bahçeye çıktığımda büyük dayı hala sigara içiyordu. Çakılların arasından ise bir tırpan ucu çıkmış kuzenimin kolunu kesmişti. Yanına gitmeye çalışıyordum ama gidemiyordum bir türlü. Yaklaşık 4 metre uzunluğunda taştan bir yol vardır bahçede. Kuzenim yolun sonundaydı. Yolun başına geliyordum, ortasına yaklaşınca yine başa dönüyordum. Kuzenim ağlıyordu, tırmığın kolunu kestiğini, onun hiçbir şey yapamadığını görüyordum. Kaçamıyordu. Ben yanına gidemiyordum. Büyük dayı bizden habersiz sigara içiyordu. Taş yolu bir türlü bitiremeyince ne olduğunu anladım. Bu nasıl oluyordu bilmiyorum ama rüyamın saçma sapanlığı içinde ayılıp dua edebiliyordum. Kuzenimin ağlamasını bastıracak bir sesle dua okumaya başladım. Dua okumaya başladığım anda hareket edemiyordum. Kaskatı kesilmiştim. Bu korkutuyordu beni. Kuzenimin ağlaması uzaklaştı, etraf değişmeye, çakıllar yeşermeye çimene dönmeye başladı. Çakılların altından çömelmiş biri gözüküyordu. Toprağı eşeliyordu. Başında beyaz bir yemeni vardı. Bu daha önce bana “Ne gidebileceksin ne kalabilecek.” diyen kadındı. Çırpınarak uyandığımda ter içindeydim. Odamızın minicik bir balkonu vardı. Arka bahçeye bakan diğer balkona gitmek o anda benim için çok cesurca olurdu. Kullanılmadığı için oldukça kirli olan balkona çıkıp güneş doğana kadar orada kaldım. Bir şey olması gerekti durulmuşken yeniden başlaması için. Bunların bir anlamı, bir açıklaması olmalı diye de düşünmeden edemiyordum. O gün uykusuzluğun ve rüyanın mahmurluğu ile işe gittim. Canım hayli sıkkındı. Bağladıkları telefonlara bakmıyordum. Uzun süreceği belli olduğu için kimsenin uğraşmaya yanaşmadığı bir hesap işiyle oyalıyordum kendimi. Odamın kapısını telaşla açan arkadaşım evden beni aradıklarını ama telefonlara bakmadığım için santrale geri döndüğünü söyledi. Sakince evi aradım. Halam o gün kuzenimle bize gelmiş. Annemle çay içerlerken ufaklık nasıl olmuşsa çatıya kaçmış. Bir süre anlamamışlar nerde olduğunu. Ararken arka bahçeye bakan balkona çıkmış halam ve belki bahçededir diye seslenmiş aşağı doğru. Çatıdan annesinin sesini duyan kuzenim, balkonun üstüne gelmiş ve annesini korkutmak ve eğlenmek için iyice uca yanaşmış. Halam balkondan aşağı bahçeye seslenirken, o da annesine seslenmiş. Halam korku ve şaşkınlıkla ile yukarı baktığında aşağı düşen kuzenimi görüp olduğu yere yığılmış. Bahçenin zemini ile çatı arası neredeyse dört kattı. Yapılan tetkiklerde beyninde ya da vücudunda bir hasara rastlanmaması mucize gibiydi. Sol kolunun üzerindeki neyin sebep olduğu anlaşılamayan kesik vardı. O da sadece benim gözüme batıyordu. Bu olaydan babam kendini sorumlu tuttu. Binanın aileye ait kısmını tamamen biz kullanıyorduk. Çatıyı daha güvenli bir yer yapabilirdi. Bina bakımsızdı. Nasılsa yıkılacak diye oturduğumuz sürece hiçbir tadilat yaptırmamıştık. Çatıya çıkan merdiven boşluğunun üstünü örten döşemeler iyice eskimiş, tahtalar çürümüştü. Merdivenlerin yanındaki aydınlığın üstünü örten bölümün camları yer yer kırılmış, aydınlık pislik dolmuştu. Ev'de kaldığımız sürece, boş bulduğum vakitlerde orayı burayı düzeltmeye, temiz tutmaya çalışsam da benim çabamı aşıyordu bakımsızlığı. Ben hiç gitmemiştim ama kiracıların dairelerinin hepten döküldüğünü söylerlerdi. Yine de tadilat yapmaktansa yeni aldığı dairenin dekorasyonunu hızlandırmayı daha akıllıca buldu babam. Annem erken olduğunu söylemesine rağmen, benim de desteğimle bir gece ansızın yeni evimize yerleştik. Evden kurtulduğuma sevinmiştim. Tek başıma kalabileceğim, güzel güneş alan, sıcacık bir odam vardı. İstediğim gibiydi. Yeni bina genişti. Konforluydu. Temizdi. Her açıdan temiz olduğunu düşünen ise sadece bendim. Kabuslara alışmıştım önce. Sonra geçince kafamdan çıkarmıştım. Sevmediği hiçbir şeyi tutmayan bir hafızam vardır. Kabus tekrar başlayıp, peşi sıra kuzenim yaralanınca büyük teyzemin yanında hastanedeyken gördüğüm kabusun kapısını açan anahtarı çevirmiş oldu. Yapacağım şey, bahçedeki palmiyenin altını kazmaktı. Tedirgin olsam da kazdım. Bir şey yoktu. Rüyamda gördüğüm ufak bir çukurdu. Ufak kazmıştım ben de. Kimse şüphelenmesin diye o gün kazmayı bıraktım. Bir hafta kadar her gün palmiyenin çevresinde gözümle çizdiğim bir çemberin izini takip ederek derin çukurlar açıyor sonra kapatıyordum. Aradığımı bulduğumda heyecandan ellerim soğumuştu. Naylon poşette sarılı minik bir kağıt ve yanında yine poşete sarılmış sigara gibi kıvrılmış bir karton. Bunların sadece zamanla toprağın altında kalmış çöpler olduğunu düşünmek, düşünmenin ötesinde buna inanmak istedim. İlk önce küçük poşeti çözdüm. İçinden eski dille yazılmış yazılar çıktı. Ne olduğu açıktı, büyüydü. Ruloyu açtığımda nefesimin kesildiğini, ellerimin soğuktan uyuştuğunu hatırlıyorum. Bir resimdi. Siyah beyaz. Erkek, bir hanımelinin önünde durmuş, çiçekli dallardan birini karşısındaki genç kızın burnuna doğru uzatmıştı, kızın yüzü mahcup şekilde önüne bakıyordu. Adamın yüzünde büyük bir leke vardı. Kısa kollu, bahriye yakalı elbise giydiğini düşündüğüm kızın başında ise arkadan bağlanmış beyaz bir yemeni. Büyük dayı ve sevdiği kız. Rüyalarımda palmiyenin yanında sigara içen büyük dayı ve dibini kazan beyaz yemenili kadın. O gece yeni eve taşınmak için olmayacak bahaneler bulmam gerekmedi. Bir gece daha burada kalamam dediğimde, babama istediği fırsatı vermiş oldum. Kimseye arka bahçede bulduklarımdan bahsetmedim. Evi boşaltmamızdan istifade eden yine babam oldu. En son oturduğumuz daireyi de dükkanına kattı. Böylece binanın bize kalan kısmının tamamı kitap-kafe oldu. Dükkanın içinden sonradan eklenen merdivenle üst katlara çıkıldığı için, apartmanın içindeki merdivenleri kullanmadılar bir daha. Orası iki kiracıya kaldı. Evin ön yüzü eskiye rağbetin primini yaşarken, içi ve arka yüzü terk edilmişliğin hesabını soracağı zamanı bekliyordu. Babamın yanına sık sık uğrardım. Arkadaşlarımla orada buluşuyordum. Ama bir zamanlar çok sevmeme rağmen ne arka bahçeye bakıyordum, ne de kapıyı açıp merdivenden çatıya çıkıyordum. Ihlamurun kokusunu babamın ağaçtan toplayıp eve getirdiği çiçeklerinden alıyordum. Ev benim için bitmişti artık. Dükkan herhangi bir yerdeydi sanki. Geçmiş geçmişe gitmiş, ben şimdiyi yaşıyordum. Evden uzaklaşmakla ailemden de uzaklaştım. Dükkan olmasa babamı bile göreceğim yoktu. Her bayram aksatmadan yaptığım mezarlık ziyaretlerini de boşladım. Aklımdan çıkmışlardı. Ya da çıkarmıştım. Kabussuz mutlu uykular uyuyordum. Peki şimdi bu sonunu bulamadığım kabus neyin nesi? Basın mensubu mu çarpmıştı acaba bana? Uyuduğum belli de, bedenimin nasıl ve nerede olduğunu merak ediyorum. Belki de merdivenlerden yuvarlandım ve bayıldım. Kabuslarda olmadığı şekilde, her şeyin bu kadar farkında olmak iyice korkutuyor beni. Yine her zamanki sırası ve sayısında okudum duaları. Ama değişen bir şey yoktu. Hareketsizlik hissi yoktu, dilim ağzımda büyümüyordu. Ne gösterilen hiç hoşlanmadığım adamın resimleri, ne sivri cisimli kadınlar, her şey normaldi. Evin olmayan manzarası ve yanık adam hariç. Belki adam bile değildi ya. Babamın doğup büyüdüğü katın ortasında durdum bekledim bir süre. Mutlaka bir yerden bir şey çıkacaktı. Çıkmadı. Cesaretimi toplayıp, yatak odasına doğru gittim. Pencerelerden ne göründüğünü merak ediyordum. Olması gerektiği gibi sarı yapraklarla kaplı bahçeyi görmeyi isterdim yine. Hiçbir şey gözükmüyordu. Kocaman bir grilik. Bahçe yoktu. Kimse yoktu. Ihlamur yoktu. Salona koşup baktım, aynı grilikti görebildiğim. Daireden acele ile çıkıp merdivenlere yöneldim. Üst kattaki iki dairenin de kapıları açıktı. Yine kiracıların olması gereken daireye baktım. Girişteki holde bir şilte ve üzerinde yatak-yorgan vardı. Orada oturan kiracının annesi Alzheimer hastasıydı. Onları bulmayı beklemiyordum orada. Yanılmışım. Yaklaştığımda şiltenin üzerinde birinin yattığını anladım. Sevinçle dürttüm onu. Ellerim buz kesti birden. Kaskatıydı. Yanmış olabileceğini düşündüm onun da. Gerçeklikle yakından uzaktan alakam olmadığını artık bildiğim için, olacaksa hemen olsun diyerek yorganı üzerinden çektim. Kiracının Alzheimer hastası annesi, pisliğine bulanmış yatıyordu. Elimi burnuma götürdüm. Kokusu olmadığını sonradan anladım. Pislik hiçbir yere bulaşmıyordu, kadının üzerindeydi sadece. Kadın katılaşmıştı. Arkası bana dönük yatıyordu. Yorganı üzerine örttüm yine. Diğer odalara bakmak istemedim. Kapıda durup karşıda son oturduğumuz daireye baktım. En fazla diğer daireler gibi olduğunu düşündüm. Belki yanık, belki pislik içinde kaskatı bir beden daha… Evde yaşarken sevdiğim ne varsa yok olmuştu. Bahçe yoktu, ıhlamur yoktu. Babamın dükkanı yoktu. Kokular, hiçbir koku almıyordum. Sevmediğim her şey buradaydı. Evin hiç alışamadığım soğuğu, dışkısına iyice bulanmış kiracı, yanmış ne idüğü belirsiz bir beden, diz boyu pislik içinde merdivenler. Dışarıda görülen ev, çevreleyen renk bile en sevmediğimdi, gri. Burada kalamazdım. Göreceğimi gördüğümü düşündüm. Kabus bitmiyorsa ben bitirmeliydim. Yapacak tek şeyim vardı; çatıya çıkmak. Sonrası kendimi boşluğa salmaktı. En sevdiğim oyunu oynayacaktım. Yıllarca çatıdan kendimi ıhlamurun döktüğü sarı yaprakların üstüne bırakmayı hayal etmiştim. Şimdi bu ne olduğunu bilmediğim durumda, ıhlamuru göremesem bile en azından bunu yapabilecek olmak beni mutlu etti. Merdivenlerin tırabzanlarını tuttum adetim olmadığı üzere… Nemli tahta kokusu duymam gerekirdi yukarı çıkarken, duymadım. Yoğun bir ışık geliyordu… Gülümsedim. Aynı manzarasız grilik vardı. Her yandan baktım; ilerlere ve aşağıya. Ne binalar, ne cadde, ne arka bahçe ne ıhlamur. Dalgasız bir grilikti tüm gözüken. Ihlamurun olması gereken tarafta durdum. Hep hayal ettiğim gibi kollarımı iki yana açtım. Gözlerimi kapadım. Bir tek rüzgar eksikti. Ayaklarımı hazır ol vaziyetinde birleştirdim. Parmak uçlarımda yükseldim. Ve sonra…
“Adetim olmadığı üzere sol elimle tırabzanı tutmuştum. …Dış kapıyı ve avludaki tören hazırlıkları gördüm o sırada. Yanımdan acele ile geçerken burnuma kardeşimin parfümü geldi. Gülümsedim. O gün onun mavi kadife ceketini giymiştim. Ve sonra…” Üç kişi hararetle bir şey tartışıyorlardı. İçeri mavi kadife ceketli ve siyah etekli bir kız girdi. Acelesi var gibiydi. Bankaya gideceğini söyledi. Üç kişiden orta yaşlı olanı “Sen bu konuda bir şey biliyor musun?” dedi. “Ne tartıştığınızı bilmiyorum ama acelem var, saat dörtten önce bankada olmalıyım.” Dedi. Uzun boylu, ayakta duran ve sigara içen kişi “ ‘Kabriniz cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukur olacak' sözünü tartışıyorduk. Ben direk cennete gideceğimi söylüyorum ama kıyamet kopmadan olmazmış. Ha ha ha” diyerek elindeki sigaranın külünü yanındaki gardenya çiçeğinin toprağına döktü. Mavi ceketli kız duraladı. Orta yaşlı olan kıza fırsat vermeden, “Doğru, cennet ve cehennem henüz yok. Ölenleri düşünsene kim bilir ne kadar zaman bekleyecekler.” dedi. Üç kişiden o ana kadar hiç konuşmayanı, kıza bakıyordu. Kızın rengi atmıştı. “N'oldu sana haber mi geldi yoksa, cennete almayacaklar mı seni?” Diğerleri bu söz üzerine gülüştüler. Aklını olduğu yere çekmeyi başaran kız “Ne kadar zaman süreceğini düşündüm, bir de cehennem çukurumun nasıl bir yer olacağını.” dedi. Üç kişi bir an sustular. Sessizlikten istifade gitmeye çalışan kız kapıdan çıkacakken, uzun boylu ve sigara içen “Çukurun nasıl olurdu?” dedi gülerek ve diğerlerine göz kırparak. Kız arkasını dönmeden cevap verdi. “Eski evimiz vardı, orası gibi olurdu.” dedi. Üçü birbirlerine baktılar. Uzun boylu olan dudak büküp omuz silkti, “Bana bakmayın, yorumum yok hatun hakkında” dedi. Mavi ceketli kız, granit koridoru geçip merdivenlere yaklaştığında sol taraftaki toplantı salonundan acele ile birinin çıktığını gördü. Merdivenlerden inmeye başladığında arkasındaydı, boynunda kamera asılı, basın kokartlı biriydi. Kız sol eliyle tırabzanı tutmuştu. “Pardon”, dedi adam. Sol kolunu tırabzandan çekerken kafasını da yavaşça sese doğru çevirdi. Dış kapıyı ve avludaki tören hazırlıkları gördü o sırada. Burnuna kardeşinin parfümü geldi. Gülümsedi. O gün onun mavi kadife ceketini giymişti. Koku aldığı sürece güvende hissederdi kendini. Çıkışa doğru yürüdü. Kapıdan çıktı. Parlak bir güneş vardı. Sıcaklığı hissetti. Sıcağı çok severdi. Tören alanındaki koşturmaya baktı yürürken, önünde kendine doğru gelen adamı göremedi. Adam da onu. Çarpıştılar. Çarpışan sadece onlar değildi. Bütün alan birbirine girdi birden. Toz ve dumandan göz gözü görmüyordu. Binanın bütün camları patlamanın etkisiyle parçalanmıştı. Patlama esnasında binadan ve tören alanından uzaklaşmış bir gazeteci korkudan diğer herkes gibi yere kapaklanmıştı. Havadan toz, cam kırıkları ve tören alanında on saniye önce olup artık dünyada olmayanların parçaları yağıyordu. Önüne mavi kadifeden bir parça düştü. Merdivende yol istediği kız geldi aklına. Gazeteci kızın öldüğünü düşündü. Canlı bir bombanın binaya giremeden pimini çektiği haberini geçti “Son Dakika Haber Bültenleri”. Polis kordonunu geçen televizyon muhabirlerinden biri binadan çıkarılan yaralılardan biri ile konuşmayı başardı. Yattığı sedyede sarsıla sarsıla ağlıyordu. “Bir şey hatırlıyor musunuz?” diyen muhabire “Cehennemi konuşuyorduk” diyebildi. Sayıklar halde bir sürü şey söyledi ama ağlamasından hiçbir şey anlaşılmıyordu. Muhabir yanından uzaklaşmak üzereyken aniden elinden mikrofonu çekti. Kamera muhabirin yüzündeki çok korkmuş ifadeye odaklanırken, sedyedeki yaralı “Kabriniz cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukur olabilir, senin ki hangisi?” diyordu mikrofona. Muhabir toparlanıp canlı yayın aracına doğru el kol işareti yaparken, yaralı hıçkırıklara boğuldu. Ağzından çıkan son anlaşılır cümle “Seninki hangisi, şimdi nerdesin?” oldu. *** Griliğe doğru, önce yükseldiğimi bir süre sonra düştüğümü hissettim ama hareketsiz ya da felçli gibi değildi, korkmuyordum. Düşmenin keyfini çıkarmak istedim. Hayalimdi bu. Düşmediğimi anladım. Durduğum yerde duruyordum. Çatıdaydım. Bir daha denedim. Yine parmak uçlarımda yükseldim. Yine kollarımı açtım. Bu sefer gözlerimi kapamadım. Hiçbir şey olmadı. Düşmedim. Griliğe bir adım bile geçemedim. Grilik evin konturuydu. Ben de konturla çevrelenmiş bir vitray parçası. Kabus kendiliğinden bitmedi. Ben de bitiremedim. Ne kadar sürecek bilmiyorum. Yaptığım tek şey çatının kenarında oturup griliği seyretmek.
|
||||||||||