Bitmeyen Sözlük Ali Rıza ARICAN |
|||||||||||
|
Borges'un anısına Vakit geç olmuştu ve ben tanımadığım bir kentin ıssız sokaklarında ana caddeye ulaşmak için değişik yollar denemekten artık bıkmıştım. Nereden de girdim o ara sokağa! Birdenbire kendimi içinden çıkılmaz bir labirentin ortasında buldum. Gazetelerin bulmaca sayfalarındaki gibi kuş bakışı bakabilme fırsatım olsa şimdiye kadar çoktan varmıştım evime... Oysa ben bir geçtiğim sokaktan bir daha geçip geçmediğimi bile hatırlamakta zorluk çekiyordum. Her şey bir anda olmuştu. Kaybolmuştum! Yolda salınarak yürüyen birkaç sarhoştan başka kimseyi görmedim son yarım saat içinde. Sokaklarda ne yeterli aydınlatma vardı ne de ıssızlığın getirdiği ürkütücü havayı bozacak herhangi bir hareket. Gündüzleri yol kenarlarında pişirilen etlerden kalan yağların ve tam olarak söndürülmemiş ızgaraların küllerinin kokusu birbirine karışıyor ve ben her geçen saniye biraz daha umutsuzluğa kapılıyordum. Etrafta uluyarak, yalnız dolaşan bir insanın yüreğine korku salan köpeklerden başka ses çıkaran hiçbir şey yoktu. Saat daha gece yarısı 1 civarı idi ve sabah erken kalkması gereken işçi kesiminin yaşadığı bu semtte herkes uykunun o her şeyi hızlandıran büyülü dünyasına bedenlerini teslim etmişti. Ben ise gecenin bu vaktine kadar gazete binasındaki küçük odamda çalışıp, şu aralar yazmakta olduğum yazı dizisi için gazetenin 45 yıllık arşivinde bulduğum kaynakları tek tek gözden geçirerek gelecek hafta yayın müdürüne yapacağım sunu için uygun bir sıraya dizmiştim. Bu kente yeni geldim ve bildiğim tek yol evim ile işyeri arasındaki 71 numaralı otobüsün geçtiği yol. Bunun dışında kentin hiçbir yerini bilmiyor olmam, bu aralar beni işime daha bir sadık yapmıştı. Bütün gün çalıştıktan sonra akşam kaldığım küçük odada yapacak bir şeyim olmadığı için büroda kalıp ertesi gün için hazırlıklar yapıyordum. Akşam 10 civarı büroyu terk ediyor ve son otobüslerden birine binip eve dönüyordum. Yorgun olduğum için uyumakta hiç zorluk çekmiyor, başımı yastığa koyar koymaz sabah güneşi ile uyanmam bir oluyordu.Bugüne kadar bundan şikayetçi değildim ama planlamadığım şekilde gelişen bu kaybolma -sanki planlı kaybolmak diye bir şey var da ! - beni her şeyden soğutuverdi birden. Bir an önce eve dönüp, yatağıma uzanmak istiyorum ama ortada ana caddeyi gösteren ne bir işaret var ne de herhangi bir iz var. Ne bir araba sesi, ne de bu kentte her yerde gördüğüm o ufak Tuk Tuk taksilerin kamyon taklidi yaparak çıkardığı gürültü geliyordu kulağıma. Ya da nerede olduğumu sorabileceğim aklı başında bir insana rastlamış değildim. Birdenbire dünyadaki bütün insanların oksijeni daha çok ve yerçekimi yok denecek kadar az olan başka bir gezegene göç ettiğini hayal ettim. Kocaman bir dünyada yaşayan tek insan olmak nasıl olurdu acaba ? İçimi,yıldızlı gecelerde gökyüzüne uzun süre baktığım zaman bilincimi sarsan soğuk bir ürperti doldurdu birden. Yalnızlık, hem de ölümüne yalnızlık! Peki ben de ölünce ne olacaktı? Kim yazacaktı dünyanın geleceğini? Uzayın boşluğunda dolanıp duran bir taş parçası olacaktı dünya o zaman! Geleceği olmayacaktı belki de dünyanın ben öldükten sonra! Dünya dedikleri şu gözlerimin önünde çarşaf gibi serilmiş olan resim değil mi? Gözlerimi kapatınca dünya falan kalmıyor işte! Ama ben yine de gözlerimi açık tutmalıyım ki kurtulayım bu ıssız karanlıktan... Bir iz, bir işaret, bir olağan dışı parıltı... İnsan bazen farka aşık oluyor. Farklı olana sırf farklı olduğu için us dışı bir bağ ile bağlanma ve ardından ikinci bir us dışı hamle daha yaparak farklı olandan kendi dertlerin adına medet umma. Bu karanlık yolda ne arıyorum ben ? Göreceğim herhangi bir ışık beni ne kadar memnun edecek ya da gördüğüm bu ışığın benim derdime derman olacağı nereden belli? İşte gördüm bir ışık yolun öteki ucunda. Ne olacak şimdi ? Diyelim yerde yatan bir dilenci ya da bu kentte yaşayan binlerce evsizden biri! Belki de benim gibi yolunu kaybetmiş bir zavallı! Yanına yaklaşıyorum usulca.Uyumuyor ama nedense bu sıcakta ateş yakmış. Üşüyor mu acaba? Bu kentte insanların üşüyebilecekleri hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Belki de bir şeyler pişiriyordur. Bu saatte ne pişirebilir? Neden olmasın? Yoksulun yemek yeme saati acıktığı vakittir. İyice yaklaşıyorum. Yaşlı bir adam. Ne ateşle uğraşıyor ne de yemek pişiriyor, basbayağı gecenin bu vaktinde kitap okuyor. Bu kentte gündüz bile görmediğim türden bir insan. Homo intellectus! Ne okuyor acaba? Yanına biraz daha yaklaşayım ama ne okuduğunu değil nerede olduğumu soracağım önce . Her zamanki babacan tavrımı takınıp bir merhaba diyorum ve yanıt vermesini bekliyorum. Uzun süre bekliyorum yanıt vermesi için. Hiçbir şey söylemiyor ve yerinden zerre miktarı kımıldamıyor. İkinci kez biraz daha yumuşak bir eda ile merhaba diyorum ama yine yanıt yok. Acaba öldü mü ? Kitap okurken ölmüş olabilir. Ah ! Ne kutsal bir ölüm ! İyi ama ölse vücudu bu şekilde dik durmaz ki! Hem ateşin içinde yeni tutuşmaya başlayan odunlar, ateşi yeni beslediğini gösteriyor. Üçüncü ve son defa denemeye yelteniyorum. Neden üçüncü sefer hep son sefer olur ? Bu sefer son olmayacak eminim çünkü bu yaşlı kitap kurdundan başka seçeneğim yok evimin yolunu bulmak için. Son bir gayretle, önceki iki sefere göre çok daha yumuşak bir şekilde ‘Merhaba' diyorum. Boğuk bir ses karşılık veriyor nihayet selamıma. - Eğer bana soru sormak istiyorsan kafanı kafamdan aşağı tutmalısın. Bilgi daima yukardan aşağıya doğru akar. Ayrıca, eğer sorduğun soruya yanıt istiyorsan bedelini ödemelisin. Bilgi dahil her şeyin bir bedeli vardır bu dünyada. Şaşırmış kalmıştım. Basit bir merhaba demiştim ve karşılığında bilgece iki yanıt almıştım. Hem ona soru soracağımı nereden biliyordu? Her ne olursa olsun şu anda adamı sorgulayacak durumda değildim. Madem karşımdaki adam sorularımı para karşılığı dahi olsa yanıt verecekti o halde hiç beklemeden sormalıydım.İşin para kısmı kolaydı. Elimi cebime attım ve 20 bahtlık bir banknotu avucumun içine yerleştirdim. Herhalde bir yol tarifi için benden bir servet istemeyecektir bu yaşlı bilge! Para tamam ama ne demek istiyordu “kafanı kafamdan aşağı tutmalısın” diyerek ? Usulca yere çömeldim, herhalde bunu demek istiyordu, kafamı kafasının birazcık aşağısında tuttuktan sonra, bir sorunun fiyatını sordum, hemen ardından da nerede olduğumu ve en yakın anayola nasıl çıkabileceğimi. Yaşlı adam yüzünü okumakta olduğu – ya da ben öyle zannediyorum – kitaptan kaldırıp bana doğru çevirdi. Sanki üç soruyu peş peşe sorduğum için bana kızmıştı. Yüzünü buruşturdu ve o ana kadar elinde tuttuğunu görmediğim kalın tahta bir çubuğu havaya kaldırdığını, ardından da indirdiğini gördüm. Her şey bir anda kafamın etrafında dönmeye başladı ve ben dengemi kaybettiğimi hissettim.Yaşlı adam gözlerini bana dikmiş öylece ne yaptığımı izliyordu. Birden ateşten gelmekte olan ışığı kaybettim. Her şey bir anda karardı eskisi gibi. Sağıma soluma baktım. Hiçbir şey görünmüyordu. Sadece sokağın öteki ucundaki kuvvetsiz ışık... *** Işık oradaydı ama ne yaşlı adam vardı ne de ateş. Işığın kaynağı sokağın köşesine konmuş bir lamba idi ve ben sanki bir tehlike atlatmış gibi derin bir iç geçirdim.Peki yaşlı adama ne oldu? Bilmiyorum ama sanırım iyi planlanmış bir oyuna kurban gittim. Tekrar ışığa doğru yaklaşıyorum ve ışığın kaynağının güneş haline döndüğünü şaşkınlıkla izliyorum. Bu nasıl bir oyundur diyorum içimden. Kendimi kuralları olmayan bir öykünün içinde gibi hissetmeye başladım. Her şey yazarın zihninde ve bana hükmeden tek tanrı o. Ona isyan edebilir miyim ? Neden olmasın ? Yalnız bir sorun var. İsyan edersem isyan ettiğimi nasıl bileceğim ? İsyan etmemi de yazar istemiş olabilir. Kral tarafından yürütülen ve krala karşı yapılan bir ayaklanma ne kadar ayaklanmadır ? Hem kral neden razı olsun böyle bir ayaklanmaya ? Orada, dün geceden kalma küllerin yanında yüzü koyun yatıyorum. Güneş doğuyor ve sokakta yürüyen tek tük insanlar belirmeye başlıyor. Uyanıyorum... Kafam müthiş bir şekilde ağrıyor ve alnımın az üzerinde kocaman bir şişkinlik var. Üzerimde gömleğimin olmadığını fark ediyorum. Cüzdanım, erkek kardeşimin doğum günümde hediye ettiği O.P. marka saat, gömleğin cebinde taşıdığım ve bana tam 554 bahta patlayan Parker marka kalemim çalınmıştı. Etraftan gelen bir kaç adamın yardımıyla ayağa kalktım ve beni en yakın polis karakoluna götürmelerini söyledim.Yavaş yavaş şehir canlanıyor. Bulunduğum yerin kentin merkezinden ne kadar uzak olduğunu fark ediyorum yürüdükçe. Karakolda ifade verip, yaşlı adamı tarif ettikten sonra iş yerine gidiyorum ve başımdan geçenleri bir de bölüm şefimize anlatıyorum. Şef hiç de şaşırmış görünmüyor başımdan geçenlere. Biraz kızıyorum ama bu kızgınlığım param kalmadığı için bana bir miktar para verdikten sonra, bir de beni bürodaki arkadaşlardan birisi ile hastaneye, beyin tomografisi çektirmeye gönderdiğinde geçiyor. Demek ki benim için endişeleniyor. Belki de tek endişelenen o değil. Bu öykünün yazarı da yaşamımdan emin olmak istiyor.O da en az şefim kadar benim yaşamamı istiyor. Ben ölürsem ne yapar? Ben onun sürahisindeki suyunu boşaltacağı biricik bardağıyım. Ben olmasam kime döker içini? Hastaneye gidiyorum ve beyin tomografimi çekiyorlar. Doktor elinde cıva gibi oynayıp duran ve bu arada garip sesler çıkaran bu mavi-siyah şeye bakarak bir şeyler söylüyor. Ciddi bir hasar yok diyor. Sonra da bir gün istirahat etmemi, ayakta çok durmamamı tavsiye ediyor. Arkadaşım beni evime bırakıp işyerine dönüyor. Evime giriyorum. Etraf darmadağınık ve başım çok ağrıyor. Elimdeki tomografi filmlerini zarftan çıkarıp, İrlandalı dostum (benim değil yazarın dostu) gibi yatağımın karşısındaki duvara asıyorum. Bundan sonra diyorum, birisi bana beyinsiz derse ona bu filmleri göstereceğim. Bir ağrı kesici bir de küçük yeşil uyku haplarından yutup yatağa uzanıyorum. Ağır bir uyku bastırıyor ve yavaşça uyuyorum. *** Sabah yine aynı müthiş baş ağrısı ile uyanıyorum. Hiç düşünmeden, dün başıma gelenleri aklıma bile getirmeden otobüse atlayıp işyerine gidiyorum. Şef beni görür görmez çok sevinmiş gibi sadece patronlara yakışan bir yüz ifadesi ile kollarını açıp kucaklıyor ve hemen konuşmaya başlıyor - Sana bir iyi bir de kötü haberim var ! - Önce kötü olanı söyleyin lütfen. - Tamam, sen bilirsin ! Araştırıp hakkında bir yazı yazman gereken konuda artık bir şey yapman gerekmiyor. -Ne ? Bunu nasıl yaparsınız? Tam bir haftadır arşivden dışarı çıkmıyorum bu iş için. -Bana kızma dostum, patron bu konuda tek kelimenin dahi yazılmasını istemiyor. Dediklerine göre senin araştırdığın bu ilginç köy ile gazete arasında bazı gizli bağlantılar varmış. Belki de eski bir suç zinciri falandır. En iyisi hiç kurcalamamak! Kafam yine karışmaya başladı. Madem bu işi sonuna kadar götürmeyecektim niye başladım? Hem ne gibi bir ilişki olabilirdi gazete ile şehrin dışındaki, henüz adından ve bir kaç ilginç özelliğinden başka bir şey bilemediğim bu köy arasında? Öyle ya da böyle patron kesin bir tavır koymuştu bu araştırma hususunda ve bana yapılacak tek şey düşüyordu. - Peki iyi haberi öğrenebilir miyim ? -Elbette. Patron senin başka bir araştırma ile ilgilenmeni istedi. Bu yeni konu senin kişiliğine daha uygunmuş. -Neymiş o benim kişiliğime uygun olan. -Son 5 yılın Miss Taylandları ile röportaj yapacaksın. Aralarındaki benzerliklerden, farklılıklardan, güzel olmak için yaptıkları harcamalardan bahseden bir yazı dizisi hazırlamanı istiyor patron. Buruşturma yüzünü öyle aslanım. Bu büroda senin yerinde olmak isteyen bir sürü insan var. Bunlardan birisi de benim ama ne büyük talihsizlik ki evliyim. Evli olmasam bu işi ben üzerime alırdım. Karım benim her gün başka bir güzel kadınla röportaj yaptığımı öğrenirse dünyayı başıma yıkar. Hadi, dön şimdi işinin başına ve çalışmaya başla. Senin için kızların telefon numaralarını ve adreslerini buldum. Masanın üzerinde bulacaksın her şeyi.Hadi koçum, iyi şanslar! Dünyam bir anda ikiye bölünmüştü. Kocaman bir portakalı ortadan ayırdığımı hayal ettim. Bir tarafı maviydi portakalın, diğer tarafı kırmızı...Ortadan ise yarı çıplak bir kadın çıkıyordu. Bu kadını tanıyordum. Ortaokul yıllarında gazetelerin arka sayfalarından kesip koleksiyon yaptığım çıplak kadınlardan birisi idi. İyi ama portakalın içinde ne arıyordu? Onu oraya ben koymuştum çünkü ekşi bir portakalın ortasından güzel bir kızın çıkması tıpkı bana son beş yılın en güzel kızları ile röportaj yapma işi verilmesi kadar saçmaydı. Olamazdı! Bunu kabul edemezdim. Patron istemese bile o köye gideceğim. Ne olacak sanki, yazarım uzun bir röportaj kendi kafamdan. Sonuçta bütün güzel kadınlar gibi bu 5 kadın da bana aynı şeyleri söyleyeceklerdir. Bir kadının ağzından bir şeyler yazmak işin kolay kısmı idi ama beni asıl telaşlandıran mesai vakti şehrin dışındaki o köye gidip gidemeyeceğimdi. Gidecektim elbette! Kim ne bilecek otobüse atladım mı nereye gittiğimi? O anda durağa bir otobüsün geldiğini fark ettim masamın arkasındaki pencereden caddeyi izlerken. Otobüsün üzerinde büyük harflerle HAYAT yazıyordu. Hayat isimli otobüse binenler biniyor, inenler iniyordu. Kimse kimin indiğine kimin bindiğine dikkat etmiyordu. Kimisi bir durak için otobüse biniyor ve bindiğini bile anlayamadan iniyordu. Kimisi ise ilk durakta binip son durakta iniyordu ve bütün yolculuğun hem yorgunluğunu hem de yolu izlemenin zevkini kazanıyordu. Ben de bu hayat isimli otobüse binmeliyim diye geçirdim içimden ve hemen hiç düşünmeden koşarak merdivenlerden üçer beşer aşağıya indim. Otobüs halen ordaydı. Koştum ve yetiştim. Otobüse binmiştim ama bundan sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Ne fark ederdi? Önemli olan binmek ve inmek değil mi? Kim soracak bana neden bindiğimi ya da neden son durakta indiğimi? Nereye gideceğimi bilmiyordum ve sanırım tek bilmeyen ben değildim...Henüz yazarım da nereye gideceğimi bilmiyordu. O yüzden bir karar verilene kadar, tam olarak 5 saat 32 dakika kentin sokaklarında dolaşıp durdum. Neyse ki otobüs değiştirdiğim yerlerin birinde çocuklar için sadeleştirilmiş, içinde Poe'nun dört öyküsünün bulunduğu bir öykü kitabı buldum ve hemen satın aldım. Yazar bey ne yapacağıma karar verene kadar ben bu kitapla meşgul oldum. *** Akşama doğru indim otobüslerin birinden ve şehrin dışına doğru yürümeye başladım. Aslına bakılırsa zaten şehrin dışındaydım ve en yakın yerleşim merkezi bulunduğum yere 2 km. kadar uzakta idi. Yürümeye devam ettim ve yarım saat sonra, son bir haftadır haklarında araştırma yaptığım ve bu sabah ta araştırmadan alındığımı öğrendiğim köye gelmiştim. Bu beni hiç şaşırtmadı çünkü öykünün başı ile sonu arasında ilişki kurulabilmesi için bunun böyle olması gerekiyordu. Hem zaten benim de bu işin peşini bırakmamak için bir çok gerekçem vardı. Neden bir hafta geceli gündüzlü vaktimi harcadığım bir işten sırf patron istemediği için vazgeçecekmişim ? Vazgeçmediğimin kanıtı işte şu anda bulunduğum yer. Asfalt yoldan çıkıp toprak bir yola saptım. Bu yol beni köyün merkezine götürecekti. Bu köy hakkında bir hafta boyunca sürekli okumama rağmen çok az şey öğrenebilmiştim. Zaten bu köyü en çok bu özelliği ünlü yapıyordu. Herkes bu köy hakkında konuşuyor ama kimse hakkında bir şey bilmiyordu. Peki ne konuşuyorlardı ? Üç şey konuşuluyordu gazete sütunlarında : 1- Bu köydeki insanlar gökyüzüne bakmazlar. Hiç bir şekilde başlarını yukarı çevirip herhangi bir nesneye bakış yöneltmezler. 2- Bu köydeki insanların en büyük alışkanlığı kitap okumaktır. Bütün köy çılgınca okur.İnsanlar okumayı 4 yaşında iken öğrenir. Ülkenin neresinde olursa olsun, yeni basılan her kitap bir şekilde bu köye gelir ve insanlar tarafından okunur. Bu köyde okumamak büyük bir ayıptır. 3- Köyün idarecisi konumundaki bir grup ihtiyar bundan 40 yıl kadar önce hiç bitmeyen bir sözlük yazmaya başlamışlardır. Bu sözlüğün biten ciltlerini köyün dışında kurulmuş büyük bir kütüphanede okumak mümkündür ama kesinlikle fotokopi çekmek, başka bir kağıda yazmak ya da fotoğraf çekmek yasaktır. İşte köy hakkında yazılan onca şeyin özeti bu üç maddeden ibaretti. Geri kalan onca şey yazarların ya da gazetecilerin hayal gücünden başka bir şey değil.Benim ise en çok merak ettiğim şey hiç bitmeyen sözlüğü görmek. Yani nasıl oluyor da bir sözlük 40 yıldır bitirilemiyor ve daha yüzyıllarca bitirilmeyecek. Bu efsane, işin beni en çok ilgilendiren kısmı. Her şeyden önce kütüphaneyi bulmak istiyorum. Köyün içine girdikten sonra bir nehir yatağının iki kenarına dizili bir çok evle karşılaşıyorum. Klasik Tay evleri bunlar. Yer seviyesinden 2 metre kadar yükseltilmiş direklerin üzerine inşa edilmiş ahşap yapılar. Görünüşe göre yağmur mevsiminde sular o kadar yükseliyor. Kütüphanenin yerini sormak için evinin önündeki çardağa oturmuş kitap okuyan bir gence yaklaşıyorum. Yaklaştıkça çok kısa boylu olduğunu fark ediyorum. - Pardon ! Yardımcı olabilir misiniz ? Ben kütüphaneyi arıyorum. Genç çocuk başını okuduğu kitaptan hiç kaldırmadan sorumu yanıtlıyor; - Eğer bana soru sormak istiyorsan kafanı kafamdan aşağı tutmalısın. Bilgi daima yukardan aşağıya doğru akar. Ayrıca, eğer sorduğun soruya yanıt istiyorsan bedelini ödemelisin. Bilgi dahil her şeyin bir bedeli vardır bu dünyada. Bu sözleri daha önce duymuştum diyorum kendi kendime. Şu kafama tahta çubukla vuran yaşlı adam da tam olarak bunları söylemişti. Bir anda kafamdaki şişliğin farkına varıyorum.Kafam bir daha ağrıyor. “Bu adamın soyguncu olma ihtimali var mı?” diye soruyorum kendi kendime. Daha güneş bile batmamış ve etrafta bir sürü insan var. İmkansız diye düşünüyorum, bu gencin art niyetli olması imkansız. Tam o anda aklıma yeni, yepyeni bir fikir geliyor – belli ki yazar efendi bunu çok önceden planlamıştı- . Bu köyün insanları başlarını yukarı çevirip gökyüzüne bakmazlar. Bu durumda bu gencin neden bana bakmadığını anlayışla karşılayabilirim. Peki gece gördüğüm o yaşlı adam da mı bu köydendi ? Ben tam bunları düşünürken genç adam biraz kızgın bir tavırla bir şeyler mırıldanıyor; - Öğrenmek istiyorsan kütüphanenin yerini, 20 baht ödemelisin, ayrıca yüzünü görmem için bir de çömelmelisin. - Pekala. İşte çömeliyorum . 20 baht da burada. Nerede söyle bakalım bu kütüphane ? Parayı cebine koyduktan sonra yüzüme bakıyor. Kafalarımız neredeyse aynı hizada ama o yine de kendi kafasını benimkinin üstünde tutmaya gayret ediyor. Sinsice gülüyor ve hemen ardından yanıtı veriyor. - Bilmiyorum. Kızmaya başlıyorum. Bütün bu saçmalıklar ile neden karşı karşıya kaldığımı anlamak istiyorum. Karşımdaki genç sesli gülmeye başlıyor. Paramı aldığı ve yalan söyleyerek beni aldattığı için çok mutlu görünüyor. - Yalan söylüyorsun ! Bu ufacık köyde kütüphaneyi bilmemen imkansız. Paramı aldın ve karşılığını vermen lazım. - Ama gerçekten bilmiyorum. Burada kimse bilmez kütüphanenin nerde olduğunu. Eğer oraya gitmek istiyorsan şu karşıdaki polis kulübesine sor. Ben her seferinde öyle yapıyorum. Gözlerimi bağlayıp götürüyorlar beni kütüphaneye. Kimse gözleri açık olarak gidemez kütüphaneye bir kaç polis ve kütüphane çalışanları dışında. Kendimi aptal gibi hissediyorum. Eğer ilk olarak bu gence değil de yolun karşı tarafındaki polislere sorsaydım 20 baht cebimde kalacaktı.Bu iş biraz gelişmiş bilgisayar oyunlarına benzemeye başladı. Büyücüye sorarsın, büyücü bana sorma ona sor der...Ona sorarsın, bana sorma şuna sor der... Sonra dolaş dur... Polis kulübesine doğru yürümeye başlıyorum. O anda arkamdan gürültülü bir kahkaha sesi yükseliyor. Dönüp bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. O genç çocuk halen kitabı ile meşgul ve ben bunun kim olduğunu tahmin ediyorum. Benimle oynayıp duran birisi bu. Beni buraya getirdi ve şimdi de benimle alay ediyor. O gence bilmiyorum dedirten de o. Her şeyi önceden planlamış hınzır! Bana aptal ya da saf rolünü oynatarak da kendisinin ne kadar zeki birisi olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Göstereceğim ama ona ben ! Göreceksiniz öykünün sonunda nasıl kazanacağım bu adil olmayan kavgayı. Sabırla beklemeliyim son noktayı koyacağı anı ve o anda saplamalıyım elimdeki hançeri yüreğinin tam ortasına... *** Kulübenin kapısına vuruyorum. Kapıyı bir polis memuru açıyor. Çok kısa boylu bir adam olan bu polisin kafası neredeyse karnımın biraz yukarısına denk geliyor. Bu köydeki herkesten daha uzun olduğum fikri ilk defa o anda kafamda beliriyor. İçeri giriyorum ve hemen çömeliyorum. Polis memuru akşam olduğu için kulübenin camlarını kapatıyor. Bunu ışığa gelen böcekleri engellemek için yaptığını söylüyor son pencereyi kapatırken. Son pencereyi de kapattıktan sonra benim çömelmiş halime bakıyor ve hiç şaşırmamış gibi görünerek “ne istiyorsun?” diye soruyor. Ben de kütüphaneye gitmek istediğimi, bir araştırma yaptığımı ve bunun için en uygun yerin kütüphane olduğunu söylüyorum. Daha sözümü bitirmemiştim ki silahının kabzası ile kafama, dün geceki yaşlı adamın vurduğu yerin biraz daha yukarısında bir noktaya vuruyor. Bundan sonra kütüphane de uyanıncaya kadar sadece iki şey hatırlayabiliyorum. Birincisi gözümün önünde deprem esnasında sallanan eşyalar gibi salınan polis memuru ve bir de arkamda bir gürültü şeklinde beliren, gök gürültüsünü hatırlatan o iğrenç ses. O anda, tekrar aynı şekilde aldatılmış olmanın verdiği utancı da düşünmedim değil. Her şey öylesine aniden olmuştu ki hiçbir şey anlamamıştım başıma gelenlerden. Belki de pek sevgili yazarım son anda değiştirmişti kafasındaki öykünün gidişini. Öyle değil mi? Ben onun kafasında var olan kimyasal bir bileşikten ya da daha idealist bir tanımlama ile basit bir ideadan başka neyim ki? Ne yazık ki ne bir yazarımın olduğunu size ispatlayabilirim ( nitekim bazılarına göre varlığım yazarımın varlığına delil olarak yeter de artar bile... ) ne de onun zihninden başka bir yerde olduğumu. O yazar olduğunu ispatlamak için beni -ya da benim gibi bir başkasını- yazmak zorunda. Ben de var olmakla yazarımı varlığına gönderme yapmak zorundayım. Her ne kadar ara sıra başıma gelenlere isyan ediyorsam da yine de elimden bir şey gelmiyor. Ben ne yaparsam yapayım insanlar onun yaptığını düşünüyorlar. Onun zekasını övüyorlar, onun yazılarına hayran oluyorlar. Ben ise sadece benden sonra yazılacak diğer öyküler için kaçınılması gereken bir karakter oluyorum. Öyle ya! aynı karakteri iki defa yaratamaz bir yazar. Kendisini tekrar bir yazarın en büyük hatasıdır. Stephen King miydi “Kendimi tekrar etmeye başladım” deyip yazı hayatına son veren ünlü korku yazarı? *** Gözümü açtığımda kendimi 44 kenarlı bir çokgenin merkezinde buluyorum. Nasıl saydım diye sormayın bilmiyorum. 44 kenarlı işte, yalan söyleyecek değilim ya ! Hem neden yalan söyleyecekmişim? Ya da yalan söyleyebiliyor olsam bütün bu anlatılanların yalan olduğunu da iddia edebilirsiniz. Sözün doğruluğunu metin içerisinde ispatlayacak tek şey yine sözdür. Oysa şimdi ben “Tüm anlattıklarım doğru” desem bu anlamı olmayan bir cümle olur çünkü cümle her yönden yanlışlamaya kapalıdır. Kendi içine doğru daralan bir totoloji yaratmış olurum. Bu durumda bana inanmanızın da mantıklı bir açıklaması kalmıyor.Bu durum bana iki hafta önce toplantı esnasında “I never lie” diye bağıran gazetenin Londra temsilcisinin gülünç durumunu hatırlattı. Bütün bu gereksiz açıklamalardan sonra kaldığım yerden devam edeyim. Siz yine de ister inanın ister inanmayın. 44 sayısı Tay alfabesindeki harflerin sayısından geliyordu. Her kenarda bir kapı, her kapının üzerinde bir harf vardı. Go-gay , Ko-kay gibi alfabenin ilk harfleri hemen karşımda duruyorlardı. Saat yönünde ilerledikçe alfabenin sonuna doğru yaklaşıyorduk. Her kapının önünde bir de polis memuru vardı.Etraf ışıl ışıldı.Yüzlerce lamba vardı odanın içerisinde dağınık bir şekilde. Kubbe şeklinde inşa edilmiş olan tavanın yüzeyine Hindistan'da Ramayana Destanı olarak bilinen uzun epiğin Tay versiyonu olan Pra-Mahaçanok destanının kahramanlarının figürleri işlenmişti.İsimdeki Pra eki ise kraliyet ailesinden gelmekteydi çünkü öykü Tayland'ın şu anki kralı Nayluvang Pumipon tarafından yazılmış ya da Tay efsanelerine uygun hale getirilmişti. Ne yönden bakılırsa bakılsın burayı bu şekilde düzenlemek ve süslemek için çok para harcandığını düşünmeye başlıyorum. Bu kadar süs bir kütüphane için çok fazlaydı. Hala yarı uyanık bir halde oturduğum sandalyenin tam karşısında yaşlı bir adam vardı. Dikkatle bakınca bu adamın dün gece kafama tahta çubukla vurup tüm varlığımı çalan yaşlı adam olduğunu fark ediyorum. Büyük bir hırsla yerimden kalkıp boğazına sarılmak, paralarımı ve cüzdanımı geri ver demek için gayret ediyorum ama olmuyor. İki polis omuzlarımdan beni yakalıyor ve yerime oturtuyor.Yaşlı adam bana nedense hınzırca değil de şefkatle bakıyor ve konuşmaya başlıyor - Hoş geldin kütüphanemize! Korkma, burada hiçbir yerde olmadığı kadar emniyettesin. Sen bizim misafirimizsin. Paraların ve diğer değerli eşyalarını buradan ayrılırken alacaksın. O konuda da rahat ol. Senin hakkında her şeyi biliyorum. Buraya neden geldiğini, gazetedeki işini, inatçı bir kişi olduğunu, kadınlardan çok hoşlanmadığını, akşama kadar otobüslerde gezinip durduğunu ve daha bir çok şeyi. Sen ise beni sadece dün geceden tanıyorsun. - Şu an başım çok ağrıyor ama yine de konuşmaya bir yanlışı düzeltmekle başlayayım. Kadınlardan hoşlanmadığım doğru değil. Hoşlanmasına hoşlanıyorum ama onlarla uzun süre birlikte olamıyorum. Sanırım bunun nedeni en çok kendime aşık olmam. Bir çeşit narsizm benimkisi. - Neyse, işin o kısmı en önemsiz kısmı. Kadınlardan hoşlanıyorsun ya da hoşlanmıyorsun. Sonuçta sana verilen yeni işi reddedecek kadar uzaksın onlardan. Kim teper ülkenin en güzel beş kızı ile yapılacak röportajları ? Ama ben bu konuda konuşmayı şimdilik gereksiz görüyorum. Çok vaktimiz olmayabilir. Madem evimi görmeye geldin bana uygun bir misafirperverlik yapmak düşer. - Peki neden biliyorsunuz hakkımda bu kadar şeyi ? Ben sizin için neden bu kadar önemliyim ? - Çünkü sen bizi, yani köyümüzü, yani en büyük sırrımız olan sözlüğümüzü araştırıyorsun. Her araştıran aynı zamanda araştıranları araştıran bir başkası tarafından araştırılır bunu unutma. Biz de son bir haftadır senin peşine iki tane hafiye saldık. Bunlar seni nereye gidersen izlediler. - Peki neden paramı, eşyalarımı hatta gömleğimi dahi çaldınız? Bunu da mı köyünüzün geleceği için yaptınız? - Hayır. Olaya hırsızlık süsü vermek için. Bu şekilde sana yaklaşabildik ve seni yakından tanıyabildik. Senin eninde sonunda buraya geleceğin belli idi. - Nerdeyim ben? - Dedim ya! Burası benim evim. Burası tüm sözcüklerin evi. Burası sözcükler tapınağı ve burda sadece onlara tapınılır. Şu anda hiç bitmeyen sözlüğün içersindeyiz. Bazıları buraya kütüphane dese de ben buraya sözlük demeyi tercih ediyorum. Çünkü burada sadece bir tane kitap var. - O da Hiç Bitmeyen Sözlük değil mi ? Bana biraz anlatır mısınız şu herkesin bu köy hakkında sürekli konuştuğu üç şeyin arkalarında yatan nedenleri ? - Elbette! Zaten senin buraya getirilme nedenin bu. Sana her şeyi anlatacağım ama sonuçta sen hiçbir şey öğrenmiş olmayacaksın. - Nasıl yani? - Benimle yaptığın bu konuşmadan sonra seni sözlüğün içinde gezdireceğim. Ardından da unutma odalarında gördüğün ve konuştuğun her şeyi unutmanı sağlayacağım. Bu şekilde sırrımız sır olma özelliğini koruyacak. - Ama bu çok saçma! Yani önce her şeyi gösteriyorsunuz sonra da unutturuyorsunuz! Bunun anlamını çözemedim. - Çok basit delikanlı. Göreceğin şey sonsuzun tam kendisi olacak ve sonsuzu gören bir insanın tekrar sonluların dünyasına dönmesi için tek yol onu unutmasıdır. Tıpkı batı dinlerinin mitolojilerindeki Adem gibi. Adem de sonu olmayan bir dünyadan sonlu nesnelerin dünyasına geldiğinde her şeyi unutmadı mı? O unutmadıysa bile evlatları unuttu! - Ben yine de o bahsettiğiniz odalara girmek istemiyorum. Yaşadığım bir anı bu şekilde doğal olmayan bir yöntemle unutmak bana çok aptalca geliyor. Unutma odalarına girmeyi kesinlikle reddediyorum. - Bak genç dostum. Burada bizim misafirimizsin ve kurallara uyduğun sürece sana misafir gibi davranılır. En ufak bir kuralı bile çiğnersen çok ağır cezalar ile karşılaşabilirsin. Bunların en hafifi ölene kadar kütüphanede kalmak ve hiç bir şekilde dış dünya ile irtibata geçememektir. Ne dersin ? Hangisini tercih ediyorsun? Ölene kadar burada zindan hayatı mı yoksa son 8 saatte olan her şeyi sana unutturan unutma odaları mı? Karar vermem çok zordu. Bir kere sözlüğün içindeydim ve kurallar bana içerdeyken söylenmişti. Bu çok da adil değildi bir kere. Kuralların böyle olduğunu bilseydim gelmezdim elbet. Sözlüğü ve köyün insanlarındaki davranışların altında yatan nedenler çok merak ediyordum ama buradan ayrıldığımda şu anki bildiklerimden bile daha az şey biliyor olacağım. Ama yine de kısa bir süre için de olsa burada mutlu olabilirdim. Mutlu olmak için tarihe ya da hafızaya sahip olmak gerekmiyordu. Bir an önce bu sözlüğün her yanını görmek için sabırsızlanıyordum. Bu tarif edemediğim bir hırstı. Neden görmek istiyordum onu da bilmiyordum. Belki de istemeye programlanmıştım. Karşımdaki yaşlı adamı daha fazla bekletmeden yanıtımı veriyorum - Pekala! Kabul ediyorum unutma odalarına girmeyi. Siz şimdi önce köyün üç özelliğini anlatın. - Hangisinden başlayayım istersin ? -İnsanların neden başlarını yukarı çevirmeyip beni her seferinde çömeltmek zorunda bırakmalarından! -Bak genç dostum. Bu köy bundan kırk sene önce kuruldu ve kurulduğundan beri tek işi bu sözlükle uğraşmak. Dışardaki insanların hiçbir önemi yok bizim için. Onlar rollerini oynayan vatandaşlar ama mesele sonsuz kelimesine gelip dayanınca hepsinin kafası karışıyor. Gökyüzü ise sonsuz olanı kurgulamak için mükemmel bir araçtır. Sen daha çok gençsin ve belki bu yüzden anlamayabilirsin ama sonsuz, şeytanın 1 diğer adıdır. Başını döndürür insanın, olmadık hayallere sürükler, insanı insan olmaktan çıkarır. İşte o yüzden bu köydeki insanların gökyüzüne bakmaları yasaklanmıştır. Ne kadar sonsuz fikrinden uzak yaşarlarsa her gün yeni kelimelere muhtaç olan sözlüğümüz daha hızlı gelişir. -Anlamadım! -Dışardaki insanları gördüysen eğer onların tek işinin okumak olduğunu fark etmişsindir. Onlar okurlar ve yeni sözcükleri ararlar. Her yeni sözcük bulduklarında onları da seni getirdiğimiz gibi yolları göstermeden buraya getirir, gerekli sözcüğü onlardan alır sonra da unutma odalarına sokup aynı şekilde geri göndeririz. Öyle ki uyandıklarında hafif bir baş ağrısı duyarlar ama aradan geçen zamanı zerre miktarı fark edemezler. Onlar kendilerini her seferinde kitabın başında sızmış zannederler. - Peki nedir bu sözlüğün amacı? - Bir oyun. Kocaman ve pahalı bir oyun. Sır dolu ve adil olmayan bir oyun... - Ve siz de bu oyunun bir parçasısınız değil mi? - Maalesef sana kimliğim hakkında bilgi veremem. Sadece burada görevli olduğumu bil yeter. Bir çeşit mihmandarlık benim işim. Bundan başka da işim yok. Görevim dünyada çok az insana nasip olan bu ziyareti daha güzel hale getirmek ve misafirleri memnun etmek. - Peki şu sözlük meselesi ne oluyor? Biraz da ondan bahseder misiniz? - Sözlük, Hiç Bitmeyen Sözlük. İnsanın başını döndüren bir isim bu. Bir kere sonsuz kavramı insana yabancı bir niteleme . Bu sözlük hayatta bitmeyen bir şeyi imlemek için yazılmaya başlandı. Bir anlamda tarihin kendisini. Aslına bakarsan, yazılmaya başlamasına asıl etken meşhur Arjantin'li yazar Borges'tur. Her şey bundan 40 yıl önce bir kitap kurdunun Borges tarafından yazılmış “Pascal'ın Korkunç Küresi” 2 başlıklı yazısını okumasıyla başladı. O yazıyı okuduysan bilirsin. Şu cümle ile başlar yazı; “Evrensel Tarih dedikleri şey bir avuç metaforun tarihinden başka bir şey olmasa gerek.” İşte bu vurucu cümle ile çarpıldı o genç. Ardından bu genç yazar yazıyı bir de dilimize çevirdi. Değişmeyen gerçeğin, yani insanlık tarihi denilen ama aslında bir insanın tarihi olan uzun romanın içinde değişmeyen şeyi bulmak için başlattı bu sözlük girişimini. Belki bu anlattıklarım kafanı karıştırmış olabilir kitapları ne kadar seviyorsun ya da tarihe karşı ne kadar ilgin var çok bilmiyorum. Sözlüğün en önemli özelliği olan hiç bitmemesi aslında bir tekrardan başka bir şey değil. Mesela Go-gay harfinden Gay ( Tavuk ) sözcüğüne bakıyorsun. Gay: İki ayağı olan, geniş kanatlı, hımbıl, uçamayan bir kuş. Hemen bu sözcüğün ardından açıklamalar başlıyor ama açıklamalar aynı sayfada değil. Tanımda geçen tüm kelimeler tek tek tekrar tanımlanıyor ve sözlüğün gerekli bölümlerine gönderiliyor.Bu tanımlarda geçen sözcüklerde sözlüğün ilgili bölümlerinde tanımlanıyor. Bir çeşit kısır döngüde dolanıp durmak bu sözlüğün işi ama sistemin güzel bir yönü var ki o sözlüğü eskiyip kokuşmaktan alıkoyuyor. - Neymiş o? -Yeni sözcükler ve yeni tanımlamalar. Mesela insan kelimesinin, klonlamanın ya da yapay zekanın keşfinden sonraki tanımı ile önceki tanımı çok farklıdır. Ya da Tanrı kelimesinin farklı kültür ve dinlerde yüzlerce farklı anlamı vardır. En basitinden Tanrı için filozofların yeni tanımlamaları vardır.Her şeye gücü yeten Tanrı'dan evreni bir saat gibi kurduktan sonra istirahata çekilmiş Tanrı anlayışına kadar insanlar tarafından kabul görmüş bir yığın farklı tanrı kavramı. Bunların bir kısmının toplumlar tarafından kabul edilmesi uzun zaman alabiliyor. Mesela, Hartshorne'un Yaratmayan Tanrı ( yaratması zorunlu olmayan Tanrı ) tanımlaması bundan 30 sene önce ne kadar kabul edilebilirdi ama şimdi bütün aydın çevrelerce saygı duyulan bir görüş haline geldi. Bir başka çarpıcı örnek ise Fransız İlahiyatçı Allain de Lille'nin tarihe mâl olan tanımlaması 3 : Tanrı, merkezi her yerde olan ama çevresel yüzeyi hiçbir yerde olmayan ussal bir küredir. İnsanların tanrı karşısındaki tavırları pek hızlı değişmese de tanımlar çok hızlı değişiyor. Yani bu durumda sözlüğün bitmesi daha bir zorlaşıyor. Bu da bizim işimize yarıyor tabii! Yeni kelimeler ve yeni tanımlar sözlüğe ekleniyor ama eski tanımlar asla silinmiyor sözlükten. Bu şekilde sözlük aynı zamanda insanlık tarihi adına bulunmaz bir kitap oluyor. - Peki bu kadar çok şey nasıl kaydediliyor bir kitaba. Zor olmuyor mu? - Olmadığını söyleyemem. Yüzlerce bilgisayar çalışıyor şu gördüğün odalarda. Hepsi birbirine bir iç ağ ile bağlanmıştır. Ayrıca bütün bilgisayarlar bir ana bilgisayara bağlanmıştır. Ana bilgisayar bütün bilgileri toplar ve gereksiz tekrarları ayıklayıp yazıcılar vasıtasıyla yayına hazırlar. Bu sanıldığından da çok zor bir iştir ve o yüzden bir insan tarafından değil de bir süper bilgisayar tarafından yapılır. -Peki neden bütün bunları insanlardan saklıyorsunuz. Ne var bunda saklanacak? Yaptığınız işin basit bir toplamacılıktan başka bir yanı yok. -Ahh! Dostum... Sen hırslı ve işini seven bir gazetecisin ama insanları çok az tanıyorsun. İnsanlar basit şeylere muhtaçtır. Sonlu hayat yaşayan insanlara sözcüklerin sonsuza açılan yolunu gösterirsen onların inançları ile oynamış olursun. İnsanlar için sadece iki şeyin sonsuz olmasının anlamı vardır. Birincisi Tanrı, ikincisi ise sayılar. Nitekim bazı çevreler sadece Tanrı sonsuzdur deyip sayıların da sonlu olduğunu iddia etmektedir. Sonsuz uzunlukta bir sözlüğün varlığının herkes tarafından bilinmesi insanlara faydadan çok zarar verir. Onların umutlarını yıkar anlıyor musun? Aslında pek bir şey anlamamıştım bu yaşlı adamın söylediklerinden ama yine de anlamış gibi başımı salladım. Bir an önce bu anlatılanları gözümle görmek istiyordum. O yüzden konuşmayı bitirmek için gerekli hamleyi yapmaya yeltendim. - Sanırım anlıyorum ne anlatmak istediğinizi! Şimdi görebilir miyim bu sözlüğü? - Neden olmasın! Elbette görebilirsin ama iki polis sana tüm incelemelerin esnasında eşlik edecek. Sonsuzluk başını döndürebilir ve verdiğin sözü unutabilirsin. İki polis lafını duyunca birden bütün bir konuşma sırasında kafamda tasarladığım planların suya düştüğünü hissettim. Oysa yazarımdan gizli bir sürü plan yapmıştım. Her ne olursa olsun bir şekilde buradan sağ salim çıkmalıydım ve dışarıdaki insanlara kandırıldıklarını anlatmalıydım. - yoksa yanlış mı anladım ben bu yaşlı adamı ?- İşte o anda karar verdim bu yaşlı adama isyan bayrağını çekmeye. - Ben bu tüm öğrendiklerimi dışarıdaki insanlara aktarmak istiyorum. Ben bunu söyledikten hemen sonra o çok iyi bildiğim kahkaha kulaklarımı bir defa daha tırmalıyor. O zaman anlıyorum bu yaşlı adamın gerçek kimliğini. Beni en baştan beri bu noktalara kadar sürükleyen adam bu işte diyorum kendi kendime. Bu adamdı her şeyin sorumlusu olan ve son iki günde başıma gelen her şeyin altındaki. - Sen osun değil mi? Ben ben olanım 4 diyor kutsal kitaptan kopan bir sayfa gibi ve bir daha kahkaha atıyor. Ben artık dayanamıyorum ve aklıma gelen her şeyi söylemeye başlıyorum. - Sen benim yazarımsın değil mi? Ne işin var burada peki? Yazarların yazdıkları öykülerin içine girdikleri pek görülmemiştir. - Evet ben senin yazarınım ve sana neden şu anda burada olduğum konusunda hesap vermek zorunda değilim. Sana sadece buradan unutma odalarına girmeden çıkamayacağını söylemek istiyorum. Bundan sonrası senin bileceğin iş. Ya şimdi odalardan birine girer ertesi gün Bangkok'taki evinde hiçbir şey olmamış gibi uyanırsın ya da ölene kadar burada çalışırsın. Kararını çabuk ver çünkü senin gibi oyun bozan bir öykü kahramanı ile yeteri kadar vakit kaybettim. Daha fazla kaybetmek istemiyorum. -Evet, sen benim yaratıcımsın. Evet senin dediklerinden başka bir şey yapamam ama ben de bıktım artık senin sürekli değişen planların yüzünden sağa sola savrulmaktan. Bırak artık yakamı. -Senin yakanı dediklerimi yapınca bırakacağım. Okuduysan eğer o güzel öyküyü 5 bilirsin her şeyin benim ellerimde olduğunu. -Biliyorum ama değiştirmek istiyorum kaderimi. Sana karşı bir tez yaratmak istiyorum. Nasıl ki sen bir yazar olarak öykünün içine girerek bir ilki başlattın ben de yazarını dinlemeyen bir kahraman olarak bir ilk olacağım. - Nasıl bir tez ortaya koyacakmışsın bana karşı söyle bakalım. Söyle de bileyim o sınırlı beyninle bana nasıl karşı geleceğini ? O anda Einstein ya da dahi bir bulmaca delisi olmadığım için hayatımda ilk defa pişmanlık duydum ama yine de başıma gelenlerden yola çıkarak yazarımı alt edebileceğimi biliyordum. Çaresizdim çünkü iki günlük bir geçmişim vardı.Yapabileceğim tek şey, geriye dönüp benim ağzımdan anlatılan bu öyküde küçük de olsa bir hata bulmak olmalıydı. O yüzden öykünün başından beri geçen tüm hadiseleri incelemeye başladım. Uzun sürse de buldum nihayetinde bir küçük kusur öykünün içersinde. Bir anda kafamdaki tüm lambaların aynı anda yandığını hissettim. Aradığım şeyi yine onun beyninin kıvrımlarında bulmuştum. - Buldum seni alt etmenin yöntemini. Artık hiç bir şansın yok. Beni buraya hapsedemeyeceksin ve ben bütün insanlara anlatacağım burada gördüklerimi. - Hayır yapamayacaksın. Böyle bir şeyi yapacak kabiliyetin yok senin. Sen benim yarattığım tarih yuvarlağında dönmekten başka bir şey yapamazsın. Tarihin bir kulu olabilirsin ama efendisi değil... - Yapacağım hem de senin kullandığın silahı kullanarak. Mantığımı, bugüne kadar kullanmama hiç izin vermediğin eşsiz kabiliyetimi kullanarak. - Anlat bakalım nasıl yapacaksın bu işi ? - Öyküye şöyle bir bak. Baştan beri birinci tekil şahıs kullanıyorsun. Eğer ben buradan çıkamazsam kim yazdı bu öyküyü? Ben yazmış olamam çünkü ben ya unutma odasında gördüğüm ve duyduğum her şeyi unuttum ya da burada şu anda kalemsiz ve kağıtsız bir şekilde hapisim. Eğer bu öykünün var olmasını istiyorsan ve tabii ki bir yazar olarak sen de var olmak istiyorsan beni serbest bırakmalısın. Yoksa hem öykü hem de yazar baştan sona bir çelişkinin ürünü olacak. Beni serbest bırak yoksa öykün hiç bir işe yaramayacak ! Bu öykü tıpkı rüyasında öldüğünü gören ve uykusunda gerçek anlamda ölen adamın öyküsünü hatırlatıyor. Eğer uykuda ölürsem kim bilecek nasıl bir rüya gördüğümü ? Ben bunları söylerken 2 günlük öykü yaşamımda ilk defa kendi kendime konuştuğumu düşünüyordum. İlk defa kendi aklımı kullanmıştım ve bu aklı kullanarak yazarıma, onun beni hor kullanmasına karşı geliyordum. O ise beni çok rahat bir şekilde dinliyordu. Bu son söylediklerime kadar hiç bir şaşkınlık duymamıştı karşımda ama şimdi sürekli gözleriyle yukarılara bakıyor, nerede hata yaptığını arıyordu. Ben konuşmamın bitmediğini belirtmek için son bir kaç cümle daha sarf ettim. -En büyük hatayı öykünün içine girmekle ve sürekli birinci tekil şahıs kullanmakla yaptın. Bu hatayı düzeltmen için tüm öyküyü baştan sona değiştirmen lazım ve bu sana çok zor geliyor. Hadi, sıkıysa sok bakalım beni Unutma Odalarına! O anda enseme sert bir cisimle vurulduğunu hissettim.Bir anda her şey yine dönmeye başladı. Kafamın üstündeki kubbeyi hareket ederken görmem hatırlayabildiğim en son şeydi.Uyandığımda Bangkok'ta bir otobüs durağında idim. Her şeyi olduğu gibi hatırlıyordum. Yazarım beni bu şekilde yıpratarak kendi yaptığı bir genellemenin içine düşüyordu. Daha iki hafta kadar önce yazdığı güç üzerine bir denemeye 6 şu cümle ile başlamıştı : “Güç, kendisinden çok zayıf olan bir direnç ile karşılaşınca ya da beklemediği bir direnişle yüz yüze gelince kendini us dışı bir yöntemle ortaya koymaya başlar… İşte gücü azdıran şey de budur…Gücü azaldıkça sesi yükselir, sesi yükseldikçe gücü azalır ama yenilgiyi asla kabul etmez…” Yazarım da öyle yapmıştı. Beni yok edemeyeceğini anladığında arkamdaki polislere bana vurmalarını emretmişti ve bayılttıktan sonra da beni hiçbir şeysiz bir şekilde kentin ortasına atmıştı. Kendimi cennetten kovulan Adem gibi hissetmeye başlamıştım ama bir farkla: Buraya benden önce bir çok insan gelmişti. Her tarafta insanlar vardı ama nedense her şey eskisi gibi canlı ve renkli değildi. Elimde avucumda hiç bir şey kalmamıştı. Ne cüzdanım vardı ne de kol saatim. Anlaşılan bana çok kızdı ve beni eşyalarımdan mahrum bir şekilde gönderdi kütüphanenin dışına. Koca şehirde beş kuruşsuz bir dilenciden farksızım şu anda. Bir de son iki günde üç defa başıma gelen bu şiddetli baş ağrısı yanıma kâr kalmıştı. Her şeye rağmen kazanmıştım savaşı. Etraftaki insanlara baktım. Her şey yavaş yavaş silikleşiyordu. Tüm görüntüler ve sesler eski canlılıklarını terk ediyorlardı. Kendi kendimi bile fark etmekte güçlük çekiyordum artık. Bu noktadan sonra öykünün sonuna geldiğimi anladım. Sonuç olarak bir şeyleri ortaya koymak için yaratılmış bir öykü kahramanıydım ve rolümü biraz değiştirerek de olsa başarı ile oynamıştım. Birazdan yazar bey uyumaya gidecek ve beni tamamıyla unutacak. Belki yeni kahramanlar bulacak oynamak için. Belki de intihar eden bir gencin öyküsünü yazacak. Ortada beyaz bir örtü kalana kadar etrafı izledim ve yavaş yavaş bende o beyazlığa karıştım. Her şeyin bittiği anda o korkunç kahkahayı son bir defa duydum. Yenilmiş bir kral gibi değil de muzaffer bir kumandan gibiydi....
|
||||||||||