|
Siyah Ayna / Bölüm 1 : Yörünge Şenol SERT |
|||||||||||
|
Yelkovan sakin ve rutin hareketleriyle sessizce hedefine doğru yaklaşıyordu. Alacakaranlıktaki bilinç, parlak ve kavisli yüzeyinde pek çok algı parçacığını barındırıyor, su üstünde yürüyebilen böceklere benzer bu parçacıklar, aksak ve düzensiz hareketleriyle gerçeküstü bir tabloyu durmaksızın oluşturup bozuyorlardı. Önceden belirlenmiş noktaya varışıyla birlikte, akrebin vurucu tek bir hareketi zili tutan zembereği boşaltmaya yetti. Çanlar olanca güçleriyle tokmağın yarattığı titreşimi boşluğa savurdular. Issız bilinç yüzeyi üzerinde bir karmaşa başladı, her bir parçacık bilinmeyen yerlere doğru kaçışarak hızla kayboldu. Bu yoğun ses bombardımanı uykuyu bir kağıt gibi yırtarak boydan boya kat etti. Vücut, beynin yolladığı uyarı sinyalleriyle birlikte mod değiştirmek için gerekli tüm süreçleri başlattı. Bilinç, binlerce yıldır su altında kalmış antik bir şehir gibi yavaş yavaş yüzeye çıktı. Uykunun puslandırdığı hava berraklaştıkça zaman, mekan, kimlik gibi kavramlar birer birer kendini göstermeye başladılar. Ve bunları takip eden duygular ağızda metalik bir tat bırakarak hafif bir mide bulantısına yol açtılar. Dünyadan getirmesine izin verilen sayılı özel eşyalardan biri olan çalar saati susturmak için başının arkasındaki kişisel rafa uzandı, birkaç çerçeveli resim, yarışmalarda kazandığı bazı ödüller ve pek çok ıvır zıvır arasından saati güçlükle bulabildi. Çocukluğunun sisli anılarını parlak metalinde yansıtan bu zarif antikayı birkaç beceriksiz denemeden sonra ancak susturabildi. Belini saran güvenlik bandını açıp kabinden çıkmak için doğruldu. Yarı yarıya duvara gömülmüş silindir biçimindeki uyku kapsülünün kapağı açılır açılmaz içerisi çiğ beyaz bir flüoresan ışığıyla doldu. Ayaklarını aşağıya sallandırıp karışmış saçlı kafasını tembelce kaşıdı. Baş ucundan marker kalemini alıp İçbükey kabin tavanındaki beşlik bir destenin daha üstünü çizdi. Bu yörüngede geçireceği altmış beşinci dünya günü olacaktı. Her sabah yaptığı gibi ilk olarak yaşam odasının diğer köşesindeki moral destek ünitesine yöneldi. Arşivden seçtiği Reggae parçası çalmaya başladığında modül, yumuşak ritimli barışçıl ezgilerle dolmuştu. Müzik; sürekli bir kulak çınlaması halinde hiç kesilmeyen yaşam-destek ünitelerinin motor uğultularını unutturup, algılarında bir filtreleme yapmasına yardımcı oluyordu. Kendini Karayip Adalarının aşka çağıran kıvrak dum-tıslarına bırakarak küçücük odada yavaşça dansetmeye başladı. Neşesi yerine geliyor, yıkanma kabinine girip duşunu alırken de ufak figürlerle dansına devam ediyordu, suyun uyandırıcı etkisiyle zindeleşmiş ayılarak kendine gelmişti. Duşu bittiğinde suyun vakumlu tahliye deliğinde konik biçimli bir anafor yaratmasını ve en sonunda komik sesler çıkararak geride bir damla bile bırakmaksızın yok olmasını izledi. İçtiği mineralle zenginleştirilmiş suyun yavan tadı geldi aklına, geri kazanım ünitelerine bir türlü güven sağlayamamıştı. Turuncu renkli iş tulumunu üzerine geçirmeden önce sağlık kontrol panelinin insan bedeni biçimli oyuğuna girerek vücut taramasını yaptırmak zorundaydı. Buraya her girdiğinde demir bakire denilen bir ortaçağ işkencesi gelirdi aklına. Her an üzerine kapanacak çivili bir kapağın hayaliyle ürperirdi. İşlemin bittiğini bildiren yumuşak tonlu bir sinyal her şeyin yolunda olduğunun işaretini verdi. Prosedüre göre kahvaltısını yaşam odasında yapması gerekliydi. Ama o yemek için geniş iki penceresinden ışıltılarla kaplı muhteşem bir uzay manzarası izlenebilen seyir odasını tercih ederdi. Bu onun kendine tanıdığı küçük lükslerden biriydi, sürekli değişen görüntüye yere saçılmış altın bilyeler gibi dağınık, pek çok takımada ve uzak galaksiler girip çıkıyordu. Kahvaltı dedikleri ambalajlı dondurmalardan farklı değildi, seyir odasındaki kumanda koltuğuna kurulup kahvaltı paketini açmaya başladığında, Merkez İstasyonu ekvator'a özel kimlik kodunu içeren çağrı sinyalini göndermişti bile. Bir yandan kahvaltısını emerken öte yandan müziğin ritmine ayak uydurmaya çalışıyordu. Merkezin cevabı gelmeye başladığında o kendini müziğe kaptırmış yarım yamalak anladığı Jamaika İngilizcesi şarkıyı söylemeye uğraşıyordu. Merkezdeki vardiya şefi sesini yükselterek çağrısını sertçe yineledi. "TR-403!… TR-403!… Lütfen Ekvator'un çağrısına cevap verin… TR-403! "Heil!! Uzaydaki tüm kutsal çöp avcılarının büyük şefine selam olsun! Bu güzel Kiri-Bati sabahında size sonsuz bağlılığımı bildirir göreve başlamak için çalışma şevkiyle dopdolu olduğumu söylemek isterim." "TR-403! Size uymanız gereken bazı Uzay haberleşme protokolleri olduğunu hatırlatırım, Ekvatorla bağlantınızı onlara uygun kurun. Yoksa benim uygulamak zorunda olduğum prosedür sizi üstlerime şikayet etmektir, herhalde bunu biliyorsunuz!" "Peki büyük şef, espri anlayışın konusunda yeni bir teste daha gerek olmadığı ortada, en iyisi senin anladığın yegane dil olan uzay haberleşme protokolüne göre konuşalım." "Ekvator; 403 kod numaralı uzaydaki kontrol dışı objeleri toplama treyleri sorumlusu konuşuyor. Kiri-bati saatine göre sabah 06:00'da 403 no.lu yörünge bandında gündüz vardiyasına başlamış bulunuyorum. Treylerin tüm sistemleri normal konumda, görevim boyunca bu kanalda bulunacağım, tamam." "Anlaşıldı TR-403, göreviniz süresince olabilecek olağan ve olağanüstü durumlarda daha önceden hazırlanmış durum paketlerine göre davranmanızı önemle hatırlatırım. Tamam." "Kafayı protokolle bozmuş sersem," diye düşündü. Bu işin ilk kurucuları uzay araçlarını, yolcu ve çalışanlarını sigortalayan şirketlerdi. Uzayda serbest hızda sürüklenen kontrol dışı materyallerin yol açtığı kazalar bu şirketlere hatırı sayılır bir sigorta maliyeti getirmişti. Dünya yörüngesi paraleller boyunca bantlara ayrılmış, her bir banda sürekli tur atan bir Treyler yerleştirilmişti. Bant boyunca bulunabilinecek tüm materyalleri; kaza geçirmiş uydulardan kopan parçaları, uzay yürüyüşü yapan teknisyenlerin ellerinden kaçan iş aletlerini, sakar uzay turistlerinin boşluğa kaçan çok çeşitli eşyalarını ve değişik nedenlerle yörünge boşluğunda bulunan tüm kontrol dışı objeleri toplayıp ana merkeze aktarıyorlardı. Ayıklama ve istifleme işlemlerinden geçen tüm bu objeler ya geri kazanım için Ay'daki fabrikaya gönderiliyor yada bir imha treylerine yüklenip Güneşe doğru yollanıyorlardı. Tüm işlemler yörüngede bulunan istasyonlarda gerçekleşiyor böylece dünyaya gereksiz iniş ve kalkışlardan kurtulup masraftan kaçılıyordu.Treyler sorumluları üç aylık periyotlar halinde bantlarda çalışır, sonraki periyoda kadar ya adını Ekvator paralelinden alan Merkez istasyonda, ya da Dünya'daki fırlatma üssü olan Kiri-Bati adasında bulunurlardı. İşe yeni başlayanların ilk çalışma yeri genellikle Treyler sorumluluğu olurdu. Treylerler diğer uzay araçlarına göre oldukça basit bir yapıya sahiptiler. Standart donanım onlar için yeterliydi, teknolojilerindeki en son yenilik, gemilerin Hafızalı alaşımlardan imal edilmesi ve sistemlerinde Yerçekimi İllüzyonu Üniteleri'nin yer almasıydı. Bu yeni teknikle yerçekiminin oluşturduğu moleküler tepkisellik alaşımın hafızasına alınıyor, bu etkinin sürekliliğini sağlayan bir enerji üretici ünite de donanıma dahil oluyordu. Uzay araçları genel prosedürü tüm ticari taşıtların bu şekilde üretimini zorunlu kılmıştı. Bunda Uzay çalışanları sendikasının baskıları da epeyce etkili olmuştu. Yerçekimsiz ortamın personel üzerinde yarattığı sağlık sorunları sendikanın başlıca baskı nedeniydi. Merkezden gelen günlük görev verilerini işlenmek üzere bilgisayara verip elektromanyetik ağları açtı. Tazı adı verilen ağa takılan objeleri yakalayıp Treylere bağlı konteynere götüren ve tipine, büyüklüğüne ve cinsine göre yerleştiren yarı bağımsız toplama robotunu etkin hale getirdi. Yakınından geçen bir uzay turist gemisinin gözlem lombozlarında patlayan flaşları gördü. "Japonlar," diye düşündü. Yörünge trafiği giderek daha karmaşık bir hal almaya başlamıştı. Bu rutin işe başladığından beri kendi yaşamı üzerine düşünme fırsatını bolca bulabilmişti. Sıkıntı yerini yavaş yavaş kendi kendisiyle baş başa kalmanın derin huzuruna bırakmaya başlamıştı. Oysa çok değil yaklaşık dört ay önce Uluslararası Role-play Oyunları Federasyonu'nun büyük turnuvasında tasarladığı süper kahramanı finale çıkarabilmek için uğraş veriyordu. Karşılaşmalar sanal bir arena programı olan RP-kollezyumda gerçekleşiyor, dünyanın dört bir yanındaki programcılar hazırladıkları akıllı programları net üzerinden burada yarıştırabiliyorlardı. Tasarladığı Süper kahraman programının ana özellikleri güç ve dayanıklılıktı, stratejisini ise doğrudan sonuca gitmek üzerine kurmuştu. Finalde karşısında Japon bir programcının geliştirdiği doğu felsefesine göre dizayn edilmiş hız, çeviklik ve sabır gibi özellikler taşıyan bir Kendo ustası bulmuştu. Karşılaşmanın ikinci raundunda Kendo ustası Katanasıyla önce diz arkasındaki bağları kesmiş sonrada çift çapraz vuruşla kahramanını saf dışı bırakıvermişti. Role-play oyun yazarları kritiklerinde bu acı sonun nedenini karşısındaki kahramanın arena programının kaynaklarını minimum kullanması ve bunun sonucu daha yüksek bir hareket kabiliyeti kazanmasında bulmuşlardı. Onun kahramanı ise aşırı güç tüketimine yol açtığı için diskalifiye olmanın sınırına kadar yaklaşmıştı. Ama asıl kritik kendisi de kahramanın hazin sonunu paylaşmak zorunda kaldığında yapılmıştı. Süper kahraman programını geliştirmeye ilk başladığı zamanlarda, çok pahalı bir programa gereksinimi olmuş, elde edebilmek için bu Rus yeraltı sitesine başvurmuştu. Onlarda kazanacağı ödülün belli bir yüzdesi karşılığında ona istediğini vermişlerdi. Kaybetmesinin ardından Ruslar ortak sırlarını federasyonun kulağına fısıldayıvermişti. Bu adamlar hatayı asla affetmemeleriyle ünlüydüler. Tabi bu lisanssız kullanımın ortaya çıkışı onu Net üzerinde herhangi bir işte çalışmasını sonsuza kadar olanaksız hale getirmişti. Netin kuralları çok acımasızdı, artık ağa bağlı tüm klavyeler parmak izlerinden, tüm mikrofonlar sesinden, tüm monitörler retinasından onu tanıyacak ve kimlik bilgilerini anında INS'e (İnternational Network Security) bildireceklerdi. Tüm bunları aşsa bile kullanıcı davranış profili tüm INS merkezlerine dağıtıldığı için izini bulmaları çok zor olmayacaktı. Ve ne yazık ki dünya üzerinde tüm bilgisayarlar artık yalnızca Net üzerinde çalışabilecek şekilde üretiliyordu. O turnuvaya kadar başarılarından dolayı VIP'ye dönüşmek üzere olan IP numarası RIP olmuş geliştirdiği kahraman Hell-Net'i boylamıştı. Dünyada kalma ayrıcalığı tehlikeye girmiş o da diğer Net üzerinde çalışamayan sınıflara dahil olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Dünya dışı bir gezegende; tarım plantasyonlarında, madenlerde yada fabrikalarda çalışmak zorunda kalabilirdi. Dünya artık sadece orada yaşamanın maliyetini kaldırabilecek sınıfların yaşadığı bir mekandı, çevre kirliliği ve aşırı tarım faaliyetleriyle birlikte verimsizliliğin giderek büyümesi tüm bunların yasaklanıp dünya dışına taşınmasını gerektirmişti. Onun karşısında fazla bir seçenek kalmamıştı. Bir süre hayatını yirmi dört saat izletip yayınlatmak için bazı eğlence şirketleriyle anlaşmayı düşündü ama yapımcıların programlarını daha çekici hale getirmek için bazı özel isteklerini karşılamak zorunda kalabilirdi. Örneğin bir Neo-nazi barına haham kılığında girmesi gerekebilir yada bir gay saunasında epilasyon yapmak zorunda bırakılabilirdi. Hem bu çözüm kısa ve geçiciydi, genellikle öğrenciler eğitimleri sırasında bu işi yaparlardı. Doğrusu Netten kopunca sudan çıkmış balık gibi olmuştu. Tam da No-spoon tarikatının 50 üyesinin topluca bir gökdelenden atlayıp intihar ettiği günlerde bu işin ilanıyla karşılaşmış ve biraz düşünüp başvurusunu yapmıştı. Onun gibi bir RP sanal kahramanı yaratıcısı için Treylerin sadece gemi işlerini görecek şekilde dizayn edilmiş hantal gemi bilgisayarı, ona eski güzel günlerini anımsatan aptal bir makineden başka bir şey değildi. Bir süre daha bu sıkıcı ama geliri iyi işi devam ettirip Dünya dışı yeni kolonilerin birine kapağı atabilmeyi planlıyordu. Bu arada ağlara bir cismin takıldığını bildiren sinyal onu daldığı hayallerinden uyandırdı. Tazıyı göndermeden önce monitörlerden cisme bir göz attı, üzerindeki yazıları okumak için görüntüyü büyüttü. Kril alfabesiyle bir şeyler yazıyordu, daha önce Ruslara ait pek çok şey bulmuştu, özellikle soğuk savaş dönemine ait parçalara dünyadaki bazı koleksiyoncular tarafından çok iyi para veriliyordu. Ama bunun kaçırılması çok riskliydi, bu yüzden bu yeni işinden de olmak istemiyordu. Parçanın üç boyutlu görüntüsünü tarayıp tanımlaması ve arşivlemesi için bilgisayara gerekli komutları verdi. Şimdi sıra Tazı'daydı. Kabin, sürekli bağlantı noktasından kopan robotun yarattığı titreşimle sarsıldı. Tazı ona gönderilen verileri ve komutları değerlendirip uygun bir hız ve yaklaşma rotası belirlemişti. At nalı biçimindeki gövdenin arkasından ana itici roketlerin sarı-beyaz alevleri gözüktü. Hedef materyale yaklaşıldıkça gövdenin her iki yanında bulunan manevra roketleri ateşlenerek doğru bir yaklaşma açısı sağlanacak, frenleme görevi yapan ters tepki roketleri de tazıyı doğru noktada durduracaktı. Tüm bunların gerekli açılarda, gerekli güçlerde kullanılması Tazının yapay zekaya sahip kontrol bilgisayarının işiydi. Belirli bir çalışma süresinin sonunda tıpkı gerçek bir tazı gibi hareketlerinin koordinasyonunda bir kalıplaşma oluyor ve bu da ona karar verme ve uygulamada hız sağlıyordu. Kumanda kabininin camından yanıp sönen sarı uyarı ışığıyla objeye doğru yaklaşan Tazının ustaca hareketleri izlenebiliyordu. Tüm manevralar tamamlanıp hedefin tam üstüne gelindiğinde obje, robotun altından uzanan konik biçimli paketleme namlusundan fışkıran beyaz ve yapışkan bir jel ile kaplandı. Tamamı kaplandıktan birkaç saniye sonra donan bu jel sayesinde robot objeyi hem yakalamış hem de paketlemişti. Paketiyle beraber treylere doğru hareketine devam ederken tüm sınıflandırma işlemlerini de bitirmiş konteynerde objeyi nereye ve nasıl yerleştireceğine karar vermişti. Yörüngede salınımına devam ediyordu. Uzayın dur durak bilmez enginliği bazen bir kement gibi boğazını sıkıyor, bazen de içini daha önce hiç tatmadığı bir özgürlük duygusuyla dolduruyordu. İkinci bir sinyal onu henüz daldığı düşüncelerden yine sıyrılmak zorunda bıraktı. Monitörde yaklaştırdığı görüntüyü tanıyınca şaşkınlıktan donakaldı. Virtual-form bir bio-bilgisayara yörüngede rastlamak onun gibi bir bilgisayar gurusu için çöplükte elmas bulmakla eşanlamlıydı. Bu nadide parçayı tanıtım sitelerindeki resimleri dışında dünyada bile görememişti. İlk olarak derin Uzay görevlerinde yer alan keşif gruplarının kullanımı için tasarlanıp üretilmiş, üretici firma oluşan talepleri göz önüne alarak sivil amaçlar içinde modeller geliştirmiş ama yüksek maliyeti nedeniyle çok sınırlı sayıda bir müşteri onu elde edebilmişti. Bir an düşünüp kararını verdi onu kendine saklayacaktı. Tazıya objeyi konteynerle treyler arasında yer alan hava kilidine bırakması için komut verip bilgisayara bunu öncekinin bir benzeri olarak arşivletti. Bunu yapabilmesi için ufak bir oyun oynamıştı, bu onun için çocuk oyuncağıydı. Heyecanla dış uzay elbisesini giyip kilide yöneldi, acil çıkış kabinine girip basıncı dengeledi. Konteyner kısmına bakan kapıyı açıp tazının bıraktığı bilgisayarı aldı. Kapıyı kapatıp yine iç basıncı kabin basıncına geri getirdi. Bir süre vücudunun ani basınç değişikliğine adapte olması için bekledi. Bu olayı da merkeze tazı kontrolündeki bir hatayı düzeltmek için yapılan bir işlem olarak rapor edecekti. Bilgisayarı denemek için sabırsızlanıyordu. Bir futbol topundan biraz daha büyükçe olan küreyi ellerinin arasına alıp incelemeye başladı. Her iki yanında bulunan el izlerine kendininkileri yerleştirip hafifçe bastırdı. Önce kürenin yüzüne bakan kısmında ufak bir delik açılıp, oradan yayılan konik şekilli sarı bir ışık huzmesi bir süre başını taradı. Daha sonra kürenin alt tarafında bir kısım önce biraz aşağı açılıp daha sonra yukarı doğru kayarak büyükçe bir boşluk oluşmasını sağladı. Sonra önünden her iki yana doğru iki parça aynı şekilde kayarak yanlara yapıştı. Küre önce kullanıcısının baş şeklini ve ölçülerini taramış daha sonra hafızasındaki standartlarından hangisine uyduğunu belirleyip ona uygun bir kask şeklini almıştı. Kask bilgisayarı başına takıp yanlara açılmış iki kapağı hafifçe bastırdı. Bu genelde her kask takan kişinin yaptığı çok tipik bir hareketti. Ve bilgisayarı tasarlayanlar artık tüm tasarımcıların göz önüne aldığı tüketicinin basit psikolojik davranışlarına uygun bir konsepti yaratmışlardı. Bu hareketle birlikte sadece gözlerinin önünü kapatan şeffaf bir panel aşağıya inip bilgisayar çalışmaya başladı. Panelin inmesiyle ellerinin önünde sanal bir klavye ve tam karşısında bir ekran beliriverdi. Her şey dokunma ve görme sinirlerinin yapay uyarımı ve bunların seçiminin bilgisayara geri dönüş komut sinyalleri olarak algılanması esasına uyarak yapılmıştı. Eş zamanlı olarak mikron düzeyinde bir iğne (bağlantı probu) omuriliğe girerek bilgisayarın beyinle nörolojik temasını sağlamıştı. Bunun nedeni bu bilgisayarın üstünlüğünün de açıklamasıydı. Çünkü insan beyninin inanılmaz kapasitesi ve açıklanamayan hızı bilgisayarın kullanabildiği özellikler haline geliyor, böylelikle beynin ve bilgisayarın avantajlı yönleri bir araya getirilip aralarında çok iyi bir ortaklık kurulmuş oluyordu. Ayrıca insan vücudunun ürettiği elektrik bilgisayarın gereksinim duyduğu güç kaynağı sorununu da ortadan kaldırıyordu. Üretici firmanın logosu ve bir jenerik müziğiyle açılan bilgisayar sahibine "Merhaba," dedi. Daha sonra kullanıcının basit fizyolojik yapısı; kan gurubu, yaşı, cinsiyeti, DNA profili gibi özellikleri ekranda akmaya başladı. En son olarak bu bilgisayarı kullanan ikinci kişi olduğu ve nörolojik temas probunun her kullanıcı değişikliğinden sonra değiştirilmesi gerektiği uyarısı belirdi. Bunu o da biliyordu ama yaşadığı heyecan yüzünden aklından çıkıp gitmişti. Bunu daha önce bir kişi kullandıysa o da derin uzay uçuşları personelinden biriydi. Onların ne kadar incelikli sağlık testlerinden geçirilip uzaya öyle çıkarıldıklarını gayet iyi biliyordu. O yüzden bunun üzerinde pek fazla durmaya gerek duymadı. Yavaş yavaş her şeyi anlamaya başlıyordu. Bu, bir süre önce yola çıkan ama şüpheli bir biçimde ortadan kaybolan derin uzay araştırma gemisine ait bir mürettebatın kişisel bilgisayarıydı. İşletim sisteminin kullanışlılığına, verilere ulaşma hızına ve sonsuz kapasitesine hayran olmuştu. Bilimsel araştırmalarla ilgili pek çok dosya vardı ama bunların pek çoğu uzmanından başkasına bir şey ifade eden bilgiler değildi. Kayboluşun nedeni hakkında da herhangi bir veriye rastlayamadı. Şahsi dosyalara girmek istediğinde onu bir şifre programı karşıladı. Bunun gibi kaç şifre programını alt ettiğini düşünerek gülümsedi. Ufak bir uğraştan sonra aradığı dosyalara ulaşmıştı. "Beni bulan benim aradığımdır. Beni kullanan kendini bana sunandır Bilinç atlası önümde açılır Ve keşfin tatlı heyecanı içime dalga dalga yayılır." Doğrusu gözlerinin önünde olan bitenlere inanmak konusunda kararsızdı. Önce önünde bomboş bir sayfa açılmış, o boş sayfanın ortasındaki tek bir noktayı fark eder etmez oradan itibaren izlediği her alan yazıyla dolmaya başlamıştı. Yani o yazıyı takip etmiyor, yazı onun gözlerini takip ediyordu. Neler olduğunu anlamak için bir an gözlerini kapatıp düşünmeye çalıştı. Bu programa konmuş bir virüsün oyunu olabilir miydi? Özel dosyalara izinsiz girenler için yapılmış tatsız bir şaka. Tekrar gözlerini açıp olayı çözmeye kara verdi. "Sonsuzluk denizinde bir balık tuttun. Balık içinde siyah bir inci buldun. Gözlerini onun üzerinde dolaştırırken İnci içinden bakan kendini gördün." Gözlerini son nokta üzerinden ayırmaya korkuyordu. Bakışları orada sabitlenmişti. Birden tüm harfler o son noktaya doğru sürüklenerek sifondan akan sular gibi kaybolup gitti. Son harf de akıp gözden kaybolduğunda kendini başlangıçtaki noktaya bakar buldu. Sistemden çıkmaya karar verip tam programı kapatacakken omuriliğinde hissettiği şokla sarsıldı. Sistem ayrılmasına izin vermiyordu. Bembeyaz sayfanın ortasında çaresizlik içinde o noktaya, noktada ona bakıyordu. Birden nokta büyümeye başladı. Büyüdü, büyüdü, tüm sayfa simsiyah oluncaya kadar büyümeye devam etti. Şimdi karanlık sayfada noktanın olduğu yerde belli belirsiz bir ışık kıpırdamaya başlamıştı. O anda kendini karanlık bir tünel içinde o ışığa doğru ilerler buldu. Ateş karanlık odada kendi çıtırtılarının eşliğinde kıvrak figürlerle dans ediyor, bağdaş kurup oturmuş yaşlı adamın karanlık gölgesini devleştirerek arkadaki duvara oyuyordu. Elindeki dalla közleri karıştırıp gözlerinde alevleri dans ettiren bu adam karşısında korkudan kıpırdayamayan yabancıya kayıtsızdı. Aralarında geçen an parçalarının yarattığı gerilim suyun aksine düşen taşlar gibi boşluğu dalgalandırıyordu. Yukarı yönelen bir çift göze ait bakışlar, boşlukta kayarak aşağı yönelmiş bir çift gözle birleştiğinde dalgalanan boşluk duruldu. Yabani atlar gibi koşuşturarak atan bir kalp, uslu bir deniz gibi mırıldanarak kendini sahile vurdu. Korkunun dizginlediği sorular birer birer kurtulup beyinden dile hareket etti. "Şey, burası neresi? Siz, siz kimsiniz? Yoksa bir sanal gerçeklik programı içine mi girdim? Öyleyse çok başarılı olduğunu söylemeliyim. Her şey o kadar gerçek ki..." "Gerçek? Evet, her şey olduğundan daha gerçek. Eğer elini ateşe sokarsan yanarsın; çünkü ateşin elini yakması gerektiğini sanıyorsun. Tıpkı gözlerini takip eden yazılar gibi gerçeklik de senin düşüncelerini takip eder. Tüm gerçekliği düşünerek var edersin." "No-spoon tarikatı!" diye haykırdı, "ama sizin tüm üyeleriniz topluca intihar etti. Siz onların hazırladığı akıllı bir program mısınız yoksa?" "No-spoon tarikatı mı? Evet, onların da kendilerine göre bir gerçeklik tanımı vardı. Kendi içinde doğruydu ama bu bir çemberi izleyen bir doğruluktu. Her söylemleri bir öncekileri, bir öncekiler de bir sonrakileri doğruluyordu. Benim şu anki konumum onların söylemleriyle tam olarak uyuşuyor ama bu geçici bir durum.Benim için gerçeklikler bahçesinde daldan dala konan bir böcek benzetmesi oldukça uygun olur, ama bulunduğum durum için lambadaki cin tanımlaması hem uygun hem de komik olur sanırım." Kahkahalar atarak başını geriye doğru attı. Elindeki dal ateşte çıtırdayan bir parçayı yerinden oynattı. Ufak kıvılcımlar tiz sesler çıkartarak çevreye yayıldı. Sonra elini kır sakallı çenesine dayayıp ciddi bir ifadeyle düşünmeye daldı. "Ya da Süvari denilebilir bana ilk patlamadan beri Evrenin genişleme dalgaları üzerinde seyrini sürdüren." Suskunluk anın üzerine derin bir hüzün mührü vurdu. Ani bir hareketle başını kaldırdı, yüzü ateşin ışıltılarıyla aydınlandı. "Her neyse tanımlar üzerinde vakit kaybetmeyelim. Pratik yararı dışında tanımların hepsi eksik, yarım ya da tek taraflı değil midir zaten?" Bana… Bana Cin diyebilirsin. Ben de sana Alaaddin dersem bana kızmazsın herhalde." Yine o dolgun kahkaha ateşi süpürerek sıcaklıkla beraber etrafa yayıldı. "Şey pek bir şey anladığımı söyleyemem ama sanırım benimle karşılaşmanızın tamamen bir rastlantı olduğunu bilmiyorsunuz. Ben bu bilgisayarın sahibi değilim ve bu programa da izinsiz girdim. Yani her ne amacınız varsa benimle gerçekleştirmeniz bence olanaksız." "Rastlantı? Sonsuzluk içinde sonsuzda bir olan bir olasılığın yerine gelmesinin rastlantı mı yoksa zorunluluk mu olduğu konusunda yeni bir tartışma yapabiliriz belki. Benim kadar çok zamanın olsaydı ne demek istediğimi daha kolay anlardın. Ve sana gelince beni bulan sensin değil mi? Beni bulabildiğine göre beni arıyordun, sen bunu bilmesen de. Ama daha açık olmalıyım galiba. Sana hikayeyi en başından anlatmalıyım." Ortada yanan ateş güçlenerek büyümeye başladı. Ani bir dürtüyle kendini geriye atmak istedi ama kımıldamasına olanak tanımayan alevler onu sararak yukarı doğru taşımaya başladılar. Ateş dev bir fıskiye gibi fışkırarak onu yıldızlı ve karanlık bir geceye fırlatıverdi. Önce karşısında dev bir yüz buldu sonra ona bitişik bir başkasını gördü ve daha sonra birbirini izleyen pek çok yüzü ardı ardınca görmeye devam etti. Yüzlerden oluşan bir çemberin ortasına kalmış ona hem çok tanıdık gelen hem de hiç tanımadığı; hem hep değişen hem de hep aynı kalan akışkan bir yüze bakar olmuştu. Bakışlarını nereye çevirse sürekli aynı yüzle karşılaşmaktan kurtulamıyordu. Yüz konuşmaya başlayınca yıldızlı ve karanlık gece bir ucundan sökülen bir kazak gibi harf harf çözülmeye ardında sakladıklarını ortaya sermeye başladı. Konuşulan dilin bir omurgası yoktu. Aynı yüzün kendisi gibi tanıdık ve yabancıydı. Yıldızlı ve karanlık gecenin ardındaki bembeyaz ışık okları sökülen parçalardan süzülerek hızla ilerliyor ama hedefine ulaşamadan bükülüp çıktığı merkeze geri dönüyordu. Böylece yüzlerden oluşan çemberin ortasında ışıktan oluşan bir küre dönmeye başladı. Küre bembeyaz olduğu için onu görmek olanaksızdı ama yüzün ağzından çıkan kelimeler kürenin varlığına yataklık ediyor onun imgesini kendisinden daha güçlü kılıyordu. Kürenin genişleyip şiştiğini, parçalanarak kendini oluşturan ışık oklarını dört bir yana saçtığını, ilmik ilmik dağılan kürenin yarattığı anaforlarla tomurcuklar oluşturduğunu imleyen yüz yavaş yavaş durulmaya ve konuştukları anlaşılır hale gelmeye başladı. "Aynı 'anda'lıktan ve aynı 'yerde'likten çıktı her şey. Ve böyle bir anda ve böyle bir yerde her ses, her yüz, her renk aynı olmaktan başka ne yapabilirdi? Böyle bir anda oylum diye bir şey yoktu. Her şey, her şeye eşit uzaklıkta ve yakınlıktaydı. Çünkü her şey yoktu, sadece Şey vardı. Ama Şey varlığa dair ne varsa içinde barındırmakla var olmayı da beraberinde taşımak zorunda kalmıştı. Ve var olan kendini oluşturmak için Şeyi parçaladı. Onu pek çok merkezden farklı uzaklıklara dağıtarak derinliği ve oylumu oluşturdu. İşte varoluşa farklılık ve varoluş bilincine kendine bir göz atma şansı böyle verilmiş oldu. Çünkü varoluş bilinci farklılık olmadan nasıl kıyas yapabilirdi? Kendini merkezden merkeze taşıyan varoluş bilinci, varoluşa farklı açılardan bakabildi. Her varoluşu görebilen tek bir nokta arayışı içinde ordan oraya savrulan bilinç için çok yüzlü bir Hint tanrısı gibiydi gördükleri. Sonunda bundan yorulan bilinç için bakmadığı tek bir nokta kalmıştı. Ve kendi içine yöneltmeye karar verdi bakışlarını. Tıpkı merkezden uzaklaşıp yine kendine dönen ışıkların oluşturduğu küre gibi dört bir yandan sararak kendini, kendi bakışlarından oluşan bir küre yaptı kendisine. İşte şimdi aradığı merkezi bulmuştu bilinç. Tüm gördüklerine kendinden çıkarak bakacaktı ve her şey ona dönecekti yine kendine. Bilinç küresi giderek gelişti ve zenginleşti. Zamanı gelince bir tomurcuk gibi patlayarak yaprak yaprak açıldı. Ortasında parıldayan özüyle dev bir çiçeğe benziyordu. Her bir yaprağı salınımlar yaparak uzuyor, Bilinç'in özünü çevreleyen bir eteğe dönüşüyordu. Öz Bilinç'e varlık bilgisiyle birlikte varoluş sevincini de taşımıştı ve neşeyle dönmeye başlayan Bilinç özünü dört bir yana saçarak farklı bilinçleri Evrenin değişik noktalarına ekti. Aynı süreçleri yaşayan tohumlar birer birer patlayarak bir Bilinç tarlasını oluşturdular. Ve oluşturmaya da devam ediyorlar." Kelimelerle imgeler arasındaki dans bittiğinde artık belirlenmiş olan yüzün etrafındaki karanlık yerini ateşin başında oturan adamın siluetine bıraktı. Yine başlanılan noktaya geri dönülmüştü. Gördükleri anladıklarına, duydukları hissettiklerine karışmıştı. Önüne sunulanları yudumlamak için hangi duyularının yardımını aldığını hatırlamakta zorlanıyordu. Ateşin başındaki adam başını yana eğmiş meraklı bakışlarını yüzünde dolaştırıyordu. İnsana ferahlık veren bir dokunuşun şakaklarından yanağına indiğini hissetti. Ona çok uzun zaman önce verilmiş ama sonradan kaybedilmiş bir duygunun tanıdık izlerini hissederek ürperdi. Çoşkulu bir akışın doldurmaya başladığı kalp sonunda taşarak, gözyaşlarını ipe dizili damlalar gibi ortaya serdi. Uzun zaman önce sıkı sıkıya örerek oluşturduğu şüphe kozası yavaş yavaş dağılarak her zaman göstermekten kaçındığı bir benliği, baharın ilk yağmurundan sonra kanatlarını yeni açan bir kelebek gibi boşluğa salıverdi. Neşeydi; akışkan varlığı, içine aktığı duygunun şeklini almıştı. Sonra hüzün oldu ve sevinç. Yepyeni bir varlık bilincinin içinde patlayan tohumlarını izliyor baştan başa bir çiçek bahçesine dönüşmesini hayretle seyrediyordu. Gözlerini kapatıp bu çiçek bahçesinin yumuşak kollarına kendini bırakıverdi. Kendine geldiğinde ekrandaki düşük enerji seviyesi uyarısıyla karşılaştı. Bayılmıştı, zaten bilgisayar onu check-uptan geçiriyor ve sistemden çıkıp dinlenmesi gerektiğini bildiren acil uyarılar gönderiyordu. Paneli geriye itmesiyle birlikte sistem kapandı. Prob çıkıp bağlantıyı kesti. Kaskı başından çıkarıp çevresine bakındı. Ensesinde ufak bir kaşıntıdan başka bir şey hissetmiyordu. Birden derin bir sessizliği fark etti. Yörünge her zamankinden daha boş gözüküyor, alıcılardan hiçbir sinyal ulaşmıyordu. Tüm sistemleri gözden geçirmeye karar verdi. Ama her şeyin kusursuz çalıştığını görerek irkildi. Her zaman yoğun bir trafiğin gözlenebildiği tarayıcı ekranlarındaki derin boşluğun aklına getirdikleriyle ürperdi. Ama en çok haberleşme sistemlerindeki sessizlik onu ürkütüyordu. Tüm frekansları denedi ama hiç bir çağrısına cevap gelmedi. Umutsuzca dünyaya çevirdi bakışlarını. Her zaman ışıltıları fark edilen şehirler tamamen karanlığa gömülmüştü, uygarlıktan hiçbir ize rastlanmıyordu. Sakin olup düşünmeye çalıştı ama hiçbir şeye anlam veremedi. İçgüdüsel olarak kontrol panelinin başına geçip kumandayı manüele aldı ve treyleri dünyaya yönlendirdi. Ne uzaydan ne de yerden yönlendirme olmadığı için nereye inebileceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Tek istediği kendini hiç olmadığı kadar yalnız hissettiği uzay boşluğundan kaçıp dünyaya inebilmekti. İniş için standartlara uygun demek pek doğru değildi. Tüm güvenlik prosedürleri atlanmış gerektiğinden daha fazla şansa yer verilmişti. Çarpmanın şiddetinden yarıya kadar kuma gömülmüş, Treyler oldukça hasar görmüş, hemen hemen tüm sistemler devre dışı kalmıştı. Kabin içine göz attığında bağlantılarından kopmuş bir konsolun altında yamyassı olmuş Bio-bilgisayarı fark etti. İçinde olanlardan onu sorumlu tutmak için çok kuvvetli bir arzu filizleniverdi. Acil tahliye kapağını açabilmek için sürtünmeden ısınmış treylerin soğumasını beklemek zorundaydı. Yerçekiminin etki alanına girer girmez zaten içinde yapay bir çekim alanı olan Treyler dayanılmaz bir hale gelmişti. Diğerlerini aksine yerçekimi illüzyonu ünitesi aksatmaksızın görevine devam etmekteydi. Mıknatısların ortasında kalmış bir metal parçası gibi treylerle mücadele ederek çıkışa ulaştı, normalden iki kat fazla güç harcayıp kapağı açarak kendini dışarı atabildi. Güneş ışığı gözlerinde ani bir ışık patlaması yaparak anlık bir körlüğe yol açtı. Çevresine uyum sağlayabilmek için geçen zaman dilimi içerisinde bir eli gözlerinde, çöküp oturmaktan başka bir çaresi yoktu. Işığa alıştığında çevresinde ilk gördüğü alabildiğine uzanan bir kum denizi ve ufukta buğulu bir sınırın üzerinde yükselen gökyüzüydü. Derken dans eden ufuk çizgisinin ötesinden bir karaltının ona doğru yaklaşmakta olduğunu gördü. Sıçrayıp ayağa kalkarak avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Karaltı ritmik hareketlerle doğrudan onun üzerine geliyordu. Yaklaştıkça bunun siyah bir ata binmiş Arap kıyafetli bir süvari olduğu ortaya çıktı. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Kurtulma sevinci, ardından gelen korkuyla bastırılmış, ortaya çıkan merak ve şaşkınlıkla gölgelenmişti. Süvari birkaç metre kala durdu, peçesinin ardından bakan gözleriyle karşısındakini sessizce süzüyordu. Huzursuzlanıp şahlanan atını dizginleyip sakinleştirdi. Peçesini aralayıp yüzünü açtığında şaşkınlık ve öfke dolu bir haykırışın çölün kumları arasında sürünen bir yılanı ürkütüp kaçırdığını kimse fark edemedi. "Hayır, olamaz hala programın içindeyim! Sistemden çıkamadım, hala Treylerin içindeyim!" Ellerini eğerine dayayıp gözlerini bu trajik gösteriye diken süvari, havai fişekler gibi yükselerek, zirvede patlayan bu güçlü duyguların sakinleşip yatışmasını sabırla bekledi.
1. Bölümün Sonu
|
|||||||||||