TUFANDAN SONRA: 80'ler ve 90'larda CYBERPUNK Yazan: Tom Maddox Çeviren: Emrah Göker |
|||||||||||
|
Cyberpunk 80'lerin ortasında edebiyat ve sinemada yeni bir bilimkurgu biçimi olarak ortaya çıktı. Birincil kitap William Gibson'ın Neuromancer 'ıydı, Blade Runner da en önemli film. İkisinin de tarzları üzerinde çok çalışılmlıştı, ayrıntıları yoğun bir hassasiyetle yerleştirilmişti, ve teknolojiyle olan ilişkileri bilimkurguda alışılmadık bir biçimde oldu: Ne (‘'Altın Çağ'' bilimkurgusunda olduğu gib) teknoloji aşığı (teknofiliyak), ne de teknoloji korkağı (teknofobik) olan cyberpunk teknolojiyi bir yol arkadaşı gibi kucaklamadı. Ancak, bu daha başlangıçtı: 80'ler boyunca cyberpunk yavruladı, hem de oldukça çağdaş bir tarzda. Klonlandı; mutasyonlar geçirdi; göstergebilimsel DNA'sı üzerinde deneyler yapıldı. 80'lerde züppe idiyseniz cyberpunk'ın en azından adını duymuş olurdunuz, ve ayrıca az da olsa okuyorduysanız Gibson'u bilirdiniz. Bu garip sürecin nasıl başladığını anlamak için cyberpunk'ın başlangıcına daha yakından bakmamız gerek - özel olarak teknolojik ve kültürel içeriğe. Aynı zamanda da gerekli olduğunu düşündüğüm bir ilkeden bahsetmek istiyorum: edebi veya sanatsal bir tarzı tanımlar ya da açıklarken kendimizi gerçeğin hiç kimsenin malı olmadığı, rekabetin yüksek olduğu bir alanda buluruz. Bu ilke eleştirel ve edebi alanda olağandışı sayıda tartışma, polemik ve kavgaların odağı olmuş cyberpunk denilen bu tarza (eğer bir tarz ise) ya da harekete (eğer bir hareket ise) özel bir ivmeyle uygulanabilir. Bu nedenle kendi bakış açımdan, ilgi alanımdan ve kendi önyargılarımla konuştuğumu hatırlatmalıyım. Neuromancer' ın basıldığı yıl olan 1984'le birlikte kişisel bilgisayarlar tüm ülkede masalarda görünmeye başladı; bilgisayarlı video oyunları yaygın hale geldi; daha büyük mainframe ve mini bilgisayarlardan oluşan oluşan ağlar yayılarak üniversite ve şirketlerdeki insanlar tarafından daha fazla ulaşılabilir hale geldi; dev bilgi depoları hatta girdi; ve bazı hacker'lar gözlüklü, inek tiplerden sinsi sistem kırıcılarına dönüşüyorlardı. Ve tabii teknolojik değişim hızı artmaya devam etti ki bu da bilgisayarlar dünyasında her zaman daha iyi ve daha ucuz malzemenin elde edilebilir olması demekti. Böylece bilgisayarlar bir anda karbüratörlerin, tost makinelerinin, televizyonların ve kol saatlerinin içine girerek görünmez, önce iş dünyasının ve diğer mesleklerin, daha sonra da bireysel yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelerek her yerde rastlanır oldular. Bu arada küresel medya sirki bilgisayar devriminin ürünlerinden yararlanarak, ya da en azından bu ürünleri kutsayarak on yıllardır yürüdüğü yolda koşar adım devam etti. Eğlence ve siyaset, veya simüle edilen ve gerçek olan arasındaki sınırlar ilk önce daha geçirgen oldu ve sonra da - en azından bu olayların kuramcılarının bazılarına göre - tamamen ortadan kalktı. Hazır olalım olmayalım, postmodern çağ tepemizdeydi. Bilimkurgu olarak bilinen yazınsal işler o kadar da kesat değildi; bilimkurgu, yeni ve ilginç bir trend için hazırdı. Tüm popüler kültür biçimleri gibi bilimkurgu da etiketler, trendler ve onların ilginç birleşimleriyle - etiketli trendler ve trendli etiketlerle - serpilir. Pazarlamacılar bir vampirin kana susaması gibi bunlara ihtiyaç duyarlar. İşte Neuromancer 'ın içinden çıktığı böyle bir bağlamdı. Bu alanı dikkatle izleyenler zaten ‘'Jonny Mnemonic'' ve ‘'Burning Chrome'' gibi öyküleri farketmişlerdi, ve bazılarımız Gibson'ın alandaki yeni eserlerin en heyecanlılarını yazdığını düşündük, ama kimse - hatta Gibson bile - ardından gelecek olana hazır değildi. Neuomancer Hugo'yu, Nebula'yı, Philip K. Dick Ödülü'nü, Avustralya'nın Ditmar‘ını kazandı; yeni doğan bilgisayar kültürüne merkezi bir kavram kazandırdı (‘'siberuzay''); cyberpunk'ı yükselen yeni bir edebi tarzı tanımladı; bu yeni tarza ün kazandırdı, ve (şaşırtıcı olarak, bilimkurgudan söz ettiğimizi düşünürsek) cyberpunk'ı züppeleştirdi bile. Bundan başka, belirttiğim gibi, Blade Runner filmi de vardı, Ridley Scott'un Philip K. Dick ‘in Do Androids Dream Electric Sheep? adlı kitabının oldukça farklı bir uyarlaması. Film Neuromancer'ın başarısına ulaşamadı, hatta film Hugo'yu kazandığında yapımcısının asık bir suratla belki artık birilerinin filmi izlemeye gideceğini söylediğine şahit olmuştum. Buna rağmen, Neuromancer'la birlikte, Blade Runner yaygınlaşan cyberpunk'ın sınır kurallarını belirledi: yüksek teknoloji ve sefil yaşamın kaynatılmış bir bileşimi. Gibson'un ünlü deyişindeki gibi, ‘Sokağın teknolojiyi kendine göre kullanma yolları vardır.' Bu iki anlatı o kadar etkiliydi ki o zaman çoğu kişi bunlardan tarz ve temel olarak farklı olan şeylere cyberpunk demeyi reddetti ve hala daha reddediyor. Bu sırada, Texas'ta Bruce Sterling diye bir yazar Cheap Truth adında bir fanzin (aşırı postmodern bir yayın) yayımlamakta idi; tüm makaleler sahte isimler altında basılıyordu; ve toptan olarak hepsi bilimkurguya bir dizi gerilla saldırısı anlamına geliyordu. Elbette yazıların hedef ve keskinliklerindeki belginlik değişiyordu; bu saldırılar polemik, rasgele, sebatsız saldırılardı. Bütünüyle Cheap Truth bazı kıpırdanmalar yarattı, bazılarının sinirine dokundu, diğerlerinin de birbirlerinden haberdar olmalarını sağladı. Gibson ve Sterling zaten arkadaştılar, diğer yazarlar da zamanla onları tanıma fırsatı elde ettiler: ‘Sue Denim' takma adını kullanan Sterling'in dergideki sağ kolu olan Lew Shiner, Rudy Rucker, John Shirley, Pat Cadigan, Richard Kadley ve ben de dahil diğerleri. Kimi arkadaş oldu ve en azından herkesin birbirinden haberi omuştu. Bu sürecin erken safhalarında Gardner Dozois kaçınılmaz olanı yaptı ve birbirlerine gevşek bağlarla bağlı bu gruba ‘cyberpunklar' adını verdi. Sözcük ortaya çıkar çıkmaz medya sirki ve çalışanları, pazarlamacılar vs. harekete geçtiler. Cyberpunk tılsımlı bir hal aldı: Bilimkurgu gettosu içinde kimi alkış tuttu, kimi yuhaladı, kimi para yatırdı, kimi sözcüğün herhangi bir şeye karşılık geldiğini bile yadsıdı; ve bazıları alkış tuttu, yuhaladı ya da varlığını yadsıdı ve aynı zamanda para yatırdı - nihayetinde postmodern bir tepki denebilir. Ancak pazarlama bir yana, kanatlarda bekleyen Bruce Sterling cyberpunk'ın gerçek bir sözcüsü ve misyoneriydi. Dozois'in rasgele yapıştırdığı etiketi aldı ve kendi amaçları için bazen bilimkurguyu içten yeniden inşa etmek gibi garip bir projeyi de içeren bir odak noktası olarak kullandı. Röportajlarda, çeşitli dergi ve gazetelerdeki sütunlarda ve Gibson'un öykü derlemeleri olan Burning Chrome ve Mirrorshades: The Cyberpunk Anthology 'nin önsözlerinde Bruce cyberpunk olarak gördüklerini savundu ve açıkça ya da üstü kapalı olarak diğerlerine meydan okudu. Gibson'un başarısı motor görevi gördüyse Sterling'in polemik çabaları da direksiyon oldu. Yazınsal cyberpunk Gibson'dan öteye geçti; cyberpunk'ın kendisi edebiyat ve sinemayı aştı. Aslında bu etiket çok çeşitli olarak, rasgele, sık sık ucuzca veya aptalca kullanılageldi. Örneğin People dergisinde, modemi olan ve bilgisayar suçu işlemeye niyetli veletler ‘cyberpunk' olarak anılır oldular; ama siyah giyen, Mondo 2000 okuyan, '‘endüstriyel'' pop dinleyen, genellikle tekno-fetişizme meyilli genç şehir züppeleri de aynı şekilde adlandırıldılar. Cyberpunk'la ilgili The Wall Street Journal, Communications of the American Society for Computing Machinery, People, Mondo 2000, ve MTV gibi farklı yerlerde makaleler ve incelemeler yayımlandı. Ayrıca Gibson'a bilimkurgu cemaati içinde sık sık derin bir şüpheyle bakıldıysa da artık sorun olmaktan çıktı: Gibson herhangi bir bilimkurgu yazarı değildi artık; William Burroughs, Timothy Leary, Stewart Brand, David Bowie ve Blondie gibi çok farklı kişiler tarafından dikilen bir tür put haline gelmişti. Kısaca cyberpunk'ta asıl hareketlilik bilimkurgu gettosunun dışında bulunuyordu. Öte yandan, cyberpunk kurgusu - böyle bir şeyin varlığına izin veriyorsanız ki pek çok kişi veriyor - üretilmeye devam ediyordu ve etkili bile oluyordu. Bruce Sterling cyberpunk'a yeni boyutlar getiren bir çift roman yayımladı, Schismatrix ve Island in the Net ; Pat Cadigan, John Shirley ve Rudy Rucker da aynı şeyi yaptılar. Taklitler ortaya çıktı; bazıları oldukça iyiydi, çoğu berbattı - en kötü taklitçileri teşhir etmek istemediğimden isimlerini vermeyeceğim. Ayrıca, bazı postmodern akademisyenler cyberpunk'a ilgi duydular. Güney California Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapan Larry Caffery bu insanların bir çoğunu bir derlemede bir araya getirdi: Storming the Reality Studio: A Casebook of Cyberpunk and Postmodern Science Fiction. Akademisyenlerin çoğu aslında pek bilimkurgu okumamışlardır; onlar burnu büyük, züppe ve küçük gören insanlardır; cyberpunk'ı severler ama hakkında söylenenlere derin bir şüpheyle bakarlar. Ama görüşleri ne olursa olsun, partiye katılmış olmaları cyberpunk'ın ciddi ilgiye alışmış bilimkurgudan, hatta çok övülenlerinden bile daha değer olduğunu gösteriyor. Özünü nasıl yorumlarsanız yorumlayın, cyberpunk işte böylece geldi. Ancak, şu postmodern günlerde tren, istasyona girer girmez ayrılıyor: medya mabudu geleceğe en az 15 dakika sıçramakta uzmanlaşmış durumda. Ve böylece, 80'lerin sonuyla birlikte, cyberpunk'ı asla sevmemiş olanlar ilk kez derin bir oh çekerek onun ölümünü ilan ediyorlardı: 15 dakikalık meşru şöhreti sona ermişti ve şimdi kenara çekilip sahneden inmeli ve yerini başka bir şeye terketmeliydi. '‘Burda meyve yok,'' diyor TV muhabiri, sözcükleri bir uydudan yansıyarak. '‘Sadece bütün bu elma ağaçları var.'' Ama cyberpunk ölmedi; daha çok ondan önce gelen romantikçilik ve gerçeküstücülük gibi kültürel olarak yaygın hale geldi ve o kadar çok değişim geçirdi ki artık kolay kolay yeri belirlenip tanımlanamıyor. Bir örnek verip üzerinde kısaca yorum yapmama izin verin. Siberuzay artık sadece Gibson'un kurgusundaki fikirler dizisindeki ilginç parçalardan biri değil. Mayıs 1990'da Austin'de, Teksas Üniversitesi'nde yapılan I.Siberuzay Kongresi'nde yapılan sunuşların bir derlemesi olan Cyberspace: First Steps'te Michael Benedikt siberuzayı '‘küresel olarak ağa bağlanmış, bilgisayarla ulaşılan ve bilgisayarla yaratılan, çok boyutlu, yapay, ya da ‘sanal' gerçeklik'' olarak tanımlıyor. Benedikt ‘bu tam geliştirilmiş siberuzay türü bilimkurgunun ve birkaç bin kişinin imgeleminin dışında varolan bir şey değil' diye ithaf ediyor; ancak ‘bilgisayar endüstrisinin üç boyutlu veriyi geliştirme ve buna eş zamanlı canlandırmada, ilerlemede, ISDN'i yetkinleştirmede ve öteki elektronik bilgi ağlarını üstünleştirmede, dinamik sistemler için bilimsel görüntüselleştirmeler sağlamada, multimedya yazılımını geliştirmede, sanal gerçeklik bağlantı sistemleri tasarlamada ve bunları dijital etkileşimli televizyonlara bağlamada gösterdiği yoğun çabalardan siberuzayın ‘şimdi inşa halinde' olduğu inandırıcı biçimde tartışılabilir' diye belirtiyor. Gerçekten cyberpunk tam da bilgi yoğunluğu ve karmaşıklığı kritik boyutlara geldiğinde ortaya çıktı: gezegenin bilgiyi yönlendiren, ileten, hep daha muazzam miktarlarda alan sistemlerle fazlasıyla dolgun hale getirilmesi daha yeni başladı. Cyberpunk bu sürecin kurgusal sesidir, ve bu süreç bir sorunsal olarak kaldığı sürece de - örneğin bizleri yeniden tanımlamakla tehdit ettiği sürece - bu ses duyulacaktır. Not: Bu çeviri ilk kez Atılgan dergisinde yayınlanmıştır.
|
||||||||||