Unutulmuş Günah Gürkan GÜLEGEN |
|||||||||||
|
Gözlerimi yavaşça açtım. Bir odadaydım. Başımı hafifçe sola doğru çevirdim. Pencereden gün ışığı vuruyordu. Sonra bulunduğum odaya yattığım yerden göz attım. Bir çelik dolap, baş ucumda bir komidin, bir adet koltuk benzeri bir şey ve vücuduma elektrotlarla bağlı olan ve mütemadiyen öten bir alet. İyi, hoş ama buraya nasıl gelmiştim? Beni buraya kim, niçin getirmişti? O sırada kapı açıldı: "Merhaba Görkem Bey. Demek uyandınız." Görkem Bey? Görkem Bey de kim? "Başınızdaki yaraya bakayım." Neler oluyordu? Bu adam da kimdi ve bana niçin Görkem Bey demişti? Başımdaki yara da neyin nesiydi? "Geçmiş olsun. Başınızdaki darbeyi bir başkası alsaydı bugün bu yatakta yatıyor olmazdı." Hiçbir şey anlamamıştım. Bu adam neyden bahsediyordu? Kim, ne zaman bana vurmuştu? "Aileniz burada. Sizi görmek istiyorlar. Dün geceden beri buradalar." "Ailem mi?" "Evet." O sırada içeriye orta yaşlı, kısa boylu bir kadın ve kadından daha yaşlı gözüken bir adam girdi. Yüzlerinde yorgun ve endişeli bir ifade vardı. Kadın yanıma yaklaşıp elimi tuttu: "Oğlum, yavrum ne oldu sana böyle?" Kadın, elimi öpüp içini çekerek yanağına götürdü. Kimdi bu kadın, benim için niye üzülüyordu? Kimdi bu insanlar, bana ne yapmaya çalışıyorlardı? Artık durmaya niyetim yoktu. Kendimi toparladım ve kadının tuttuğu elimi sertçe çektim: "Siz ne yapıyorsunuz? Nerden tanıyorsunuz beni? Kimsiniz siz? Beni... Beni buraya nasıl getirdiniz?" O an odadaki herkesin yüzüne bir şaşkınlık hakim oldu. Yaşlı adam ve kadın, odaya ilk giren beyaz önlüklü adama baktılar. Sanki soruların cevabını o verebilecekmiş gibi. Adam ise bana döndü ve: "Bu insanlar aileniz Görkem Bey." "Ailem mi?" "Oğlum bizi tanımadın mı? Annen babanız biz," diye lafa karıştı yaşlı adam. Yüzü deminkinden daha endişeliydi. Ben ise hepten şaşırıp kalmıştım. Hayatımda ilk kez gördüğüm bu insanlar, benim ailem olduklarını söylüyorlardı. Aklım almıyordu. "Bakın... Sizi tanımıyorum. İlk defa görüyorum sizleri..." O sırada beyaz önlüklü sözümü kesti: "Dün ağır yaralı olarak buraya geldiniz. Bir süre yoğun bakımdaydınız. Sizi eski bir kilisenin önünde baygın olarak bulmuşlar." "Hatırlamıyorum." "Peki dün akşam nerede olduğunuzu biliyor musunuz?" "Hayır." Yine aynı şey yaşandı. Annem ve babam olduğunu söyleyen ihtiyarlar bu sefer daha kaygılı biçimde beyaz önlüklüye döndüler. O ise ihtiyarların bakışlarıyla sordukları soruyu cevaplarcasına, "Başına aldığı darbenin etkisiyle bazı şeyleri hatırlamıyor olabilir. Bundan sonrasıyla psikiyatr arkadaşımız ilgilenir. Siz burada bekleyin, ben kendisini çağırayım," dedi. Daha sonra odadan çıktı. Adamın çıkmasıyla annem ve babam olduğunu söyleyen bu insanlar bakışlarını yeniden benim üzerime çektiler. Yaşlı yüzlerine yorgunluk ve hüzün hakimdi. Çok tuhaf bir durumdu. Tanımadığım iki insan annem ve babam olduklarını söylüyor ve hüzünle başımda bekliyorlardı. Ama onları anne ve baba olarak göremiyordum. Benim için, az önce odadan çıkan beyaz önlüklü adamdan hiçbir farkları yoktu onların. Yaşlı kadın iç çekerek beni izliyor, bir yandan da ahlayıp vahlıyordu. Beni bu hale getirenlere lanet okuyordu. Yaşlı adam -yani babam- ise oturduğu sandalyede kederli bir biçimde düşüncelere dalmıştı. Odada çıt çıkmıyordu ama gergin bir hava hakimdi. Bu hava beni de etkilemişti. Başımı pencereden yana çevirip, içimdeki sıkıntıyı boşaltırcasına derin bir nefes aldım. O sırada odaya beyaz önlüklü adam geldi. Bu sefer yanında tıpkı kendisi gibi beyaz önlük giymiş bir bayan da vardı. Uzun, kumral saçları, hafif esmer tenli ve güzel bir bayandı. Beyaz önlüklü adam, "Psikiyatr arkadaşımız Mine Hanım size yardımcı olacak," deyip kadını tanıştırdı. Kadın başıyla bizi selamladı. Ardından, "Müsaadenizle hastamızla yalnız konuşmak istiyorum," dedi. Bunun üzerine odada ikimiz dışındaki herkes çıktı. Kadınla baş başa kalmıştık. Yüzüme tebessümle baktı. Aynı şekilde ben de ona tebessümle karşılık verdim. Sonra konuşmaya başladı: "Evet, Görkem Bey. İsminiz Görkem'di değil mi?" Beyaz önlüklü de Görkem demişti. Adım bu olmalıydı. Başımı yavaşça salladım. Daha sonra kadın: "Peki Görkem Bey. Doktor Bey bana sizden biraz bahsetti. Dün gece yoğun bakıma gelmişsiniz. Başınızda ciddi bir yara varmış. Bu yarayı nasıl aldığınızı hatırlıyor musunuz?" "Hayır. O arkadaşa da söylemiştim. Hiçbir şey hatırlamıyorum." "Aileniz buraya gelmiş ama onları da tanımamışsınız." "Evet. O insanlar, benim annem babam olduklarını söylüyorlar. Ama onları hiç hatırlamıyorum. İlk kez görüyorum onları." "Gerçek aileniz nerede peki?" "Bilmiyorum. İnanın hiçbir şey bilmiyorum. Buraya geldiğimden beri bana Görkem diyorlar ama adımın o olduğundan bile emin değilim." "Eskiye ait hiçbir anı, bir arkadaş, hiçbir şey yok mu?" "Yok," diye yanıtladım artık benzer sorularla karşılaşmanın verdiği bıkkınlıkla. "Anladım. Söylemek istediğin başka bir şey var mı?" "Hayır." "Peki o zaman, ailenle konuştuktan sonra onları yanına göndereceğim. Tamam mı?" "Peki. Sağ olun." Kadın odadan çıktı. Bir süre sonra ailem tekrar odaya girdiler. Bana durumu anlattılar. Darbenin etkisiyle hafıza kaybı yaşıyor olabilirmişim. Bir süre hastanede yatmam gerekiyormuş. Bir de eski arkadaşlarıma haber vermelerini istemiş kadın. Hatta eski resim, eşya gibi şeyleri de getirmelerini istemişler. Geçmişle alakalı göreceğim, duyacağım herhangi bir şey, hafızamın geri gelmesini sağlayabilirmiş. Annem ve babam bunları anlatırken yüzlerindeki kaygı ve keder biraz olsun gitmişti. Ne de olsa bir umut ışığı doğmuştu. Çözümsüz, çaresiz bir hastalık değildi benimkisi. En azından şimdilik. Doktorun söylediklerini anlatmayı bitirince ikisi de odadan ayrıldılar. * * * Ertesi gün çok hareketli bir gün oldu benim için. Önce ailem geldi, evdeki resimleri ve eşyaları gösterdiler. Resim konusunu ailem o kadar abartmıştı ki, kundaktaki bebeklik fotoğraflarıma kadar ne buldularsa getirmişlerdi. Resimleri gösterirken, bir yandan da bana onlarla alakalı anıları anlatıyorlardı. Onları gerçekten ilgiyle dinliyordum. Bazen söylediklerini dinledikten sonra zihnimi zorluyor, hatırlamak için çaba sarf ediyordum. Bu çabam gözlerinden kaçıyor değildi. Sözlerini her bitirdiklerinde beni süzüyorlar, bir şey hatırlayıp hatırlamadığımı görmeye çalışıyorlardı. Ancak, ne resimler, ne anlattıkları, ne de bir şeyler hatırlamak için gösterdiğim çaba sonuç vermiyordu. Vakit geçtikçe ve resimler azaldıkça annem ve babamın yüzünde umutlarının azaldığını gösteren bir ifade hakim olmaya başladı. Bu durum beni de sıkıntıya soktu. Resimleri alıp anneme geri verdim. "Sonra devam ederiz bakmaya," dedim. Fazla ısrar etmediler. O sırada kapı açıldı. İçeriye iki kız ve elinde bir demet çiçekle bir adam girdi: "Abi n'oldu sana ya, ne bu halin?" Adam, bir yandan laf yetiştirirken, bir yandan da çiçekleri bana uzattı. Ardından annem ve babamı selamladılar. Onlar da karşılık verdikten sonra yalnız kalmamız için odadan ayrıldılar. Yalnız kaldığımızda, bu üç kişi bana kendilerini tanıttılar. Benim üniversiteden arkadaşlarımmış. Tabii bunu duyunca üniversite mezunu olduğumu da öğrenmiş oldum. Erkek -ve geveze- olanın adı Haşmet. Ara sıra tuhaf espriler yapıp duran, sempatik bir tip. Kızlardan çok o konuşuyordu. Hatta hep o konuşuyordu bile diyebilirim. Üniversitede yaşadıklarımızı, komik olayları anlatıp durdu. Anladığım kadarıyla benim çok yakın olduğum insanlardan biri. Çok özel sırlarımı bilen, adeta kardeş kadar yakın olduğum bir dostumdu. Kızlar da en az onun kadar yakındılar bana. Birinin adı Arzu'ydu. İnce, uzun, hafif esmer tenli bir kızdı. Her ne kadar kız desem de konuşması ve tavırları zaman zaman bir erkeğinkine benzeyebiliyordu. Haşmet'in şakalarına ufak küfürlerle karşılık vermesi, eski anıları anlatırken yaptığı el kol hareketleri tıpkı bir erkeğinki gibiydi. Bunu ona söylediğimde bana "İlk tanıştığımızda da aynı şeyi söylemiştin. Sende erkek ağzı var, demiştin," diye karşılık verdi. Gerçekten ilginçti. Diğer kıza gelince... İsmi Devrim'di. İsmi tuhaf gelmişti. Sanki erkek ismi gibi. İlk başta onun da Arzu gibi bir kız olacağını düşündüm. Ama ondan çok farklıydı. En azından kadınsı tavırları vardı. Biraz dalgın, saf bir kızdı. Bazen Haşmet onun boş anını yakalayıp tuhaf sorular soruyor, kızın saf saf verdiği cevaplar hepimizi kahkahaya boğuyordu. Bir de sürekli gülümsüyordu. Eskiden beri öyleymiş. Hatta sırf bu yüzden mutsuz olduğu zamanlarda bile insanların bunu fark etmediğini söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra Haşmet ve kızlar, yeniden geleceklerini söyleyip ayrıldılar. Onların gitmesinden sonra önceden beyaz önlüklü dediğim doktor geldi. Başımdaki yaraya baktı. Düne göre daha iyi olduğunu söyledi. Biraz ilaç sürdükten sonra yeni sargıyla sarıp yaranın üstünü kapattı. Onun ardından Mine Hanım geldi. Durumumu sordu. Ona bugün olanları anlattım. Ailemi, getirdikleri resimleri, yaşadığım sıkıntıyı ve beni ziyaret eden arkadaşlarımı... Beni ilgiyle dinledi. Konuşmam bitince de böyle ziyaretlerin tedavime fayda sağlayabileceğini, yaşadığım sıkıntının normal olduğunu söyledi. Biraz daha sohbet ettikten sonra odamdan ayrıldı. * * * Günler geçtikçe aşılmaz bir sıkıntıya, bir çaresizliğe girmeye başlamıştım. Eskiden tanıdığım bazı insanlar ziyaretime geliyor, benimle konuşup bana bazı şeyler hatırlatmaya çalışıyorlardı. Bazıları yanlarında bana bir şeyler hatırlatabileceği düşüncesiyle bazı resimler, eşyalar da getiriyordu. Lise yıllığım, fotoğraflar, hediyeler... vb. bir sürü şey. Odam bunlarla dolup taşmıştı. Ancak bunlar, beni daha da umutsuzluğa sokmaktan başka bir işe yaramamıştı. Bir de annem ve babam vardı tabi. Mine Hanım'ın "Fazla zorlamayın, bu onu sıkıntıya sokar," uyarısına rağmen sürekli resimler gösterip, evden bana ait eşyalar getirmeye devam ediyorlardı. Yeni insanlar ziyaretime geldikçe moralim daha da bozuluyordu. İşte başka birisi, diyordum, yine bir sürü şey anlatacak ama yine hiçbir şey hatırlamayacağım. Bazen, kendi kendimi zorluyordum. Komidinin üstüne yığılmış eşyalardan rasgele birini seçiyor ve bir süre onu inceliyordum. Beynimin her köşesinde o resme ait bir şeyler arıyordum. Ama hiçbir şey olmuyordu. En sonunda pes etmiştim. Sonsuza kadar böyle yaşayacakmışım gibi hissetmeye başladım. Geçmiş, benim için karanlık ve dipsiz bir kuyu olarak kalacaktı. Hastaneden de sıkılmaya başlamıştım. Yaralarım iyileşince ayağa kalkıp gezme imkanına kavuşmuştum. Koridora, bahçeye çıkıyor, o bunaltıcı odadan bir süreliğine de olsa ayrılıyordum. Ama oraya geri dönünce, kendi gerçeğimle baş başa kalıyordum. Bu beni iyice zora sokmaya başlamıştı. Durumu Mine Hanım'a ve aileme ilettim. Bir iki gün sonra müjdeli bir haberle annem ve babam geldiler. Mine Hanım, tedaviye evde de devam edebileceğimi, hastanede durmama gerek kalmadığını söylemiş. Sadece birkaç kontrol için hastaneye gidip gelmem yeterliymiş. Haberi duyunca içim biraz olsun ferahladı. En azından bu hastane odasından kurtulacaktım. Annem ve babam, haberi verir vermez eşyalarımı topladılar ve ardından hastaneden ayrıldık. * * * Evimiz ufaktı. İki odası ve bir salonu vardı. Evi gezerken ailemin hastaneye getirdiği eşyalara rastladım. Annem, onları da gösterip "Bak, bunları hastaneye getirmiştim," deyince ben de, "Anne o kadarını hatırlıyorum; sen de iyice abarttın," diye hafif alaycı bir tavırla yanıt verdim. Sonra gülmeye başladı. O anda ona ilk kez "anne" diye hitap ettiğimi fark ettim. Onu gördüğüm andan beri ona belirli bir şekilde seslenmiyordum. Bir şey isteyecek olsam ya istediğimi doğrudan söylüyor ya da utana sıkıla "Şey", "Bakar mısın?" gibi ifadeleri kullanarak dikkatini üzerime çekiyordum. Yakın ilgisinin ve bana olan sevgisinin farkında olmama rağmen onu annem gibi hissedemiyordum. Nasıl olduysa şimdi ona anne demiştim. Gülmeyi bırakıp elleriyle yanaklarımı tutarak alnımı öptü ve "Canım yavrum!" dedi. O da ona söylediğim sözün farkına varmıştı. Kim bilir içi ne kadar cız etmişti bu lafı duyunca. Daha sonra kendi odama geçtim. Güzel, zarif bir odaydı. Üzeri dağınık çalışma masasıyla kitaplarla dolu raflar dikkatimi çekti. İlk olarak masaya gittim. Açık halde duran kitabı aldım. Kitabın ismi Ölümsüzler 2 idi. Çok hoş bir kapağı vardı. Eliyle çanta taşıyan insan siluetleri vardı. Resmin geneline mavi renk hakimdi. Kapağın üst kısmında da Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü yazıyordu. Oturup kitabı biraz karıştırdım. Bir öykü kitabıydı. Çok güzel hikayeler vardı içinde. Kimisi farklı dünyalarda geçen savaşları anlatıyor, kimiyse esrarengiz ve korkunç bir cinayeti. Yaratıklar, diyarlar, iblisler ve daha nice şeyler vardı kitapta. Bu kitabın sihirli dünyasından bir süreliğine ayrılıp odayı incelemeye devam ettim. Bu sefer gözüm raflardaydı. Her yeri tıka basa kitaplarla doluydu. Kitapların kapaklarında dikkatimi çeken ortak nokta ise hepsinin karanlık ve gizemli bir görünüşe sahip olmasıydı. Anlaşılan böyle şeylerden hoşlanıyordum. Karanlık ve kasvetli şeyler ilgimi çekiyordu. Onların haricinde az önce okuduğum kitabın birincisini ve aynı kulübe ait diğer kitapları da buldum. Merak etmiştim doğrusu. Acaba bu kulübe nasıl ulaşabilirdim? Bir ara anneme sorarım, diye düşündüm ve kitapları yerine koydum. Odayı inceledikçe aslında incelediğim şeyin kendim olduğunu fark ettim. Kişiliğimi, hoşlandığım şeyleri görüyor ve öğreniyordum. Kendimi yeniden keşfediyordum. Bir şekilde tanımam da gerekiyordu artık. Çünkü hafızamın geri geleceği falan yoktu. Oturup sonsuza kadar geri gelmesini de bekleyemezdim. Hayat devam ediyordu ve benim bir şekilde ona yeniden tutunup, kaldığım yerden devam etmeliydim. * * * Akşam olunca evin balkonuna geçip ailece oturduk. Sokağı seyrediyorduk. Sokağın iki yanı boyunca park etmiş arabaların arasında çocuklar top oynuyorlardı. Zaman zaman top arabalardan birine çarpınca arabanın kulak tırmalayan alarmı ötmeye başlıyor ve çocuklar arabanın sahibi ortaya çıkmadan saklanıyorlardı. Biraz bekledikten sonra tekrar ortaya çıkıyorlar ve oyuna kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Ara sıra babam da balkondan çocuklara sesleniyor, evlerine gitmelerini söylüyordu. Tüm bu olanları izlerken birisi dikkatimi çekti. Apartmanlardan birinin eşiğinde durmuş, bizi seyrediyordu. Biraz dikkatli baktığımda bir kadın olduğunu fark ettim. Düz siyah saçları, yüzünün yarısını kapatmıştı. Beyaz tenliydi ve uzaktan dahi fark edilebilen donuk bakışları vardı. Kadının bu ürkütücü görüntüsü beni rahatsız etmişti. Galiba tanıdıklarımdan biriydi; ama beni görmesine rağmen hiçbir tepki vermeyişi, öylece bakışı sinir bozucuydu. Sonunda dayanamayıp anneme doğru yaklaştım. Ona yavaşça, "Anne, şurada bir kadın var. Sürekli buraya bakıyor. Onu tanıyor musun?" diye sordum. Annem etrafa bakındı. "Hangi kadın?" diye sordu. Ona tam kadını gösterecektim ki, kadın ortalıktan kaybolmuştu. Kadının durduğu yeri göstererek, "Şuradaydı, şu binanın önünde," dedim. Sonra kadını biraz tarif ettim. Annem, tarif ettiğim şekilde bir kadının orada oturmadığını söyledi. Garipti. Kadın niçin bize bakıyordu merak etmiştim. * * * Ertesi gün eve hastanedeyken de beni ziyaret eden birkaç arkadaşım uğradı. Onlarla oturup biraz sohbet ettik. Artık hasta adam olmaktan çıkmış gibiydim. Öyle ki bir ara o arkadaşlarla dışarı bile çıktım. Oturduğumuz mahallede biraz dolaştık. Sonra ara sokakların birinde bir kaldırıma oturduk. Bana eski günleri anlatmaya başladılar. Gerçekten hoş, komik şeylerdi anlattıkları. Yaptığımız maçları, sabahlara kadar sokaklarda gezip tozmalarımızı, barlarda, diskolarda yaşadığımız maceraları bir bir dinledim. Benim yaptıklarımı anlattıklarını şaşkınlıkla dinlerken onlara katıla katıla güldüm. Hele ki bir keresinde diskoda dans etmeyi teklif ettiğim kızın üstüne kustuğum hikaye beni gülmekten yerlere yatırdı. Yoldan geçenler bile dönüp baktılar bu tuhaf halime. Gerçekten çok eğlenmiştim. Akşam karanlığı çökmeden hepimiz dağıldık. Sezgin isimli arkadaşım eve giderken beni yalnız bırakmadı. Yolda yürürken bir kıza rastladık. Sezgin'in sevgilisiydi anladığım kadarıyla. Benden müsaade isteyip bir apartmanın eşiğine girdiler. Sezgin eliyle iki dakika beklememi işaret etti. Onları beklerken etrafa bakınmaya başladım. Karşı tarafta bir manav vardı. Yaşlı, göbekli bir adam taburenin üstüne oturmuş, elindeki tespihi çekerek sokağı seyrediyordu. O sırada dükkandan yaşlı bir kadın çıktı. Elindeki ağır torbaları güçlükle taşıya taşıya bulunduğum yere doğru geliyordu. Anlaşılan torbaları taşımam için yardım isteyecekti. O an kararsız kalmıştım. Eğer kadın beni uzak bir yere götürecekse Sezgin olmadan geri dönemeyebilirdim. O ise hala kız arkadaşıyla konuşuyordu. En sonunda kadına sırtımı dönmeye karar verdim. Ancak kadın, "Evladım, şu torbaları taşımama yardım eder misin?" diye seslendiğinde artık çok geç kalmıştım. Başımla onaylayıp kadına doğru ilerledim. Kadın torbaları yerden alırken boynundaki kolye bir anda yere düştü. Kadın homurdanarak, "Hay aksi, zinciri koptu gene," dedi. Tam eğilip kolyeyi alacakken ondan önce davranıp kolyeyi aldım. Kolyenin ucunda bir haç vardı. Bir haç. Nedense ondan tiksinmiştim. O an sanki bir böceği elimde tutuyormuşum gibi his doğdu içime. Nedenini bilmediğim bir iğreti gelmişti. İrkilerek onu fırlattım. Kadın o sırada "Ne yapıyorsun?" diye öfkeyle bağırdı. Bu bağırış Sezgin'in de dikkatini çekmişti. Kız arkadaşıyla konuşmayı bırakıp yanımıza geldi. "Ne oldu Görkem, sorun ne?" O sırada mideme korkunç bir bulantı geldi ve çok geçmeden bütün midemi sokağın ortasına boşalttım. Sezgin ve yaşlı kadın bu manzaraya iğrenerek baktılar. Hiçbirine cevap veremedim. Kaldırıma oturup ağlamaya başladım. Sezgin hemen yanıma geldi: "Görkem, iyi misin abi?" Yaşlı kadın da yanıma gelmişti. Bir yandan peçetesiyle pislenmiş haçı temizliyordu. Kadın ne olduğunu sorduğu sırada kolyeyi göstererek güçlükle, "Ne olur... onu... benden... uzak tutun. Lütfen!" diyebildim. Kadın, kolyeyi cebine koydu. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Sezgin de en az onun kadar şaşırmıştı. Kolumdan tutup, "Hadi Görkem, kalk seni eve götüreyim. Biraz dinlenirsin," dedi. Ona tutunup oturduğum yerden kalktım. Yaşlı kadından özür diledikten sonra eve doğru yola koyulduk. Sezgin, yol boyunca bir şey söylemedi. Zaten benim de konuşacak halim yoktu. Olanları unutmak istiyordum. Hiç hatırlamayacağımı bilsem yine hafızamı kaybetmeyi isterdim. * * * "Bilinçaltından kaynaklanan bir şeydir," dedi Mine Hanım, olayın ardından soluğu hastanede aldığımızda. "O gördüğün haç, hafızanı kaybetmeden önce yaşadığın olayla bağlantılı olabilir. Söylemek istediğim, o haç sende derin bir etki bırakmıştır ve bu yüzden de bilinçaltını uyarıp o etkiyi su yüzüne çıkarmıştır." Babam, anlamsız bir ifadeyle doktora bakıp duruyordu. Benim de babamdan pek farkım yoktu. Doktor, bunu fark etmiş olacak ki sözlerine devam etti: "Görkem, sen yıkık bir kilisenin önünde bulunmuştun değil mi?" "Evet. Öyleydi yanılmıyorsam," diye yanıtladım. Babam da "Evet," diyerek beni doğruladı. "Şimdi daha iyi anlaşılıyor neden korktuğun." "Yani, orada gördüğüm bir haç yüzünden mi oluyor bütün bunlar?" "Muhtemelen," diye yanıtladı Mine Hanım. Daha sonra evim, çevrem ve ailem hakkında konuştuk. Konuşmamız sırasında sürekli gördüğüm o tuhaf kadından da bahsetmeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim. Belki mahallede kadınla karşılaşır ve onunla konuşuruz, o kadar da büyütmeme gerek yok diye düşündüm. * * * Eve geldiğimizde beni bir sürpriz bekliyordu. Hastanede de ziyaretime gelen eski üniversite arkadaşım Devrim gelmişti. Öpüşüp merhabalaştıktan sonra odama geçtik. Onu görünce epey şaşırmıştım. Açıkçası üniversiteden sonra görüşmediğimizi zannediyordum. Bunu ona söylediğimde beni daha çok şaşırtacak şeyler anlattı: "Ohoo sen ne diyorsun oğlum, üniversiteden sonra aynı yerde staj yaptık, çalıştık. Sürekli görüştük seninle." "Hastanede niye söylemedin bunları?" "Söyleyecektim de Haşmet'ten fırsat mı oldu? Nasılsa görürüm dedim. Ya, onu bırak da, dün ne olmuş başına bir şey gelmiş senin?" "Hiç sorma," diye yanıtladım, "şimdi hastaneden geliyoruz." "Biliyorum annen söyledi. Anlatsana bir neler oldu?" Dünkü olayları ve doktorun söylediklerini anlattım. Olayları anlatırken bile o anı yaşıyor gibiydim. Çok tuhaf bir durumdu. Devrim de olayı duyunca şaşırmıştı: "Nasıl oluyor böyle bir şey?" "Valla ben de anlamadım. Ama inan o haç aklıma geldikçe midem kalkıyor." "Hay Allah! Neyse, geçmiş olsun yine de." "Sağ ol." "Aaa, ne diyeceğim!" dedi ani bir hareketle, "Canan'dan bir haber aldın mı?" "Ne Canan'ı?" dedim şaşırarak. "Kız arkadaşın var ya? Yoksa hala haberin yok mu?" Hadi buyurun! Hayatıma yeni biri daha girdi. "Canan diye birini ilk kez duyuyorum. Sen nereden tanıyorsun?" "İnanmıyorum Görkem! Hala haberin yok yani ondan ha?" "Hayır dedim ya! Ya, şurada bir yerde resmi falan var mıdır acaba?" "Bir saniye bakayım..." "Annemi çağırayım belki o..." "Hayır, dur! Onların haberi yok." Devrim birkaç resmi karıştırdıktan sonra yanıma geldi. Resimde parmağıyla Canan'ı göstererek, "İşte bu," dedi. Resimde Canan'ın yanı sıra ben ve Devrim de vardık. O kızı annemin hastaneye getirdiği fotoğrafların birkaçında da görmüştüm. Çok çekici bir kızdı. Endamı, fiziği muhteşemdi. Devrim'e "Güzel kızmış," dediğimde o da bana, "Ama çok havalı," diye karşılık verdi. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı. Bunu gördüğümü fark edince bir açıklama yapma gereği duydu ki konuşmaya başladı: "Aslında ben sana ilk gün söylemiştim bu kız yaramaz diye. Sen tabi her zamanki gibi bizi iplemedin. Kıza kör kütük aşık olmuştun. Bizi bile aramıyordun. Sonra, nasıl olduysa, aklına geldik de bizle tanıştırdın." "Ee?" "E'si, kızı benim gözüm hiç tutmadı. Kız çok havalıydı. Yürüyüşü, konuşması, oturuşu falan her şeyiyle or... şey... kötüydü yani." "Anladım," dedim hafifçe gülerek. Kızı sevmediği belliydi. Sırf sormuş olmak için sormuştu nasıl olduğunu. "Peki," dedim, "senden başka bunu kim biliyor?" "Bilmem ki! Mahalleden arkadaşların biliyordur belki. Kız burada oturuyordu." "Evi nerede peki?" "Sizin karşı apartmanlardan birinde," dedi. Ardından pencere camından dışarı bakıp apartmanı aradı. "Sizin balkondan görünür. Turuncu, ufak bir apartmandı." "Hangi apartman, göstersene?" "Aman otur şurada iki laf ediyo..." "Hadi ya, gel göster hadi..." Oturduğum yerden kalkıp onu da kolundan tutunca çaresiz gelmek zorunda kaldı. "Ay Görkeem! Hafızanı kaybettin ama inadından zerre kadar bir şey eksilmemiş biliyor musun?" Balkona çıktıktan sonra ona dönüp, "hadi göster," dedim. İşaret ederek gösterdiği yere baktığımda yine o kadını gördüm. O an ne yapacağımı şaşırdım. Bendeki tuhaflığı sezen Devrim, "Ne oldu, ne kasılıyorsun gösterdik işte," deyince, "Kapının önündeki kıza bak," dedim heyecanla: "Hangi kız?" "Ya Canan'ın evinin önünde duruyor, kapının eşiğinde." "Hani oğlum, kimse yok orada, hayal mi görüyorsun?" "Kör müsün yahu buraya bakıyor, esmer, saçları önüne düşmüş." "Görkem dalga mı geçiyorsun? Yok işte orada kadın madın!" Neredeyse çıldıracaktım. Kadın buradan gözlerini ayırmıyordu ama benden başka onu gören yoktu. Nasıl bir şeydi bu? Neydi o kız? Niçin benden başkası göremiyordu? Ah, Tanrım! Tüm yaşadıklarım yetti, şimdi bir de hayal mi görmeye başladım? Devrim tuhaf tuhaf yüzüme bakıyordu. Kim bilir, belki de deli olduğumu düşünüyordur. Ona açıklama yapma gereği duymadan, hatta hiçbir şey olmamışçasına, "Hadi içeri geçelim," dedim. Hiçbir şey söylemeden içeri geçti. Ben tam odama yöneliyordum ki, "Ben gideyim," dedi. Bir şey söylemeden kapıya doğru yöneldim. Öpüştükten sonra arkasına bakmadan merdivenlerden indi. * * * Akşam evde ufak bir tartışma yaşanıyordu. Annem yemeği hazırlamıştı ama evde ekmek yoktu. Babamı bakkala gitmesi için ikna etmekle uğraşıyor, babamsa hiç oralı olmuyordu. Babamın umursamaz tavrı annemi daha da kızdırmıştı. Bunun üzerine sesini yükselterek konuşmaya başladı. O andan sonra tartışma büyüdü. İş çığırından çıkmadan konuşma boyunca koruduğum sessizliğimi bozarak, "Tamam ya, ben giderim," dedim. Annem, "Olmaz," diye yanıtladı, "sen daha iyileşmedin." "Ne olmuş iyileşmediysem! İki adımlık yer, şurada değil mi bakkal?" "Oğlum, bir şey olur..." "Bir şey olmaz, merak etme." Bir süre babama baktı annem belki o karşı çıkar diye. İçi hala rahat etmemişti. Ancak babamdan ses çıkmadı. Bunun üzerine bana dönüp isteksizce, "İyi, hadi git," dedi. Kapıdan çıkarken annem, "Varsa biraz da domates al," diye seslendi. * * * Bakkala girince ihtiyar bakkal sahibi beni tanıyan gözlerle süzdü: "Hoş geldin oğlum nasılsın?" "Sağ olun... İyiyim." "Geçmiş olsun, kaza geçirmişsin." "Teşekkür ederim." Adam, onu hatırlamadığımı fark edince, "Ben senin küçüklüğünü bilirim, yirmi senedir komşuyuz," diyerek bir nevi kendini tanıttı. Ben de "Öyle mi?" diye yanıtladım. Adam bir süre bir şeyler anlatıp durdu. Benim küçükken yaptığım haylazlıklar, ne kadar yaramaz ve şirin olduğum gibi şeylerden bahsetti. Fazla kulak asmadım. Zaten konuşmasını bitirince siparişleri verdim. Ekmekleri aldım ancak domates yoktu. Bana, yeni açılan bir manavın yerini tarif edip oradan bulabileceğimi söyledi. Vedalaştıktan sonra dükkandan ayrılıp manavın yolunu tuttum. * * * Bakkalın tarif ettiği yolda ilerlerken bir yol ayrımıyla karşılaştım. Bakkal böyle bir yol ayrımından bahsetmemişti. Acaba yanlış mı gelmiştim, yoksa onun söylediklerini yanlış mı hatırlıyordum? İki tarafa da baktım. Manav ya da benzeri bir şey görünürde yoktu. Çevreme baktığımda soru soracak kimsenin olmadığını fark ettim. Acaba geri mi dönmeliydim? En iyisi buydu galiba. Hem zaten uzun süre geri dönmezsem evdekiler de telaşlanabilirdi. Geri dönmeden önce yol ayrımına son kez baktım. Sağdaki yolun ucunda, genelde manavların önünde olan yağmurluğa benzer bir şey vardı. Gidip gitmemek arasında tereddütte kaldım. Çok uzak bir mesafe değildi aslında. Manav değilse bile gidip gelmem çok büyük bir vakit kaybına neden olmazdı. En sonunda adımlarım beni o sokağa doğru yönlendirdi. Yağmurluğun olduğu yere yaklaşırken dikkatle oraya bakıyor, hala bir manav olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Dükkanın önünde bir şey yoktu. Genellikle manavların önünde duran tahta kasaların içindeki meyvelerden ya da içeri girip çıkan herhangi birisi görünmüyordu. Yine de oraya doğru yürümeye devam ettim. Dükkanla aramda birkaç adım mesafe kala durdum. Manav filan değildi orası. Yıkıntı, izbe bir binaydı. Zaten yağmurluk da yıpranmış, yer yer delinmişti. Hiç beklemeden geriye döndüm. Tam o sırada bir yer dikkatimi çekti. Bir kilise. Duvarları tahta perdelerle kapalı, üst kısımları yıkılmış, sıvaların çoğu dökülmüş, harabe bir binaydı. Çürük tahta kapılarından biri hafifçe aralanmıştı. Kapıya doğru ilerledim. Bir şey beni oraya çekiyordu sanki. Adımlarıma engel olamıyor, gittikçe oraya yaklaşıyordum. İçerisi, açık kapıdan ve tahta perdelerden sızan ışık da olmasa zifiri karanlık olacaktı. Ahşap zemin, her adım atışımda kulak tırmalayan bir sesle gıcırdıyordu. İçeride biraz daha ilerledim. Önüme büyük iki kapı daha çıktı. Ancak bunlar açılmıyordu. Sol tarafa baktığımda hafif aralanmış bir kapıya daha rastladım. Kapıyı açtığımda çökmüş merdivenlerle karşılaştım. Onun dışında da ilginç bir şey yoktu. Boş, yıkık bir binaydı. Bakacak bir şey olmadığı için çıkmaya karar verdim. Tam o sırada dışarıya açılan kapı korkunç bir gürültüyle kapandı. İçerisi bir anda kararmıştı. Hızla, kapanan kapının olduğu yöne doğru ilerledim. Elimle karanlığı yoklayıp kapıyı bulmaya çalıştım. Nihayet kapıyı bulmuştum. Kapıyı açmak için zorladım. Ancak açılmıyordu. Omuz atmayı düşündüm. Tabi kapının içe doğru açıldığını hatırlayınca bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Kapıyı yumruklayıp, "Kimse yok mu?" diye bağırmaya başladım. Yoruluncaya kadar bağırıp durdum. Sonunda kapıya sırtımı yaslayıp yere çömeldim. Sırf kendi aptal merakım yüzünden burada tıkılı kalmıştım. Tahta perdelerle kapanmış pencerelerden birine baktım. Belki perdelerden birini sökersem dışarı çıkabilirdim. Ekmek poşetinin ağzını bağlayıp yere koyduktan sonra pencerenin yanına gittim. Tahtalardan birini iki elimle tutup kendime doğru kuvvetlice çektim. Ancak tahta oynamak bir yana kıpırdamamıştı bile. Öylesine sıkı sabitlenmişti. Aynı şeyi tüm pencerelerin tahtalarında denedim. Faydası yoktu. Hiçbiri olmuyordu. Durduğum yere çömeldim. O anda buradan çıkamayacağım düşüncesi sardı içimi. Tahta perdelerden sızan ışık gittikçe azalıyordu. Gece karanlık çöktüğünde ne yapacaktım hiç bilmiyordum. Son bir umutla iç kısımdaki kapının yanına bir kez daha gittim. Kapının kolunu tekrar zorladım. O anda kapı açıldı. Şaşırmıştım. Az önce açılmayan kapı şimdi ardına kadar açılmıştı. İçerisi oldukça genişti ve çatısı yoktu. Kararmış gökyüzü rahatça görülüyordu. Salona baktığımda sağlı sollu, kırık dökük oturma yerleri vardı. Attığım her adımda yerdeki eski tahtalar gıcırdıyordu. Bulunduğum salonda çıkabileceğim bir yer aradım. Girdiğim yer dışında herhangi bir kapı yoktu. Pencereler de tıpkı girişteki gibi tahta perdelerle kapalıydı. Bir ara sağ tarafıma baktım. Duvar, neredeyse pencerelerin hizasına kadar yıkılmıştı. O anda beynime şimşekler çaktı. Eğer pencerelerden birine tırmanırsam, duvarın yıkık kısmından dışarıya atlayabilirdim. Heyecanla oraya doğru koşar adımlarla yürüdüm. Pencereye yaklaşmışken ayağım yerdeki kırık tahtalardan birine takıldı ve sertçe yere düştüm. Dizim çok kötü acımıştı. Elimle dizimi ovacakken yerde, dizimin ucunda bir şey gördüm. Elimle onu aldım. Bir tokaydı. Lastik, büyük tokalardandı (Fakat bu toka?). Ona daha dikkatli baktım. Üzerinde bir iki saç teli vardı. (Görkem ne olur geri dönelim.) Tokayı iyice kendime yaklaştırdım. Kokusunu içime çektim. (Görkem, çok korkuyorum.) Kokuyu anımsar gibiydim. Sanki daha önce de... "Demek sonunda geldin." Korkuyla irkilerek olduğum yerde sıçradım. Arkamı döndüğümde ise sesin sahibiyle karşılaştım. O an gözlerime inanamadım. Evimin önünde defalarca karşıma çıkan kadındı bu. Burnumun ucundaydı. Siyah saçları yüzünün yarısını her zamanki gibi kapamıştı. Bembeyaz yüzünün üzerindeki çizgiler gece karanlığında bile fark ediliyordu. Korkuyla oturduğum yerde geriye doğru çekildim. "Ben de seni bekliyordum." Kadının sesi sanki çok derinlerden, uzaklardan geliyormuş gibiydi. Çıplak ayaklarıyla yavaş adımlar atarak üzerime doğru gelmeye başladı. Güçlükle, "Ne istiyorsun?" diyebilmiştim, "Neden peşimdesin, ne yaptım ben sana?" O an durdu. Gözlerime baktı ve kulak tırmalayan, tiz bir kahkaha atarak, "Çok akıllı olduğunu zannediyorsun." "Anlayamadım?" dedim. "Nedenini bilmiyorsan burada ne işin var?" "Ben... Sadece merak et..." "Bana yalan söyleme!" diye öfkeyle bağırdı. O an korkuyla geri çekildim. Öfkeli bakışları beni daha da ürkütüyordu. O an bakışlarını elimdeki tokaya çevirdi. "O tokaya bak," dedi, "O tokayı hatırladın mı?" "Ben... Ben..." Tokaya baktım. Onu tekrar kokladım (Görkem... Görkem neler oluyor?). Kokuyu tanımıştım. Bu... bu Canan'ın tokasıydı. Burada düşürmüştü (Görkem tokamı bulamıyorum), sonra bu... bu kadın çıkmıştı karşımıza. Her şeyi hatırlıyordum. Lanet olasıca her şeyi... Tanrım, nasıl böyle bir şey yaptım ben? Nasıl buraya gelmek gibi bir hataya düştüm? Kadın yüzüme baktı. O da fark etmişti her şeyi hatırladığımı. Bu onu mutlu etmiş olacak ki yüzüne sinsi bir sırıtış hakim oldu. "Burada çok kötü bir şey yaptınız..." Haklıydı. O gece Canan'la ikimiz de biraz sarhoştuk. Diskodan çıkmış, eve dönüyorduk. Tabi sarhoş kafayla kaybolup bu 'cehennemin' olduğu sokağa girmiştik. Ben, sarhoşluğun etkisiyle Canan'a iyice sokulup O'nu öpmeye başlamıştım. Yolun ortasında öpüşmeye başlamıştık. Öpüşürken gözüm kuytu bir yer arıyordu. Bu lanet yer, o anda iyi gözükmüştü gözüme ve Canan'ı kolundan tutup oraya doğru çekmiştim... "Benim evimde, biricik yuvamda bunu nasıl yaparsınız?" Bu lanet yer hakkında çok şey duymuştum. Çok eskiden, bundan kırk, elli yıl önce, oturduğumuz mahallede Rumlar yaşıyormuş. Bir çok Rum otururmuş burada. Hatta bu kilise de bir Rum kilisesiymiş. Günün birinde Atatürk'ün evine Yunanlılar bomba attı diye bir haber çıkmış. Bizim Türkler de haberi duyunca öfkeye kapılmış. Rumlara ait evleri, dükkanları, kiliseleri yağmalamışlar. Bu kilise de o olaydan sonra harabeye dönmüş. Anlattıklarına göre kilisenin yağmalandığı sırada bir kadın, günah çıkarmak için oradaymış. Tabi yağmacıların gözü öylesine dönmüş ki, hiçbir şeye aldırış etmeden kadına saldırmışlar. Kadın oracıkta can vermiş. O sırada orada bulunan peder ise canını zor kurtararak kaçmayı başarmış. O günden beri kadının ruhu bu yıkık kilisedeymiş. Aslında böyle şeylere çok inanırdım. Hatta bu olayı çocukluğumda ilk duyduğum zaman korkudan bu sokağın yoluna bile uğramamıştım. Ancak o sarhoş kafayla orada olduğumun farkına bile varmamıştım. Tek düşündüğüm Canan'la birlikte olabilmekti. Diskodayken Canan, yaptığı danslarla aklımı başımdan almıştı. Onu ilk kez o gece bu kadar şiddetli arzulamıştım. Çok güzel bir vücudu vardı. O gece giydiği deri pantolon ve dar body de tüm vücut hatlarını iyice ortaya çıkarmıştı. Elimde onunla birlikte olma fırsatı vardı ve bunu asla elimden kaçırmayacaktım. Kilise'nin kapısını ittirip içeri girdim. Bugün açmak için epey uğraştığım iç kapı, o sırada hafifçe aralanmış duruyordu. Canan'ı kolundan tutup içeriye girmiştim. Canan ise tedirgin olmaya başlamıştı. Tedirgin olduğundan ve geri dönmekten söz edip duruyordu. Ancak benim dinleyecek durumum yoktu. Kırık dökük oturma yerlerinden birine geçip ona iyice sokuldum. Onu öpüp okşamaya başladım. O ise iyice gerginleşmiş, kaskatı kesilmişti... "Beni ikinci kez rahatsız ettiniz." Ne olduysa o sırada olmuştu. Bir anda oturduğum yerden havalanıp, yıkık binanın duvarlarından birine savrulmuştum. Sanki birisi tutup beni fırlatmıştı. Canan ise korkuyla çığlık atmaya başlamıştı. Çığlıkları kulak zarımı patlatacaktı neredeyse. Tam kendime gelip ayağa kalktığımda korkunç bir manzarayla karşılaşmıştım. Canan'ı görünmeyen bir şey saçlarından tutup bir daire çizerek yerde çeviriyordu. Ben şaşkınlıkla olanı biteni izlerken o görünmeyen şey bir anda Canan'ı bana doğru fırlattı. Canan'ın bana çarpmasıyla ikimiz de yere düştük. İyice serseme dönmüştük. Kendime geldiğimde can havliyle kapıya doğru koştum. Ne Canan, ne de başka bir şey umurumda değildi. Ama bulunduğumuz salonun kapısı bir anda kapandı ve o görünmez şey beni ayaklarımdan çekip sürüklemeye başladı. Ardından bir daha duvara savurdu. Beni adeta bumerang gibi fırlatmıştı. Kafamı duvara öyle sert çarpmıştım ki bir an öleceğimi sanmıştım. Ayağa kalktığımda her şey bulanık gözüküyordu. Bir iki adım atıp nedensizce yürümeye çalıştım. Karşımda birisi durmuş bana bakıyordu. Ancak onun Canan olmadığından emindim. Gözümdeki bulanıklık geçince karşımda bize o korku dolu dakikaları yaşatan şeyi görmüştüm. O kadın... Şimdi yine karşımdaydı. Tıpkı o günkü gibi nefret ve öfkeyle bakıyordu bana. Geçen sefer kurtulmayı başarmıştım, ama bu sefer şansım yoktu. Resmen kadının avucunun içine düşmüştüm. Af dilememin, kaçmaya kalkmamın hiçbir faydası olmayacaktı. Kadın yavaş adımlarla yaklaştı. Ben ise bacaklarımı karnıma çekip cenin pozisyonunda ölümümü beklemeye koyuldum. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Teslim olmuş, o anı bekliyordum. Bir süre bekledim. Bekledikçe gerginliğim de artmaya başladı. Başımda durduğunu hissedebiliyordum. Öylece niçin bekliyor olabilirdi ki? Bir an başımı kaldırdım. Yoktu. Sağa sola, çevreme bakındım ama hiçbir yerde yoktu. Ayağa kalktım. Dikkatli ve yavaş adımlarla amaçsızca yürümeye başladım. Birdenbire bastığım yerdeki tahtalardan birisi büyük bir gürültüyle kırıldı ve bulunduğum yerden aşağı düştüm. Kendimi toparlayıp kalktığımda etrafıma baktım. Kırılan zeminden sızan ışık olmasa kapkaranlıktı ortalık. İçimdeki korku iyice artmıştı. Bir şekilde üste çıkıp buradan kurtulmalıydım. Zıplamayı denedim. Ancak delik çok yüksekteydi. Etrafıma bakındım. Üstüne çıkabileceğim bir şey aradım. Sağ tarafımda ufak bir sandalye vardı. Hemen onun yanına gittim. Tam alacakken bir şey ayaklarımdan tutup çekmeye başladı beni. Gafil avlanmıştım. Çığlıklar atarak, hızla karanlığa doğru sürükleniyordum. Bu sürüklenme sertçe bir duvara çarpmamla sona erdi. Ardından kapı kapanma sesi duyuldu. Zifiri karanlığın hakim olduğu bir odadaydım. Yerler, kilisenin tamamının aksine taştandı. Oda buz gibiydi. Ne yapacağımı, ne olacağını bilmiyordum. Korku, iliklerime kadar işlemiş, vücudumu tir tir titretmeye başlamıştı. O anda ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. O gün yaptıklarıma, buraya geldiğime bin pişmandım. Üç kuruşluk uçkurum yüzünden şimdi ölecektim. Üstelik cesedimi bile bulamayacaklardı. Burada çürüyecektim. O kadının ne yapacağını da bilmiyordum. Kim bilir, belki de beni öldürmek yerine sonsuza kadar buraya tıkardı. Ölmeden önce bir de kafayı sıyırırdım artık. Oda, bir anda aydınlanınca irkildim. Odayı iki tane sağ, iki tane de sol tarafımda olmak üzere dört meşale aydınlatmıştı. O anda tuhaf bir şeyin de farkına varmıştım. Zemin taştan olmasına rağmen duvarlar tahtaydı. Tüm tahtalar çürümüş, eski püsküydü. Aslında birkaçını biraz zorlasam buradan çıkabilirdim ama faydası olmazdı. Nasılsa buradan çıkamayacaktım. “Kendini ölüme böyle alıştırman ne kadar da güzel.” Kadının sesiyle bir anda irkildim. Ona baktığımda yüzündeki korkunç sırıtışı gördüm. Elinde tahta ve ucu sivri bir haç vardı. Kadın haçı bıçak gibi tutmuş üzerime geliyordu. O üzerime geldikçe duvara sürtüne sürtüne gidiyordum. Tam üzerime atlayacağı sırada ani bir hareketle yana sıçradım. O sırada meşalelerden biri yere düştü. Son çare olarak onu elime aldım. Bir hayalet karşısında hiçbir işe yaramayacak olsa da onu sımsıkı tuttum. Kadın elimdeki meşaleye aldırmadan haçı saplamak için üzerime atıldı. Hızla yana doğru kendimi attığım sırada meşale elimden düştü. Kadın korkuyla meşaleye bakıyordu. Meşalenin alevi tahta duvarı tutuşturmuştu. Zaten çürük olan tahtalar kısa sürede alev aldı. Kadın ne yapacağını bilmez halde bağırıyor, tuhaf sesler çıkarıyordu. Fırsattan istifade edip meşaleyi elime aldım ve kapıya yüklendim. Kapı kolayca açıldı. Koşarak oradan kaçmaya başladım. Alevlerin yaktığı tahtaların çıtırtısı, kadının çığlıklarına karışıyordu. Kadın, “Evim, evimi yanıyor,” diye bağırıyordu. O an o yeri yakmakla aslında kadını burada tutan şeyi, evini yok ettiğimi fark ettim. Onlarla birlikte yok olmamak için hızla koşmaya başladım. Elimdeki meşaleyi tahtalara değdirmeden dikkatlice tutuyordum. Her yana bakıp buraya düştüğüm deliği bulmaya çalışıyordum. O sırada yerdeki çürük tahtalardan birine bastım. Tahta kırılınca belime kadar çukurun içine girdim. Meşale elimden düşüp yerdeki tahtaları tutuşturmaya başlayınca korkuyla içine girdiğim çukurdan çıkmaya çalıştım. Ancak içeriye sıkışmıştım. Belimin kenarındaki tahtalara vurup onları kırmayı denedim. Alevler yavaş yavaş büyüyor, giderek bana yaklaşıyordu. Alevlerin sıcaklığı, tenimde hissedeceğim kadar yaklaşınca can havliyle tahtaya bir kez daha vurdum. Sonunda tahta kırılmıştı. Elimle biraz daha ittirip delikten hızla çıktım. Meşaleyi almadan koşmaya devam ettim. Alevler iyiden iyiye etrafı sarmıştı. Arkaya ufak bir bakış attığımda tavandaki tahtaların çökmeye başladığını gördüm. Tavan üstüme çökerse kurtulma şansım hepten giderdi. Bu yüzden hızımı artırmalıydım. Hızla koşmaya devam ettim. Sonunda buraya düştüğüm deliği buldum. Çabucak yere devrilmiş sandalyeyi kaldırıp üstüne çıktım. Tüm gücümle zıplayıp, deliğin kenarındaki tahtalardan birine tutunmayı başardım. Kendimi yukarı doğru çekerken tutunduğum tahta bir anda kırıldı. Ayaklarım havada sallanıyordu. O panikle elimi tekrar yukarı attım. Deliğin kenarının diğer yanına tutundum. Var gücümle kendimi çekip hızla yukarı attım. Tırmanmayı başarmıştım. Hemen buradan çıkmalıydım. Kapı açıktı. Koşarak kapıya doğru koştum. Sadece birkaç adım sonra tüm kabus bitecekti. En azından ben öyle sanıyordum. Kapıyı açıp antreye girdiğimde yer bir anda çöktü. Kendimi alevlerin arasında bulmuştum. Elbiselerim bir anda tutuşmaya başladı. Elimle alevleri söndürmeye, manasız hareketler yaparak alevlerden kurtulmaya çalıştım. Alevler tenime temas edince acı dolu çığlıklar attım. Kalkıp koşmaya, kendimi yerden yere vurmaya başladım. Ancak her yer yanıyordu. Cehennemin ortasındaydım sanki. Ölmeden cehennemi yaşamak, alevlerin beni yok edişine tanıklık etmek... En son, siren sesine benzer bir şey duydum. Birileri burada olanları fark etmişti anlaşılan. Ama iş işten çoktan geçmişti. -SON –
|
||||||||||