Siyah Ayna

Şenol SERT

Bölüm 1: Yörünge :: Bölüm 2: Kapılar :: Bölüm 3: Savaş  
   
 


 

KAPILAR

Etrafında köpekbalıklarının çevresinde dolaşan parazit balıklar gibi birçok yapay zekalı robotun kaynaştığı dev cüsseli Uzay araştırma gemisi, çoktandır beklediği bir uyarı sinyalinin birkaç saat önce gelmesiyle harekete geçmiş, hedefinin bulunduğu uzay koordinatlarına doğru hızla ilerliyordu. Gemi bir fener gibi yanıp sönen sarı bir ışığa doğru yaklaşarak yavaşlamaya başladı, daha sonra hareketlenen bu ışık dev gemiye kılavuzluk ederek yavaş yavaş hedefine doğru yönlendirdi, geminin ön alt tarafında bulunan bir hangar kapağı bir balina ağzı gibi açıldı. Hedefin hangar içinde kalmasıyla kapak ağır ağır kapandı.

İçerisinde bilimin araştırma yaptığı en ücra konularda bile deneyler yapabilecek laboratuvarları, dev bitki seraları, tek hücrelilerden zeki primatlara kadar her türden canlının yer aldığı tür yetiştirme alanlarıyla Nuh'un Gemisini andıran bu bilimsel konsept; Dünyadaki araştırma konuları ve yöntemlerini sınırlayan yasal engellerden muafiyetiyle her türlü araştırmaya açıktı . Bu araştırmalardan biri olan "Yapay Zekada Yaratıcılık Sorunu " laboratuvarında olağanüstü bir hareketlilik yaşanıyordu. Pek çok disiplinin ortak çalıştığı bu araştırma için ayrılan bütçe diğer araştırmacıların kıskanç tepkilerini üzerine çekecek kadar yüksekti. Ama beklentilerin üzerindeki başarılarıyla verileni kat kat geri ödemeyi sağlayacak bir profil çiziyordu. Ekip klasik disiplinlerden gelen matematik, biyokimya, tıp, piskoloji gibi uzmanların yanısıra sanatçı, tasarımcı ve hatta din adamı gibi farklı alanlara ait pek çok uzmanın işbirliğiyle sıradışı bir çalışma yürütüyordu.

Araştırmanın ilk bölümü olan İnsan zekasının modellenmesi hemen hemen bitmişti. Çok büyük hacimli bir nöron havuzu oluşturmak için elektrokimyasal reaksiyonlara farklı tepkiler veren bir jel türü geliştirilmiş, içerisinde sinir ağları ve milyonlarca düğüm noktası oluşturabilecek biyomoleküler sicim yapılarıyla işin alt yapısı için çözüme oldukça yaklaşılmıştı. Nitrikoksit gazıyla dolu tanklar valflarını, yapay nöronların gereksinim duydukları anda açacak bilgisayarların kontrolü altındaydılar. Ama en büyük sorunun çözümü için gerekli adımın atılmasına henüz başlanmıştı. Şimdiye kadar yapılan hiçbir yapay zeka çalışmasında insan zekasının yaratıcılığına, hayal gücüne, estetik yaklaşımına yada dinsel vecd gibi doğaçlama anlarının çoşkusuna ulaşılamamıştı. Bunu aşabilmek için yaklaşım farklılığının kaçınılmaz olduğu ortaya çıktığında, yapılacak yeni çalışmanın merkezinde yapay zekaya bir kişilik kazandırılmasının yer almasına karar verilmişti. Bir geçmişi, anıları, acıları, zaafları, öne çıkmış bazı yetenekleri, bastırılmış bazı güdüleri ve gelecekle ilgili hayalleri olmalıydı bu zekanın. Pek çok tartışmanın, ekipten istifaların ve yeni katılımların olmasının ardından nihayet karar verildi. İstenen koşulları sağlayacak bir denek bulunacak ve hayal gücüne giden kapıların açılması için gerekli olan neyse yapılacaktı.

Bunun için ekibe bilimsel araştırmalarda hiçte alışık olunmayan yeni bir birimin katılması kararlaştırıldı. Hepsi eski güvenlik elemanlarından oluşturulan birimden istenen kendilerine verilen verilere uygun bir denek bulup onu araştırmaya kazandırmalarıydı. Birimin yaptığı ilk iş bir veri tabanı oluşturmaktı. Pek çok elemeden sonra öncelikliler arasından bir seçim yapıldı. Sonra senaryo hazırlanıp operasyon için uygun zaman kollanıldı. En başından beri tartışmalara yol açan ve tüm araştırmanın karanlık penceresi olan bu operasyon, deneğin haberi olmadan gerçekleştirilecek ve daha önce hiç denenmemiş bir cihazın kullanılması gerekecekti. Habersiz olması önemliydi çünkü daha önce yapılan bir kaç başarısız deneme merak, ilgi, süpriz gibi faktörlerin olmaması halinde hayal gücünün uyandırılamayacağını açıkça göstermişti. Ayrıca cihazın denendiği kişilerin sonraki durumları pek de iç açıcı olmamıştı, tümü pisikolojik ve fiziksel sorunlarla boğuşmaktaydılar. Geliştirilen cihazın özelliği ise yüksek dozda uyuşturucu alanlarda yada bazı akıl rahatsızlıkları ve kısmen bazı sanatçı ve din adamlarında gözlenen yoğun halüsünasyonel deneyimlere girişi sağlaması ve bu deneyimlerin gözlemlenmesine de olanak vermesiydi. Böylelikle deneğin hayal dünyasına geçiş için bir arabirim görevini yerine getirecekti.

Şu anda Laboratuvarın ortasında bir masada yatan ve başındaki kask bilgisayardan pek çok bağlantı kablosuyla ana deney bilgisayarına bağlı olan denek, geniş hayal gücü, kontrol edemediği hırsları, kuralların dışına çıkma eğilimi, olmayan ailesi, pek de önemli olmayan işi ve başının yasalarla dertte olması gibi özellikleriye verilerin çizdiği profile oldukça uygun gözüküyordu. Operasyonun ilk ayağında deneğin pisiko-sosyal davranışları incelenip nasıl bir yemle avlanabilineceği kararlaştırılmıştı. Var olan ilgileri "arabirimin" çok kolay kamufle edilerek uygulanabilmesini sağlayacak gibi gözükmüştü. Zaten treylerde bulunan yapay zekalı robot istihbarat ve yönlendirme konusunda oldukça kolaylık sağlamıştı. Operasyonda var olan yüksek risk yüzdesine rağmen herşey beklendiği gibi olmuş, denek tahminleri doğrular şekilde davranmıştı. Treyler yapay zekalı robotun kontrolünde periyot bitimine kadar görevine devam edecekti, zaten o sürenin bitimine kadar deneyin de sonlanması ve posası çıkmış olan deneğin yerine bırakılıp, olaya bilinmeyen bir virüsün yol açtığı bir kaza süsü verilmesi kararlaştırılmıştı.

Araştırmanın ikinci ayağı ise tamamen ekibin bilimsel birimleri tarafından gerçekleştiriliyordu. Tıp uzmanları deneğin sağlıklı olarak deneye devam etmesi ve hayal gücünü besleyen fizyolojik kaynakların yüksek kapasiteyle çalışması konusunda uğraş veriyorlardı. Bilgisayar uzmanları zekanın modellemesini yaparak bir kişilik topografyası çalışmasına başlamışlardı bile. Ekranlarda zekanın coğrafi şekillere benzetilerek adlandırılan bölümleri yavaş yavaş ortaya çıkıyordu; hafıza denizi, yetenek dağları, ordan oraya akan ilgi nehirleri, derin korku mağaraları, saplantı çukurları ve bunların karışımlarıyla her zekaya kendine özgünlüğünü veren tanımlanması zor şekiller. Tıpkı gerçek coğrafi şekiller gibi nerede birisinin başlayıp nerede diğerinin ortaya çıktığı belli değildi, birbirlerinin hareketlerinden etkileniyor, bazen birinin küçülmesi diğerinin büyümesine yol açabiliyordu. Hayal gücüyse tıpkı coğrafyada gösterilmeyen ama varlığı hep bilinen hava gibi ortaya serilmiyor ancak varlığı da yadsınamıyordu. Ele geçirilemeyen son kale Hayal gücünün fethi için tüm çalışmalar başlamıştı.

Biyokimyagerlerin oluşturduğu çalışma gurubunun şefi bir yandan gözlüğünün sapını kemirip düşünürken bir yandanda oradan oraya koşuşturan elemanlarının son kontrollerini yapmasını izliyordu. Üzerinde yıllarca çalıştığı projesinin sonunda işe yarayacak olmasından dolayı hayli sevinçli ve bir o kadar da kaygılıydı. Çalışmasına verdiği ad bile onu diğer meslektaşlarından farklı kılmaya yeterliydi. " Kabus kontrolörlüğü yapabilen biyokimyasal ajanlar ". And dağları eteklerinde bulutlara tepeden bakan küçük bir köyde doğmuştu. Çocukluğu köyün şamanı olan dedesiyle birlikte kayaların arasında yetişen, koyu yeşil yaprakları ve üstlerinde ki çiğ damlalarıyla ona hep tazelik ve saflık hissi veren pek çok bitkiyi toplamakla geçmişti. Dedesinin tefler ve hayvan kabuklarından oluşan ziller eşliğinde söylediği dualar ve ilahilerle isli kazanlarda kaynattığı bu bitkilerin, köyün şifa bekleyen hastalarına medet olması beklenirken, daha çok farklı hayaller görmek isteyen yada bir türlü sıyrılamadıkları hayallerinden kurtulmak isteyenler ona rağbet ediyordu.

Bir an dedesinin kaynayan kazanından çıkan buharın gözlerini yaşarttığı hissine kapıldı. Elinin tersiyle kimse farketmeden gözlerini silip komutlar haykırarak ekibinin içine daldı. Artık kendinden yaratması ve kontrol etmesi beklenen Kabus ordusunun idaresini ele alması zamanı gelmişti. Bakır renkli teni kömür karası saçlarıyla ekipteki farklılığını hemen belli eden, kendi köyünün hemen komşusu olan bir başka köyden keşfedip çalıştığı üniversitede bursla okumasını sağladığı bayan asistanı, enjektördeki altın renkli sıvıyı deneğe daha önce takılmış olan serum setinden yavaş hareketlerle enjekte etti. İşlemin bitmesinden sonra geçen yirmi dakikada deneğin metabolizmasında kayda değer bir gelişme olmadı. Sonra tek bir hareketle çıkmalarının gerektiğini anlayan ekip bayan asistan dışında laboratuvarı terketti. Ufak bir valizi ortaya çıkarıp içindekileri bir masanın üstüne dizmeye başladılar. Bir yandanda üstlerindeki elbiseleri birer birer çıkarmaya başlamışlardı. Onları yukarıdaki gizli bir gözlem penceresinden sürekli izleyen araştırmanın genel koordinatörleri için, bundan sonra görecekleri hiçbirisi için daha önce asla yaşamadıkları bir deneyim olacaktı.

Önce mat kemik rengin hakim olduğu laboratuvar sanki üzerinden koyu renkli bir yağmur bulutu geçiyormuşçasına kararmaya başladı. Renk giderek orman yeşili bir tona bürünmeye başladığı anda üzerinde bir Aztek tanrısı olan insan başlı tüylü yılan Quetzalcoatl figürleri bezeli bir yerli elbisesini giymiş biyokimyager-şaman, ulumaya benzer bir haykırışla ortaya fırladı. Dedesinin ona hiç bahsetmediği ama onun yasak kentin kalıntıları arasında bulduğu ve sadece büyü için kullanılan bir dilde yazılmış bir dua kitabından pasajları ezberinden okumaya başladı. Bir dizi karmaşık dans gösterisinin ardından sessizce bir köşede duran asistan kız, obsidyen bir kayadan yontularak yapılmış çok eski bir tören hançerini şamana uzattı ve üstündeki yerli elbisesini omuzlarından sıyırarak yere diz çöktü. Karanlığın ortasında parıldayan teniyle bir merkez oluşturmuş, onun çevresinde elindeki hançeriyle şaman dönmeye başlamıştı. Sanki balta girmemiş bir ormanda palasıyla kendine yol açan biri gibiydi. Tören ritmi giderek hızlanıyor ve aynı sözlerin yinelendiği bir yeknesaklığa doğru ilerliyordu. Kız önce küçük titremelerle sarsılmaya başladı daha sonra ani kasılmalarla omuriliği bir yay gibi gerildi. Hızlanan ritmi yakalayan çıplak bedeni sarsılmaya, herbiri daha önceden şamanın özenle çizdiği pek çok şekille bezeli göğüsleri savrulmaya başladı. Artık bir leoparın vahşi ama bir o kadar da zarif hareketlerine bürünen kız çevresinde dönüp duran şamanı sinirli hırlayışlarla izlemeye, hapsedildiği dairede dört ayağının üzerinde yürüyerek kendi çevresinde dönüşler yapmaya başlamıştı. Bir kaç saldırı denemesini bir aslan terbiyecisi kadar sakin hareketlerle savuşturan şaman, hançerini kullanarak kontrolün onda olduğunu kıza hissettiriyordu . Derken törenin başka bir kısmına gelindiğini farklı bir ritim ve sözlerle belli eden şaman elindeki hançeri masanın üzerinde yatan deneği işaret etmeye başladı. Kafasını omuzlarının içine gömüp kendini bir yay gibi geren kız bir sıçrayışta masanın üzerine, deneğin yanına ulaştı. Önce avını yemeye neresinden başlayacağını bilemeyen bir avcı gibi onu koklayıp vücudunun çevresinde birkaç tur döndü. Daha sonra çifteleşmeye razı olmuş bir kedi gibi deneği yalamaya, ona kur yapıp yaltaklanmaya başladı. Çiftleşme başlar başlamaz şamanın duaları And dağlarının derin vadilerindeki gibi yankılanmaya, sesi çoğalarak artmaya nerdeyse diğer laboratuvar aksamlarını titretecek kadar etkili olmaya başlamıştı. Bir yandan omzuna asılı heybeden avuç avuç tozları havaya savuruyor bir yandan da hayvan kemiklerinden oluşmuş bir çıngırağı havada döndürüp duruyordu. Saçtığı tozlar pırıltılar saçarak yere dökülüyor kemiklerin şangırtıları cam laboratuvar malzemelerinin şangırtılarına karışıyordu. Çiftleşmenin bitmesinin az öncesinde saçılan tozlar aniden çıkan bir rüzgarın etkisiyle savrulup törenin etrafında bir tur attı ve kızın çığlık atmak için açılmış ağzından dolup hızla ortadan kayboldu.

Hiç bir tutanağa geçmeyecek olan deneyin bu kısmı sadece araştırma koordinatörlerinin hafızasında derin izler bırakmakla yetindi. Bu deneyimi gizli tutmaya karar verip diğer aşamaya geçmek için çalışmalara başlama emrini verdiler.

Zehir gibi esen soğuk çöl rüzgarının havalandırdığı ince kumlar yüzlerde görünmez bir kırbaç etkisi yaratarak başlayan gecenin nasıl süreceğinin ipuçlarını veriyordu. Yere saplı uzay aracından faydalanarak kurdukları derme çatma çadırın içine sinip ve sessizliği bir örtü gibi üstlerine çekmişlerdi. Rüzgarın şiddetlenmesiyle ürken at bağlı olduğu yerde huzursuzlanıyor, acı dolu kişnemelerle yardım istiyordu. Sahibi yanına gidip boynunu okşadı, kulağına birşeyler fısıldayıp yem torbasını boynuna astı. At böylece hem dikkatini yemine yöneltip huzursuzluğunu unutacak hemde uçuşan toz tanelerinin keskin etkilerinden korunacaktı.

" Buradan kurtulamamamın nedeni senmisin? Yerine yeniden yerleşip geniş elbisesinin çok parçalı katları arasında kendini soğuktan korumaya çalışan yaşlı adam bir süre soruya cevap vermedi. Kendini istediği konuma soktuktan sonra derin bir soluk verip dikkatini soruya soranın üzerinde topladı.

" Hayır. Bunu insanlığın durdurak bilmez merak hırsına ve Tanrıcılık oynama isteğine borçlusun."

Anlamsızlık ve merakla dolu kısa bir an parçasının ardından sözlerine devam etti.

" Sen bir yemsin ve bu dünyanın fethinin bir anahtarı. Şu anda senin bulunduğun bu yerde bulunmak için zamanın başından beri pek çok kimse çabaladı. Siz bunların kimine peygamber kimine filozof dediniz, bazıları buranın tasvirlerini resmetmek istedi, bazıları buranın seslerini seslendirmeye çalıştı. Kimileri buranın hükümranlığını sahiplendi, onlara karşı çıkanlar arasında burasının var olmadığına inanlar da vardı. Yani siz, hepiniz bu Dünyanın yörüngesinde üzerinize düşen ışığı algılamaya, anlamlandırmaya, zevkini çıkarmaya yada sahiplenmeye çalıştınız. Buraya oldukça yaklaşanların gördükleri sadece bu dünyanın bazı parçalarıydı ve yanlızca onlara ait değildi. Tüm sanatçıların, peygamberlerin, şamanların ilham aldığı yitik ülkeydi burası. Herkesin paylaştığı ama kimsenin bunu bilmediği cennet, cehennem, araf.

Şu anda seni buraya gönderenler büyük bir yanlışın peşindeler, girmeye çalıştıkları sadece senin dünyan değil tüm varlıkların ortak iç evreni. Ve bu evrene giden yol dümdüz değil, basamaklı ve her bir basamakta yolcu için yeni bir gelişme yeni bir ruh var, bunlar olmaksızın burada olmayı amaçlamanın tek bir nedeni olabilir. İşgal !"

Bu son sözü söylerken ihtiyar adamın gözlerinde oluşan duygu yoğunlaşmasıyla birlikte yüzünden bir hüzün esintisi geçti.

" Biz buna karşı çıkmalıyız. Sen ve ben "

Kervana katıldıklarının gecesi ufak bir ağaç kümesi ve üç beş keçinin otladığı derme çatma bir ağıldan oluşan bir vahada konakladılar. Yüzüne inatçı bir yapışkanlıkla konmaya çalışan sinekleri kovalarken söylenerek ateşin başında oturan yaşlı adama yaklaştı.

" Bu Dünyanın kusursuz olması gerekmez miydi ?"

Adam yüzünü dönmeden gülerek soruyu yanıtladı.

" Şu anda birileri o sinekleri hayal etmese onlarda olmazdı. Neler hayal edilebiliyorsa onlar var burada iyi yada kötü ve hatta genellikle kötü".

Ateşin başındaki diğer adamlar ona bakıp kendi aralarında konuşuyorlardı. Birisinin söylediği birşeyle hepsi sessizlik içinde ona baktı. Merak içinde yaşlı adama sordu.

" Neler söylüyor bunlar?"

" Kervana ilk katıldığımızda üzerinde olan elbise hakkında konuşuyorlar. Senin güneş rengi bir kıyafet giymen onlarda saygı uyandırdı, sana güneşin oğlu " Halvehan" adını taktılar. Doğrusu bu güzel bir isim bundan sonra sana bu isimle hitap etmek benimde çok hoşuma gider "

Umursamazca omuzlarını silkti zaten yıllardır pek çok takam isim kullanmıştı. Bir eksik bir fazla ne farkerdi.

" Ya sen ? Sana nasıl sesleniyorlar?"

" Ben buralarda sık rastlanan tiplerden biriyim, benim gibilere yalnız adam derler. Korkuyla karışık saygı görürüz. Ama illa bir isimle beni çağırmak istersen Darbısena diye seslenmen yeter "

Kuşkulu bakışlarını suskunluğuyla yoğunlaştırıp kısa bir süre adamın üzerinde gezdirdi.

" Ne senin kim yada ne olduğun hakkında, ne onlar hakkında hiçbir fikrim yok. Burada ne işim olduğu hakkında da bir fikrim yok ama buradan mutlaka çıkmam gerektiği hakkında çok güçlü bir fikrim var ! Senden tek birşey istiyorum beni buradan çıkar."

Derin bir iç çekişin ardından bu küstah ve hemen karşılık bekleyen isteği cevaplandırmak için konuşmaya karar veren yalnız adam ayağa kalktı.

" Peki anlaşalım önce sen onlara karşı bize yardım edeceksin Ben de seni buradan çıkaracağım."

" Başka seçeneğim var mı ?"

" Hayır yok."

" O zaman ne yapmam gerekiyor onu söyle."

Ayakta, dolunayın geceyi siyahtan laciverde doğru boyadığı ve yıldızların rüzgarla savrulan bulutların arkasından gümüşi mıhlar gibi parıldadığı o noktada, geceye resmedilmiş insan şeklinde bir gece gibiydi Darbısena. Iki ayağı üzerinde dikildiği günden beri İnsanoğluna mal edilmiş bir heybetin, zamanın o an kalıbına dökülmüş ve kurşundan bir heykeli olmuş haliydi. Birden pelerinin altında eğimli şekli ve sivri ucu belli olan kılıcını kınından çekti. Ay ışığı enli kılıcın tam ortasından açılan ve hasmın kanının kolay akmasını sağlayan oyukla beraber çeliği yalayarak yükseldi ve havanın ıslığıyla birlikte patlayarak zirvede nihayetlendi.

" Kapıları korumalıyız! Sen ve Ben savaşacağız! Yarın öğleye doğru bir Kentin girişinde olacağız. Sen beni orda kapıların hemen dışında bekleyeceksin ve bende Onu göreceğim. Onun yardımıyla birlikte bu savaşı nasıl kazanacağımıza karar vereceğiz."

Bu köklerini bastığı topraktan alan ve yüceliğini omuzlarının üstündeki göğe savuran heybetli sesin karşısında ateşte sönmeye yüz tutan bir kor gibi hissetti kendini. Seçeneksizliğin verdiği yenilgi duygusu onu ateşin kızıllığından külün karanlığına doğru çekerken aniden kükreyen bu çöl rüzgarı onu alevlendirmiş, tekrar içinden doğduğu o kızıl denizde bir damla olmaya doğru cesaretlendirmişti. Aklı canlanan bu yeni ışıkla beraber saklandığı gölgelerden sıyrılıp neyi yapabileceği ve nasıl yapabileceği konusunda rehberlik etmeye başlamıştı bile. Kolezyumda yaptığı son dövüşe ait karmaşık duygulara bulanmış pek çok ayrıntı, hafızasının köşe bucağından koşturarak bilicinin aydınlık sahanlıklarında toplanmaya başladı. Daha önce de savaşmıştı ama sanal bir arenada. Şimdide savaşmak zorundaydı peki bu arena gerçek miydi? Neyin gerçek neyin değil olduğu konusu birden çok ilgisini çekti ama şu anda bunun ona bir faydası yoktu. Şimdilik yarını bekleyip yapılması gereken ziyareti bitirmeli ve ondan sonra gerekli düzenlemeleri yapmaya başlamalıydı. Aklına takılan pek çok sorunun arasından bir yılan gibi süzülerek ne yapması gerekiyorsa ona doğru sokulmaya, elinde olan tüm gücü benliğinin sorgulayan, yargılayan, karşı koyan yönlerinden alıp ne yapması ve nasıl yapması gerektiğine karar veren taraflarına vermeliydi. Bu güç toplamasının sonuçlarını bizzat arenada kendi kahramanı dev bir ağaç gibi kendi kılıcının üstüne devrilirken görebilmişti. Gücün akışkan dengesi üzerinde ipte yürüyen bir cambaz gibi danseden o Samurayın savaşmaktan çok dansetmeye benzeyen hareketlerini izlemek kendi kahramanının güce doymaz hantal savruluşlarını daha iyi görebilmesini sağlamıştı.

Kervanın diğer üyeleri kendi aralarında kimbilir hangi kadim dilin kelimeleriyle gece kadar koyu bir sohbeti sürdürürlerken Halvehan ve Darbısena uyku denen hayal ufkunun içinden rüya denen bir denize doğru yelken açıp uzaklaştılar bedenlerinden.

Hafif metal alaşım iskeletin karbon temelli bileşiklerin kullanılarak etlendirilmesiyle yapılmış bu dev gemi uzayda inşa edilmiş pek çok benzerleri gibi hiçbir zaman Dünya şartlarında bulunmayacağı düşünülerek tasarlanmıştı. Uzayın aşırı soğuk, aşırı sıcak ve aşırı radyasyonlu ortamı geminin sürekli bir onarım halini yaşamasını olağan bir durum olarak gemidekilere kanıksatmıştı. Şu anda da radyasyon kılıfında meydana gelen bir çatlağın yol açtığı düşünülen oldukça ilginç bir arıza için gelen bir ekip modülü kenetlenme noktalarından birine doğru yaklaşmaktaydı. Radyoaktiviteye dayanıklı böcek kabuklarından esinlenerek biyokimyasal işlemlerle yapılmış bu kılıf çok hafif, ucuz ve kolay üretilebilir olmasına rağmen hiç akla gelmeyen bir soruna da yataklık yapıyordu. Biyoloji deneyleri için dünyadan getirilen bazı böcek türlerinin deney ortamlarından sızarak tam da bu kabuk üzerinde yaşamaya çalışması kabuk matiksinin içyüzeyinde ön görülemeyen bazı değişimlere yol açmaktaydı. Incelmeler ve şişmeler çatlamaları kaçınılmaz hale getirmişti. Organik formların bu kendiliğindenciliği pek çok zaman onların teknolojik kullanımını sorunlu hale getirebiliyordu. Bu yeni durumun çözüm çabaları dünyadaki benzer sorunlara aşina bir çözümü gündeme getirdi. Uzay böceklerini kimyasallarla yada durumun özgünlüğünün doğurduğu özgün yöntemlerle etkisiz hale getirilmesini. Tabii bu işin uzmanlık haline gelmesi ve sırf bu işi yapan uzmanların ortaya çıkması da gecikmedi. Şu an geminin seyir güvertesinden kenetlenme için gerekli komutları alarak ona yaklaşan modülün taşıdığı ekipte bu iş için kiralanmıştı, kısacası böcek ilaçlaması için oraya geliyorlardı.

Ekip üyeleri tam bir sessizlik içinde modül idaresiyle ilgili görevlerini yerine getirirken liderleri de malzeme çantalarını açarak kendi işleriyle hiçte ilgili olmayan bazı donanımları kontrol ediyordu. Farklı tip ve çeşitteki pekçok silah ve cephanelerinin yanısıra onları hedeflerine ulaştıracak bir yönlendirici el bilgisayarına göz atarken aklına yardım çağrısını aldığı an geldi. Kullanımı yıllardır yasak olan Siyah Ayna'dayken almıştı mesajı. Eskiden çok eskiden onunla yaptığı sıradışı bir deneyimin sonucunda ulaştığı bir bağlantıydı bu. Hafızasında o anla ilgili hala dipdiri yaşayan bir dizi anı canlandı.

Bir bıçağın iki yüzünü ayıran keskin sınırda dolaşıyor gibiydi. Bir taraftan diğerine geçmek için gereken süre ikiye dilimlenmek için gereken süreye eşitti. Ve o bu eşitliğin lehine bozulması için neler yapması gerektiğinin hesaplarıyla uğraşırken adı; imlediği tüm anlamları gerisinde bırakmış, saf bir biçim olarak ona ulaşmıştı. Biçimin güzelliğini orada farketti. Öz ise sadece bir biçimin zamana ve mekana bağlı olan alışıla gelmiş bir halinden başka bir şey değildi. Ve adı her biçim gibi kendini oluşturan diğer biçimlere ayrılarak zihninin dört bir yanına dağıldı. Kabuk değiştiren bir sürüngen gibi kendisinin dışına çıkarak arkasına döndü.

"Süre doldu!". Araştırma Teknisyeni bir elinin işaret parmağıyla kolundaki saate vurarak çıkması gerektiğini işaret ediyordu. Duvara yapışmış bir jiklet gibi aynadan zorla koparak kendine geri döndü. Şirket çalıştığı alanın farklı olduğunu anlasa işini o anda sona erdirirdi. Gerçi bu durumdan şüphelenilmiyor değildi. Sırf bunun denetimi için çekirdek araştırmacı kadrosunun çalışmalarına refaket etme bahanesiyle bir sürü teknisyen de deneylerde hazır bulunduruluyordu.

Bu seferde ucuz yırtmıştı, her defasında amacına daha fazla yaklaşıyor ama yakalanma şansınıda bir o kadar arttırıyordu. İkinci katmanda ki bir sonraki yasak gezi ona çok pahalıya patlayabilirdi. Ama tüm bunlara değerdi, ulaştığı noktalar insan benliğinin zirveleri sayılabilirdi. Üzerinde çalıştığı programı geliştirmesi gerekiyordu ve onu daha iyi sindirmesi. Herkesin kullandığı standart geçiş programına yamanacak şekilde tasarlamıştı onu, bu haliyle kolay kolay farkedilemiyordu.

Eve döner dönmez gizli çalışmalarında rastladığı zayıflıkları geliştirmek için çalışma odasına geçmişti. Tütsülerin dumanı odanın her tarafına yayılmıştı, neyin dünyalar ötesi sesi beyninin nöro-sezgisel kapılarını yavaşça aralarken dudaklarından dökülen mırıltılar bir masanın ucundan dökülen tespih taneleri gibi zihninin yumuşak sezgi yatağına gömülüveriyordu. Geçiş haline varışı çok zor olmadı ne de olsa bunu yüzlerce defa yaşamıştı, Haller skalası önünde üzerinde yedi ana rengin yer aldığı bir topaç gibi dönmeye başlamış en sonunda tüm renklerin beyaza dönüşmesi gibi tüm hallerde bir halde toplanmıştı. Bu arada beynindeki sinyallerin dökümünü yapan arabirim bunların ikili kodlara dönüşmüş halini Siyah Aynada kullanmak üzere depolamaya devam ediyordu.

Bu gelişmiş arabirim tıpta kullanılan beyin dalgaları ölçme sistemi araştırmalarının bir ürünüydü. Zihnin pekçok halinin yarattığı sinyalleri algılayıp kayıt edebiliyordu. Sistem hassaslaştıkça dalgaların kendi aralarında çok farklı türlere ayrıldığı, tıpkı kuantum fiziği ilkeleri gibi kendiyle çelişen nitelikleri üzerlerinde toplayan karekterleri ortaya çıkmıştı.. Siyah Ayna da bu çalışmaların bir yan ürünüydü ama etkileri tam anlamıyla bir devrimdi. Maddeden enerji elde etmek nerdeyse insanlıkla yaşıt bir eylemdi ama tersi, doğrusu o yeni bir Dünyanın keşfi kadar etki yapmıştı herkeste. Teknolojinin ucuz ve verimli olması için geçirdiği evrelerden sonra uygulama alanları çoğalmış en sonunda beyin dalgaları araştırmaları ile yolları çakışmıştı.

Araştırmaların bir safhasında kullanılan pek çok dalga türünden biri yoğunluğu en fazla olan dolayısıyla maddeye dönüşümünde verimi yüksek olacağı tahmin edilen sezgisel dalgalardı. Sonuç mat siyah renkte, pürüzsüz yüzeyi ile evrenin karadelikleri gibi insanı içine çeken bir taştı. Bu taşın insanlar üzerindeki etkilerini önce bu araştırmayı sürdürenlerden biri olarak kendi üzerinde farketti.

Akıyordu, kıvrak ve ritimli sesler gibiydi, bu daha çok şarkı söylemek yerine şarkının kendisi olmaya benziyordu. Rahmin yumuşak kanallarında gezinen bebekler gibiydi, öylesine sıcak ve akışkandı ki bu yollar, sonsuzluğu seve seve burada bekleyebilirdi. Evren yekpare bir gözyaşı damlası olmuş, ışığı içinde binbir parçaya bölerek renklerin dilinden bir neşe şarkısını ona sunmuştu. Geçmiş, şimdi ve gelecek bir potada eriyerek aynı kalıba dökülmüş, onları varlığın arıtılmış biçimine içten bir davetle derin bir sevince boğmuştu. Burası başka bir alemdi, algıları kendileri için yepyeni deneyimleri yaşıyor, bedensel zevklerin çok ötesinde üstün hazları tadabiliyordu.

İlk şaşkınlığın ertesinde farklı bir uzayda olduğunu hissetti ama bu hissediş fiziksel bir aykırılıktan değil algılayıştaki özgürlüğün boyutlarından kaynaklanıyordu.

Deneyimlerini paylaştığı birkaç arkadaşıyla birlikte keşfettiği bu kaynaktan akan suyu kana kana içebilmek için olabildiğince fazla kalmaya çalıştılar orada. Pek çok şey keşfettiler kendilerine ve herşeye dair, giderek araştırdıkları şeyle bütünleştiler ve bir noktadan sonra sadece kendi zenginliklerine ait deneyimleri yaşadıklarını anladılar.

Araştırmacıların bağlı olduğu kuruluş için tüm bunlar yatırdıkları paranın onlara fazlasıyla geri dönüşü için kaçırılmaz bir fırsat olarak gözükmüştü. Bu çalışmayı ticari hale getirmek için önce bu deneyimleri sınırlandırmaları gerektiğini biliyorlardı. Çünkü fazla özgürlüğün başlarına neler getirebileceğini bir süre sonra görmüşlerdi. Araştırmaya katılan tüm personel değişime uğramış dünyaya farklı bir görüşün açısıyla yaklaşır olmuşlardı. Şirket patent başvurusunda bulunduğunda hepsi zaten işten ayrılmaya karar vermiştiler bile. Hiç kimseye hiçbirşey söylemeksizin tümü köşelerine çekildiler. Sonrakiler için yapılacak iş bu buluşun etkilerinin kontrol edilebilir hale getirilmesiydi, bunun için özel bir terminal geliştirildi. Siyah Aynanın etkilerinin filitre edilmesi için özel programlar yazıldı. Ancak bu gücü farkeden başkaları da vardı. Durumdan rahatsız olan bazı otoriteler olaya el koyarak çalışmaları durdurup yasakladılar.

Ancak o ve diğerleri gizlice çalışmalarını sürdürerek farklı temas noktalarına ulaşmaya devam ettiler. Anlaşılan o ki başkaları da bu çalışmalara devam etmiş ve en sonunda da durum bu noktaya kadar gelebilmişti. Ama bu gücün yanlış kişilerin elinde yanlış amaçlar için kullanılmasına göz yummayacaklardı. Mesajı alır almaz bir sızma planı oluşturup bu girişime son vermeye karar verdiler. Ne pahasına olursa olsun.

Kenetlenme gerçekleşip gemiye geçmeleri için gerekli işlemleri bitirdikten sonra kendileri gibi başka onarım ekiplerinin de kaldığı bölüme alındılar. Yedi kişilik bu sessiz ekip yatakhanenin kendilerine ayrılmış bölümünde ertesi işgünün başlangıcıyla birlikte gerçekleştirecekleri operasyonu düşünerek dinlenmeye çekildiler.

" Duygularını kendine siper etme. Duygular zayıf sığınaklardır. Yıkımını kendin hazırlarsın baştan. Zayıf insanlar duygusal insanlardır. Duygusuzlarsa varolamayı haketmezler. Eğer bir insanı sevmişsen ya çok şanslısın ya çok şanssız. Sen sakın bi insanı sevme, yıkımını kendin hazırlarsın baştan. Ben aşık oldum diyemezsin hiç bir zaman, çünkü zayıfsındır o zaman. İnsanı en çok ürküten kendi zayıflığıyla karşılaşmaktır. Titrersin sadece ve bakamazsın gözlerine. Çırpınırsın yemi yutmuş bir balık gibi oltanın ucunda. Yücelemezsin oysa yüce duygular taşıdığını sanırsın. Yerin dibine girersin. Mezarını hazırla o zaman.

Sevmek riskli bir iştir. Sevmek iki kapıdan birini seçmektir. Kapıların sadece birinin ardında neler olduğunu bilirsin. Çünkü diğerini açmamışsındır. Ve açtığın kapının ardında neler olduğunu sadece sen bilirsin, o kapı sadece sana açıktır.

Güçlü insanlar aşık olmazlar. Güçlülük yalnızlığı getirir beraberinde. Güçlü oldukları için başkalarına ihtiyaç duymazlar. Zayıflarsa koyunların soğuktan korunmak için sokuldukları gibi sokulurlar birbirlerine. Zayıflar ölümü hak etmişlerdir o zaman. Güçlülerse zaten ölüdürler. Çünkü ölüler yalnızdır her zaman. "

Kalabalığın dikkati giderek dağılmaya başlamış, homurdanmalar kıpırdanmalar artmıştı. Yere çömelmiş dinleyen topluluğun arkasından yavaş yavaş kopmalar başladı. yaşlı ozansa kendinden geçmiş sanki hayali birine sesleniyor onunla kavga ediyordu. Başlar kentin batı surlarına çevrildi. Güneş kızıl bir top olmuş, surların hizasına gelmişti. Biraz sonra kum tepelerinin arkasındaki dağların ardına sızacak ve gözden kaybolacaktı. Pazardaki satıcı sesleri giderek azalıyordu, seyrek bir kaç bağırtı dışında kandini gösteren tek ses yaşlı ozannın çatlak ama ateşli sesiydi. Biraz önce dikkatle onu dinleyenler şimdi yüzlerini buruşturuyor sıkıldıklarını ifade eden sesler çıkarıyorlardı.

Gölgeler gittikçe uzamıştı, kurallara göre meydanın ortasındaki sütunun gölgesi aslanlı çeşmenin yalağına varmasıyla pazarın boşalma vakti gelmiş oluyordu. Muhafızların uyarıları duyulmaya başladığında yaşlı ozanın etrafı hepten boşalmıştı. O ise bunun farkında bile değildi hararetli konuşmasına devam ediyordu. Muhafızlar silahlarıyla onu dürtükleyinceye kadar da birşeyin farkına varamadı. Şaşkınlıkla çevresine bakındı. Önündeki çaputa atılmış bir kaç bakır tekliği sarmalayıp, eski beyaz günlerini özlemle arayan kirli ve yırtık harmanisinin kuşağına sokuşturdu. Tezgahlar kapanmış tüccarlar hasılatlarını rahatça sayabilmek için evlerinin yolunu tutmuşlardı. Çölün soğuk gecesi insanları evlerinde, meyhanelerde yada aşk evlerinde, kadınların sıcak koyunlarına bir an önce atılmak için acele etmelerine yol açıyordu.

Meydanda elleri meşaleli muhafızlarla bastonunun yardımıyla titreyen adımlar atarak uzaklaşan ozandan başkası kalmamıştı. Bir de meydana bakan karanlık sokakların birinden ozanı izleyen bir gölge vardı. Ozan yavaş adımlarla kentin en yoksul kesimine giden yolda ilerliyordu. Gökyüzü açıktı, sevgililerine beyitler düzecek aşıklar ve ellerinde yıldız haritalarıyla astrologlar nicedir böyle bir gecenin hayalini kuruyorlardı. Yaşlı ozan ara sıra başını gökyüzüne kaldırıyor, duruyor bir şeyler mırıldanıyor sonra yoluna devam ediyordu. Gölge onun ardı sıra ilerliyor dolunayın aydınlatıcı ışığına yakalanmamak için saçakların karanlığında sessizce süzülüyordu. Sıkı sıkıya kapalı pencerelerin kepenklerinden sızan ışığın anlık aydınlığı silüetini arada bir ortaya vuruyorsada farkedilmesi için yeterli olmuyordu. Yoksul semtlere yakınlaştıkça parke yol yerini çamur içindeki toprak yola terketmeye başlamıştı. Evler den gelen yakası açılmadık küfürler, kahkahalar, müzik ve şarkı sesleri birbirine karışıyor bu ucuz batakhaneler geçildikçe yoksul işçi evlerinden gelen horultu ve inlemeler bunların yerini alıyordu. Aslında pekte tekin olmayan bu sokaklarda yeni bir harmani, birkaç bakır teklik yada iyi bir sandalet için hatta bazen zevk için insanların boğazlandığına sıkça rastlanırdı. Ama bu gece ayışığı aşıklara ilham verecek hırsızlaraysa planlarını ertelecek kadar iyi aydınlatıyordu ortalığı.

Yaşlı adam şehrin kuzey surlarının yakınındaki tepelerde, birbirlerinin içine girmiş birkaç odalı çoğu ışıksız evlerden birine yaklaşarak alçak kapısından girmek için eğildi. Kapı açılır açılmaz sönmeye yüz tutumuş bir ocağın üstünde asılı duran kapkara bir kazanla odanın loşluğu onu karşıladı. Ihtiyarın yorgun nefesi ve bir kaç çalı çırpıyla canlanan ateşin yansıması çukur gözlerinde parıldarken, odanın sadece bir kısmını kaplayan bir hasır, bir kaç döşek, mutfak diye kullanılan tarafın duvarında asılı mısır koçanları, sarmısaklar ve birkaç kapkacağıyla evin tamamı gözler önüne seriliverdi.

" İçeri gel! Kapı açık meydanda seni görür görmez bu gece bir misafirim olacağını anlamıştım zaten."

Gölge ozanın tam arkasına dizçöküp oturdu. Ozan canlanmış ocağı bırakıp pelerinin kapşonuyla gölgelenmiş yüze gülümseyerek baktı. Kapı aralığından sızan ay ışığı gümüşsü bir hareyle omuzlarını çevrelemiş, ocağın ateşiyle kıprdanan ozanın gölgesi dizlerine değin ulaşmıştı.

" Yüreğinden yükselen ateşin sıcaklığı ardımda ki fakir ocaktan daha fazla ısıtıyor beni. Hoşgeldin Darbısena!"

" İnsanlara yepyeni yollar açacak bilgece sözlerin, gece gökyüzünü beyaza boyayan ayışığı kadar saf, ışıltıyla yanan ocağın ateşi kadar sıcak dizelerin birkaç bakırla ödüllendirilmesi ne kadar acı."

Kapşonundan sıyrılan Darbısena içtenlikle yaşlı adamın gözlerine baktı. Çorak bir topraktan patlayan iki pınar gibi ışıldayan bu gözlerden ona ulaşan bilgeliği kana kana hissetti lafına başlamadan önce.

" Tehlikedeyiz. Kapıları zorlayanlayıp girmek istiyorlar. Yedilerin gücüne ihtiyaç var. Bize yardım edin."

Ozan havada asılı kalan bir toz taneciğine bakakaldı bir süre, bakışlarını Darbısena'nın omuzları üstünden sadece kendisinin görebildiği bir yerlere yöneltti sonra. Birden ayağa kalkmak için yaşlı ve zayıf bacaklarının üzerine yüklendi. Ve Darbısena'nın şaşkın bakışları arasında hızla ayağa kalkıverdi. Evin kapısından dışarıya çıkarken şaşkınlığından sıyrılamamış Darbısena da onu izledi.

Surların içine yuvalanmış şehir düzenlilikten dağınıklığa doğru merkezden duvarların dışına dek yayılmıştı. Ilk bakışta ateşböceklerinin kaynaştığı bir nehir kenarı gibiydi. Yumuşak eğimli dağların zirvelerinden başlayan gök dolunayın beyaz ışığı altında lacivert kadifeden bir kumaş gibi yükseliyor ve Tanrı en güzel mücevherlerini bu kumaşın üstünde cömertce sergiliyordu.

" Bak! Altı koyu duman geceye rağmen nasılda gökyüzünde süzülüyor. Onlar bu şehrin en usta altı demircisi. Ocakları gece gündüz tüter, gündoğmadan hepsinin kapısını çal ve onlara bu gümüş sikkelerden birer tane ver. Hepsi ne yapması gerektiğini biliyor. Siyah Ayna'da yansıyan suretler benimle konuştuğundan beri buna hazırlanıyorum. Altıyön vadisine git ve Siyah Aynanın bulunduğu mağraya yabancıyı bırak. Çarpışma tam da orada olacak, eğer kazanırsak geri döndüğümüzde onu orada bulamayacağız. Başaramazsak ne yapacağını biliyorsun."

Eline tutuşturulan keseyi avuçlarında sıkan Darbısena diğer eliyle de kılıcının kabzasını avuçladı. Rüzgarsız gecede yükselen altı dumanın burgular yaparak yükselişini izlerken belirsiz geleceğin tekinsizliğini kalbinde hissederek derin bir nefes çekti.

SAVAŞ

Altı nasırlı avuç, altı güçlü kol, yüzü ocak isiyle kararmış altı mağrur yüz ellerine bırakılan gümüş sikkelere bakar bakmaz hiç konuşmadan onu getiren elçiyi selamlayıp kalın meşinden önlüklerini çıkardılar. Büyük Ustalarından öğrendikleri gizli işçilikle yaptıkları silahlarını sakladıkları yerden çıkarıp özenle kuşandılar.

Ucu orak biçiminde kısa kılıçlar, mızrak başlı çift ağızlı baltalar, kimi sivri uçlarla dikenlendirilmiş kimisi düz zincirli ve zincirsiz topuzlar. Oval, yuvarlak, dikdörtgen kalkanlar, yılan gibi kıvrımlı, hilal gibi eğimli ve düşmanın kalbine en kısa yoldan inebilecek dümdüz hançerler, vücuda girdiğinde içeride iki yöne açılan iki küçük bıçağıyla sustalı kamalar. Diğer silahların çeşitliliğine rağmen hepsinde aynı enli ve eğimli kılıçlardan vardı ve ok, yay, mızrak gibi düşmanı uzaktan yok etmeye yarayan silahları kullanmıyorlardı. Düşmanlarının gözlerini görebilecek kadar yakından vuruşmaya gidiyorlardı. Ve yine hepsi yüzlerini tam kapatmayan sivri sorguçlu ince işlemeli miğferlerini; göğüslük, baldırlık ve bileklikten oluşan ve kara bir pelerinle örttükleri zırhlarının üzerine giymişlerdi.

Batmakta olan Ay ile doğmak üzere olan Güneş ufku karmaşık bir renk cümbüşüne boğarken. Altı güçlü at donanımlarını kapşonlu pelerinlerinin altında gizleyen bu ağır zırhlı savaşçıları, onlara göre çok hafif kalan bir başka süvari ve garip görünüşlü ve garip davranışlı bir başka süvarinin önderliğinde Altıyön vadisine doğru taşımaya başladı. Çorak toprak bu sessiz kervanın adımları altında un ufak olurken türlü mahlukat çevik adımlarla dörtbir yana kaçışarak savaşçıların yolundan çekildi. Aldıkları yol bile amaçlarını ve akıbetlerini sezmişçesine onları hedeflerine taşımak için kendini önlerine teklifsizce sermiş gibiydi. Dik yamaçlara geldiklerinde yılan gibi yükselen bir patikadan geniş burun deliklerinden nefeslerini püskürten atların üstünde eğilerek tek sıra halinde tırmandılar. Yer yer geçtikleri koruluklarda küçük kuş korolarının cıvıltıları dışında nerede olduğu tam kestirilemeyen derelerin su sesleri yolculuklarına eşlik ediyordu sadece. Aştıkları bir kaç tepeden sonra Güneşte günlük döngüsünün ilk saatlerini geçirdiğini ışınlarını daha güçlü saçarak belli ederken karşılarına gri bir pusun doldurduğu dört bir yanı dağlarla çevrili bir vadi çıktı. Yamaçtan aşağı indikçe güneş pus perdesinin altında kalmış, herbiri diğerinin omzuna yaslanmış dağ silsileleri onları çepeçevre kuşatmıştı. Birden çalılıkların arasından kalkan şamatacı bir kuş atlardan birini ürküterek içine düştükleri sessizlik denizini acı bir kişnemeyle dalgalandırdı. Miğferlerin altında altı çift göz kuşkuyla çevrelerini süzerken buraya neden Altıyön vadisi dendiğini sezer gibi oldular. Sanki bir bulutun içinde ilerliyorlardı, dört ana yön bir yana nerdeyse yukarı ve aşağı yönler bile kendilerini göstermiyorlardı. Atların adımları toprağı ezmiyor gri bir denizin pürüzsüz yüzeyinde hafif dalgalanımlarla kayarak ilerliyor gibi gelmeye başlamıştı binicilerine.

Bir süre ilerledikten sonra önderlerinin yukarı kalkan eliyle durdular, bir tepenin yamacına doğru tırmanan iki süvarinin altında hilal biçiminde dizilerek çevreyi kollamaya başladılar. Mağaranın ağzına geldiklerinde duraksayan Darbısena şüpheyle çevreyi dinledi sonra atından inerek yavaşça mağaraya doğru ilerlemeye başladı. Pelerinini omzunun ardına savurup kılcını kınından çekti ve hızla içeri girdi. Içerisi beklenilenin aksine karanlık değil bir sonbahar ikindisinin yumuşak aydınlığına sahipti. Çevresini merakla inceleyen Darbısena mağaranın yukarıya doğru yükselen ve duvarlarında farklı renklerdeki kristal oluşumlarıyla ışığı türlü renklere bölüp aksettiren bir bacayla aydınlandığını anladı. Dağı oluşturan muazzam kayaçların çatlaklarından sızan küçük bir dere mağaranın tabanında kumların oluşturduğu küçük bir yataktan içerilere doğru kıvralarak ilerliyordu. Suyun duvarlarda yarattığı ışık dalgalanmaları ve sarkıtlarda kırılan şırıltı sesi mağaraya gelen ziyaretçiyi yönlendiren bir rehber gibi onu derinliklere doğru ilerlemesi için cesaretlendiriyordu. Biraz ilerledikten sonra suyun ufak bir gölcük haline geldiği bir açıklığa ulaştı. Gözlerini bu simsiyah göle dikip suyun renginin birden niye böyle değiştiğini düşünürken tatlı bir esintinin tenini okşamasına benzer bir ürperti hisseti yüzünde.

Gölcüğün tam karşı kıyısında ona yansımasıyla rengini veren dümdüz ve simsiyah bir taş olduğunu gördüğünde Siyah Aynayla karşılaştığını hemen anlayamadı. Dev kristal taş ona ne olduğunu söylemeden önce içine çekivermişti onu . Isminden önce cismiyle varlığını belirtmişti Darbısena'ya. O anda benliği içinden sıyrılıp çıkması gereken dar bir elbise gibi gelmeye başladı, soyunup bir an evvel girmek gerekliydi bu karanlık suya. Dipsiz karanlık onu alıp yerine daha başka birisini geri verecekti. Daha bilge, daha aydınlanmış, daha yürekli. Bu ilk karşılaşmanın etkisinden kurtulmak pek çok kişi için başa çıkılması zor bir durum olsa da Darbısena daha önce geçtiği farklı düzey yolculuklarının verdiği tecrübelerle kendi içinde kalmayı ve asıl yapması gerekeni yapmayı hatırladı.

Dışarı çıktığında yoğunluğu biraz bile olsa azalmamış sisin içinde çömelmiş bekler buldu Halvehanı. Onu görür görmez sıçramış ve bundan sonra neler olacağının merakıyla kollarını iki yana açarak soru dolu bakışlarla ona bakmıştı.

" Sen burada kalıp benim geri dönmemi bekleyeceksin. Eğer ben dönmezsem atına atladığın gibi şehre geri dönmeye çalış ve pazar yerindeki Ozanı bul o sana yardımcı olacaktır. Mağaranın içine gir ancak sonuna kadar ilerleme ben gelince sana yapman gerekenleri söyleyeceğim ve bu iş bitecek."

" Ben sizinle beraber gelmeyecek miyim? Burda kalıp sizin ölmenizi mi bekleyeyim? Bunu istemeyin benden benim de savaş tecrübem var bana da silah verin!"

" Hayır sen burda kalıp kapıya refakat edeceksin. Sen anahtarsın seni riske atamayız."

Halvehan hayal kırıklığı içinde olduğu yeri geri çöktü soğuk dağ havasının yaladığı yüzünü pelerinine gömdü. Sisin içinde yiten Darbısena'nın ayak seslerinin de kaybolmasıyla mağranının ağzına doğru ilerleyip içeriye girdi. Onu karşılayan aydınlığa şaşırarak ilerlemeye başladı. Kabaran merak duygusuyla sonuna doğru gitmek istediysede aklına gelen uyarıyı dinleyip bir kayanın üstüne oturup beklemeye başladı.

Atının eğerine tutunup kendini yukarı çekerken Darbısena uyarısının dinlenmeyebileceğini biliyordu ve o yüzden pelerinini çıkarıp Aynanın üzerine örtmüş ve küçük bir hançerle üstündeki duvara sabitlemişti. En azından bu bir uyarı ve ilk karşılaşmaya karşı bir önlemdi . Eğer yenilirlerse onu yok edip aynayı kırması gerektiğini de biliyordu. O yüzden altı savaşçı giderek genişleyen bir yarım daire şeklinde sisin içinde kaybolurken o mağaraya çıkan patikanın başında kalmayı seçti.

Ekip yatakhaneci onları uyandırmak için yatakhaneye girdiğinde tüm hazırlıklarını tamamlamış ellerinde cihazlarıyla birlikte harekete geçmek için liderlerinin emrini bekler durumdaydı. Uyandırma işinin üstünden kalkmasına sevinen yatakhaneci onları kahvaltı için bir başka bölüme davet etti ancak onlar kısa ve net olarak buna gerek olmadığını ve hemen işlerine başlamak istediklerini söylediler. Onun şaşkın bakışlarına aldırmadan geminin arızalanan bölümlerine doğru yol almaya başladılar. Onlara belirtilen yere geldiklerinde orta güverteyi çevreleyen bir gezinme yolunun çıkış kapısına yakın olan bölümünde olduklarını anladılar. Böceklerin duvarlarda gezinirken bacaklarından kopan protein parçacıklarını açığa çıkaran bir spreyi duvarlara sıkarken asıl hedeflerinin gemide bulunduğu bölümü onlara gösterecek iz sürme bilgisayarınıda açmayı ihmal etmediler. Cihazın holografik canlandırma yapan ufak platformunda geminin üç boyutlu küçük bir modeli belirdi. Karmaşık koridor labirentlerinden ve merdivenlerden ilerleyerek pek çok bölümü aşarak hemen hemen geminin merkezinde bir yerlerde sonlanan fosfor yeşili bir ışık onlara izlemeleri gereken en kısa yolu çiziverdi. Şimdi yapmaları gereken şüphe uyandırmadan bu yolu takip etmeleri ve hedeflerine ulaşıp gemiyi bir an evvel terketmekti. Her ne kadar söylenmesi kolaysa da bunu başarmalarının en azından hepsinin birden başarmasının çok zor olduğunu biliyorlardı. Ve hemen hemen hepsi geri dönememeyi kabullenmişlerdi. Ve en kötü ihtimalle deneyin yapıldığı laboratuvarı havaya uçurmayı son çare olarak planlarına eklemişlerdi.

Yüzlerine geçirdikleri gaz maskelerine sonradan ekledikleri bir dijital gösterge hepsine aynı anda izlemeleri gereken yolu göstermekteydi. Bir yandan sarı uyarı şeritleriyle ilaçladıkları bölgeye girişi geçici süreler için kapayarak sırtlarındaki ilaç tüpleriyle her eklem yerine her açıklığa ilaç püskürterek yola çıktılar.

Istedikleri yöne doğru ilerlerken giderek iç bölümlere doğru yönlenmeleri gerektiğini biliyorlardı. Şimdiden en dış gezinti yolundan üç bölme içeriye doğru sızabilmişlerdi. Ancak bundan sonra onların işlerinin olamayacağı yerlere iyice yaklaştılar. Daha fazla şüphe çekmeden ilerleyemeyeceklerini hepsi biliyordu. Ve planın ikinci bölümüne geçmeleri gerektiğini de.

"Çok Gizli Girilmez" yazılı kapıya doğru yaklaşırken bir yandan da içeri girmeleriyle kullanacakları gaz bombalarını hazırladılar. Yetkili bir görevlinin kapıya yaklaşıp açmasını beklerken oralarda oturup dinlenir gibi yaptılar. Ve yaka kartındaki kırmızı kuşaktan en üst yetkiye sahip olduklarını anladıkları bir beyaz gömlekli adam yaklaşırken kendilerini içeri atmak için hazırlanmaya başladılar. Kapının açılmasıyla adamı içeri ittirip bombaları gönderdiler bir yandan da onu siper alıp içeriye ateş etmeye başladılar. Güvenlik görevlilerinden en yakın olanı yaylım ateşinin ilk kurbanı oldu. Karnından kafasına değin dikey bir dizi şeklinde aldığı yaralar onu kahvesini yudumlarken yanında durduğu masaya sırt üstü devrildi. Akan kan üstüne döktüğü kahveye karışırken kayarak yere yüzüstü kapaklandı . Diğerleri gazın etkisiyle derhal bayılıp oldukları yerde yığıldılar. Siper aldıkları adam da bayılan diğer güvenlik görevlisinin karşı ateşinden nasibini almıştı. Bayılmak üzereyken yukarı doğru yöneltilen silahın bir kurşunu ön beyin lobuna açılı bir şekilde girmiş ancak uzay araçlarında kullanılmak üzere tasarlanmış sınırlı bir etkiye sahip mermi kafatasına gelmeden içeride saplı kalmıştı.

Şimdi açmaları gereken diğer kapılara onuda taşımak zorundaydılar çünkü bazı kapılarda retina testi bazılarında parmak izi gerekebilirdi, eğer ses taraması gerekirse daha farklı bir yöntem izlemeleri gerekecekti. Bilimin hangi bölümüne hitap ettiği kestirilemeyen bir dizi laboratuvarı baygın bir sürü insanla birlikte arkalarında bırakıp içeriye doğru ilerlemeye devam ettiler. Ciddi bir direnişle karşılaşmadan bu kadar yol katetmeleri hepsinin içinde bastıramadıkları bir iyimserlik yaratmıştı. Ama biliyorlardı ki henüz istediklere yere varmaları için çok daha sıkı korunan bölümlerden geçmeleri gerekti. Ses taraması isteyen bir kapıyı uçurduklarında içeriye gönderdikleri gaz bombasının etkileyemediği bir ateş içlerinden birini kapının önüne yığıverdi. Kesintisiz süren ateşten kalbura dönen arkadaşlarını bacaklarından çekerek dışarıya aldılar. Bunu bir insanın yaptığına inanamadılar ki zaten bunu yapanda bir savunma robotuydu. Tavandaki bir bölmeden çıkan çift namlulu optik bir göz, kızıl ötesi filtresiyle yayılan dumana rağmen istediği hedefi ıskalamadan vurabiliyordu. Çantadan çıkardıkları başka bir bomba burayı aşmalarında yardımcı olabilirdi. Önce yem olarak boş bir çantayı odanın en uzak köşesine yolladılar. Daha yere düşmeden ateşe maruz kalan çanta delik deşik olurken elektromanyetik bir patlamayla robotun devrelerini yakacak bombayı içeri göndermişlerdi bile. Hareketsiz kalan robotun yanından geçerlerken içlerinden biri kısa bir salvoyla onu taramadan edemedi. Bu arada ani baskının şokunu atlatan güvenlik merkezi görevlileri izledikleri yoldan hedeflerinin neresi olduğunu tahmin etmişlerdi. Hem havalandırma görevi gören hem de yangında kullanılmak üzere tasarlanan ve vakumlu kapsüllerle birer kişiyi taşıyarak geminin içinde istenilen yere gönderebilen kanallardan tam teçhizat bir timi " Yapay zekada yaratıcılık sorunu" Laboratuvarına göndermeye başlamışlardı. Artık hiç bir kartla açılamayan merkezden kilitlenmiş kapılarla karşılaşan ekip içlerinden birini daha bir lazer tuzağına kurban vermişti. Lazer atışlarının açtığı delikten dumanlar tüterken onlar cesedin üzerinden atlamış ve patlattıkları kapıyı kırmızı ışığa karşı kalkan olarak kullanarak kaynağına doğru ilerlemişlerdi. Kalın kapı yüksek sıcaklığa yenik düşmeden güç kaynağına ulaştılar. Patlamadan sonra karanlığa gömülen odayı geçip hedeflerindeki laboratuvara açılan kapıya doğru son bir gayretle koşmaya çalıştılar.

Ellerindeki son patlayıcı kapıyı buruşmuş bir kağıt gibi savurup girişi dumanlar içinde bıraktığında içeriden gelebilecek bir süpriz beklentisiyle hemen harekete geçmediler, ancak hiçbirşey olmadı. Bu bölümde gaz bombası kullanamayacakları ve dijital göstergeye ihtiyaçları kalmadığı için maskelerini çıkarmışlardı. Birbirlerinin yorgun ve endişeli yüzlerine bakıp son bir hamle için güç toplamaya çalıştılar. Kapıdan ilk giren temkinli adımlarla ilerlerken içeriyi seçmeye çalışıyordu. Birden bir karaltı yerde bir takla atarak ona yerden bir şey gönderdi. Hareketlenme olur olmaz ateş açan adam ayaklarının dibine dek kayarak gelen silindir şeklindeki nesneye bakakaldı daha hareket etmeye yeni başlamıştı ki nesneden tıslayarak sıçrayan küçük bir kapsül göbeğinin altında biryere yapıştı. Daha şaşkınlığını üstünden atamadan tok sesli küçük bir patlama adamın bağısaklarını ayaklarının dibine yığıverdi. Harekete duyarlı bu mayın yarıçapı bir metre olacak bir şekilde kendi çevresindeki bir alanda en ufak bir harekete küçük patlayıcılarını fırlatarak cevap veriyordu. Bu patlayıcıyı etkisiz hale getirmek için enkazdan kopan yassı bir parçayı uzun bir boruyla sıkı bir golf vuruşu yaparak içeriye gönderdiler. Parça mayına çarpıp onu geldiği yöne doğru savurdu. Az sonra içeriden bir tıslamayla beraber bir öncekine benzer bir sesle küçük bir patlama duyuldu. Şimdi içeri girebilmek için kendilerine bir fırsat doğmuştu. Aralarından biri kapıdan girer girmez çökerek bir baraj ateşi açmaya başladı diğerleri onun ardından kendilerini içeri atarak buldukları herşeyin arkasına saklanmaya çalıştılar. Neyse ki ekip bir kayıp daha vermeden herkes kendine bir sığınak bulmuştu. Oraya gönderilen Güvenlik timine Laboratuvara ve deneğe zarar vermemeleri için ağır silah ve patlayıcılar verilmemiş küçük silahlarla işlerini görmeleri emredilmişti. Zaten arıza yapan bir kapsül kanalları tıkamış ekibin yarısı gönderilememişti. Normal yoldan gelmeye çalışanlarsa ekibin ilaçlama yaparken kurduğu bazı bubi tuzakları nedeniyle yarı yolda çakılıp kalmışlardı. Daha önce patlatılan manyetik bomba gemi içindeki haberleşme sistemlerini etkilemiş timin merkezle olan bağlantısı kopmuştu. Şimdi aynı sayıya ve benzer silahlara sahip iki takım deneğe zarar vermemeye gayret ederek birbirlerini alt etmeye çalışacaklardı.

Birbirlerini ölçüp güçlerini tartmak için ufak manevralar yaptılar. Ama her iki tarafta ateş açıp yerini belli etmek istemiyordu. Kırık camlı bir dolaba çarpan bir silah dibçiği tim elemanlarından birinin yerini belli etmesine yetti. Şangırtıyla yere düşen cam parçası adamın bacağını kesmiş yerde süzülen kan saklandığı masanın altından yayılarak açılan ateşe açık bir hedef teşkil etmişti. Ateş açan ekip elemanıysa çapraz köşedeki gaz dolu tüplerin arasından süzülen kırmızı bir ışığı üstünde farkettiğinde artık iş işten geçmişti. Şimdi sıra gaz tüplerine salvo ateş açılmasındaydı. Üzerine püsküren sıvı azot gazının dondurup camdan birere bilye haline getirdiği gözlerini tutarak fırlayan tim elemanının acısına kalbini parçalayan kurşunlar son verdi. Saklandıkları bölmenin her iki yanında sırt sırta olduklarını aynı anda anlayıp aynı anda ateş açan iki adam aynı anda öldüler. Şimdi sadece ekibin lideri ve bir tim elemanı kalmıştı. Yavaş yavaş sürünerek üç basamaklı bir platforma doğru ilerlemek isteyen lideri durduran hemen önüne açılan ateş olmuştu. Ellerini kaldırarak ayağa kalktı. Tim elemanıda bulunduğu yerden çıkmış sadece ikisinin kaldığını anlayarak ona doğru yaklaşmaya başlamıştı. Aralarında birkaç metre kalmıştı ki bir tıslama sesi duyuldu.

Birbirlerinden açılarak yarım dairenin büyüyen çapı boyunca sisin içinde ilerlemeye devam ettiler. Bulut onları tamamen çevreleyip birbirlerini kaybettirmişti ki insan üstü bir çığlıkla irkildiler. Gri sis duvarından fırlayan der top olmuş bir yaratık balta ile topuz arası bir silahı süvarilerden birinin zırhına indirip diğer yönde kaybolup gitti. Bu ani saldırının etkisi zırhı hafifçe zedelemekle sınırlı kalsada saldırma şekli bir hayli şaşırtıcı olmuştu. Derken ardı ardına benzer çığlıkları izleyen saldırılarla süvarilerin hepsi önemsiz yaralar aldılar. Farklı yönlerden saldırıların olması için çok vakit geçmedi. Bu arada silahlarını çeken süvarilerde bu beklenmedik hamlelere kaşı koymaya çalıştılar. Bir tanesi tam cepheden gelen saldırgana çapraz bir kılıç darbesiyle karşılık verdi. Yere düşen saldırgan aldğı yarayla kıvranırken onu inceleyen süvari dehşete düşmüştü. Vücudunu örten birkaç bez parçasının dışında çıplak sayılırdı. Bakır renkli tenine işlenmiş pek çok dövme, yüzüne taktığı dil çıkarmış bir Aztek tanrısının tasvir edildiği mask ve omuzlarına astığı leopar postuyla tamamen farklı bir dünyanın yaratığıydı. Süvariye göre oldukça ufak tefekti nerdeyse ergen bir çocuk boyutlarındaydı. Bir iple bileğine bağladığı obsidyen balta dışında belinde sallanan bir hançerden başka bir silahı yoktu.

Bir an aralanan sis perdesi bu yüksek mesafe saldırılarının nasıl yapılabildiğini gözler önüne serdi. Iki savaşçı yanyana diz çökerek sırtlarını süvarilere dönüyor, tam karşılarından koşarak gelen bir başka savaşçıyı elleriyle yukarı savurup ve süvarilerin omuzlarının üzerinden uçan savaşçılarla onlara hücum ediyorlardı. Bu taktiği çözen süvariler silahlarıyla havada geniş daireler çizerek bu ufak tefek canileri birer ikişer yere indirmeye başladılar. Bu hafif silahlarla yapılan saldırılar kendi başlarına çok etkili olmasalarda bitmek bilmeyen atakların çokluğu yavaş yavaş etkili olmaya başlamıştı.

Saldırganların darbelerinin süvarilere olduğu kadar bindikleri atlara da yönelmesi zavallıların korkunç kişnemelerle kanlar içinde kalmalarına yol açmıştı. Iki süvari atlarını sislerin içine dörtnala sürerek bu saldırları durdurmak istedi. Bir insan denizine rastlayacaklarını sanıp sakınarak ilerleselerde bu dipsiz boşluğun içinde koşuşturup durdular. Bir süre at koşturan süvariler bir sonuç elde edemeyince durmak zorunda kaldılar. Şimdi saldırganların asıl isteği gerçekleşmiş içlerinden ikisi diğerlerinden uzaklaşıp yalnız kalmıştı. Atlıları aşağı çekmek için bir kaçı kendini feda etmişti ama onları yere indirip yaya bırakmak için buna değerdi. Sisin içinden beliren basık burunlu, koyu tenli, saçları topuz yapılı onlarca Maya savaşçısı bu dev cüsseli ölüm saçan devlere doğru ölüm naraları atarak saldırıya geçti. Obsidyen baltalara karşı orak uçlu kılıçlar, çift ağızlı baltalar, enli palalar hünerli ellerde her ne kadar çok büyük üstünlük sağlasada sisin doğurduğu sonu gelmek bilmeyen bu akınlara karşı yapacakları çok şey yoktu.

Diğer dört Süvari bu tuzağı farkederek dağılmak yerine bir araya gelmek için harekete geçtiler. Atların daha fazla onlara bir yarar getirmeyeceğini düşünerek hepsini sisin içine gönderip sırt sırta verdiler. Onları çevreleyen halka giderek kendini göstermeye başladığında ölüme susamış bu savaşçı denizinde çaresiz bir ada haline geldiklerini anladılar. Ölüm için havaya kalkan kollarını gökyüzüne saldıkları haykırışlarla beraber üstlerine akan et yığınına indirip katliamı başlattılar. Saçılan kanlar, kopan organlar, yere yığılı vücutlar saldırının hızını kesmek bir yana sanki onları daha da azdırmış bitmek bilmeyen akınların hızını iki katına çıkarmıştı. Kendi elleriyle su verdikleri çelikten yapılmış silahlar volkanik taştan yapılmış ilkel silahlara çarpa çarpa körelmeye yüz tutmuş, yüzlerce darbeye maruz kalan kalkanlar buruşmuş kağıtlara dönmeye başlamıştı.

Bu arada Darbısena'nın halide onlardan daha iyi değildi. Mağaranın bulunduğu yamacın dibinde üstüne yürüyen savaşçıları biçerek yukarıya doğru tırmanarak çekiliyor, yüksekten savaşmanın tüm yararlarından faydalanmaya gayret ediyordu. Kılıcını sapladığı vücuttan geri çekmeye çalışırken üstüne gelen diğer bir Maya'nın havaya kalkan silahını gördü. Üstüne inmesine ramak kala yukarıdan gelen bir taş savaşçıyı yere serdi. Mağaranın girişinden yağmaya başlayan taş yağmuru nefes alması için ona fırsat tanırken işlerin hiçte iyi gitmediğini görmesine olanak tanıdı. Bekledikleri işaret gelmemişti, Halvehan hala buradaydı. Yukarı kadar çarpışarak ilerlemek ve Siyah Aynayı kırıp yok etmekten başka çare kalmamıştı. Üstüne gelen güruhu tekmeleyip birbiri üstüne yığarak daha hızlı tırmanmak için yukarı doğru koşmaya çalıştı. Mağaranın girişine vardığında yabancıyla beraber iri bir taşı aşağı yuvarladılar. Ancak birbirinin üstüne basarak ilerleyen bu gözü dönmüş ölüm sürüsü aşağıda toparlanırken o ve onun duvara sapladığı küçük hançerini eline geçiren Halvehan son bir direniş için birbirlerine baktılar.

" Sana söylediğimde içeri gidip Aynayı kırmalısın ve o hançeri kendi kurtuluşun için kullansan iyi edersin yoksa bunlar seni parça parça edip kayalardan aşağı atarlar."

" Buna mecburuz değil mi ?"

Halvehan'nın Aynaya baktığını anlayan Darbısena anlık sessizliğin ardından çok kararlı bir tonla.

" Evet mecburuz." Dedi.

Son saldırıyı beklemeye başlarken uğursuz naraların ve kana susamış haykırışların giderek azaldığını ve sisin hayret verici bir şekilde yok olmaya başladığını farkettiler. Yamacın altına doğru çekilen gri örtünün dibinde hareket eden bir gölgeyi görünce kabusun henüz sona ermediğini düşünerek irkildiler. Oysa kanlar içindeki bu yaralı insan silüeti amansız çarpışmadan sağ kalan son süvariden başkası değildi.

Şaşkınlıkla dağılan sisin ardından ortaya çıkan güneşin gözler önüne serdiği mavi gökyüzüne bakakaldılar. Ortada ne ceset ne çılgınca saldıran savaşçılar ne de obsidyen baltalar vardı. Başı boş dolaşan bir kaç at ve kanlar içinde yerde yatan beş cesetten başka hiçbir şey yoktu görünürlerde.

" Burada kaldım değil mi ? "

" Sanırım öyle oldu, öbür tarafta işler karışmış olmalı. Ama en azından savaşı kazandık."

Yaralı süvariyle birlikte iyi durumdaki atlara binerek Kente doğru yola çıktılar.

Patlayan kapsül silah tutan kolun dirsekten altını koparıp atmıştı. Acıyla kıvranan adam son bir hamleyle mayına bir tekme attı. Ikinci tıslamayla beraber tekme atan bacağın kalçasında derin bir oyuk açılırken tim elemanı acıyla olduğu yere yığılmıştı. Mayının kayarak önüne geldiğini gören ekip lideri duyduğu tıslamanın ardından istemsizce kendini yana çevirdi. Onu ıskalayan kapsül geniş bir yay çizerek laboratuvarın diğer ucuna doğru uçup gözden kayboldu ve hemen ardından bir takım makina aksamlarını havaya savurarak ufak bir patlamaya yol açtı. Patlama sesi bir sonraki tıslamayı bastırdığı için sırtına yapışan en son kapsülün yol açtığı oyuk Ekip lideri için beklemediği bir son olmuştu.

***

Şimdi sessizliğin hakim olduğu laboratuvarda sekiz ceset ve bağlı olduğu cihazlarda patlamayla ortaya çıkan arızanın yol açtığı bir koma haline yeni giriş yapmış bir denek vardı. Ortalık temizlenip cihazlar onarılırken deneğin yeni denemeler için "Koma halinin beyinde yarattığı etkileşimler" laboratuvarına aktarılmasına karar verildi.

Şimdi arta kalan tek görev halen yapay zekalı robotun denetiminde görevine yörüngesinde devam etmekte olan Treylerin imhası için ufak bir kaza senaryosu düzenlenmesi ve kanıtların ört bas edilmesi için bir kaç yetkiliye rüşvet verilmesiydi.

Treyler yörüngesinden saparak atmosfere hızla girerken odasının penceresinden gökyüzünü izleyen küçük bir çocuk bir anda gökyüzünde bir yıldız kaydığını gördü. Ve adet olduğu üzre hemen gözlerini kapatıp içinden bir dilek tuttu…