|
Beyninde Çınlayan Bu Ses Sana Ait Değil! Özlem PEKER |
|||||||||||
|
Sakın panikleme. Deliriyor falan değilsin. Kendi kendine konuşmuyorsun. Benim sesimi duyuyorsun sadece. Tepki vermeden önce söyleyeceklerimi dinle lütfen. Sana hiçbir zararım dokunmayacak. İstesem bile yapamam zaten. Bu halde kendime bile zarar veremem. Senden isteğim, gitme zamanım gelinceye kadar beni kendimle başbaşa bırakmaman. Dayanamıyorum buna. Çok acı veriyor. Seninle konuşmaya ihtiyacım var. Sana ulaşmam ne kadar uzun sürdü bir bilsen. Göremiyorum seni ama beni duyduğunu hissediyorum. Az sonra burada olacaklar. Bu yüzden kim olduğumu sana bir an önce anlatabilmek için hızlı konuşuyorum, bağışla. Bir saniye, kapının açıldığını duydum. Geldiler bile. Tahminimden daha erken. Seninle konuştuğumdan haberleri olmayacak merak etme. Benim burada olduğumu bilmiyorlar. Yaklaşan ayak seslerine bakılırsa bu sefer kalabalık gelmemişler. Evet, yanılmamışım. Sayıları azalmış. Bugün üç kişiler. Gözlüklü olanla, saçları dökülmüş olanı tanıyorum ama üçüncüsü ilk kez geliyor buraya. Diğer ikisinden daha genç duruyor. Herneyse, bunun bir önemi yok. Üç gündür olabilecek en gereksiz detaylarda kaybolduğum için herşeye farklı bir gözle bakar oldum galiba. Belki bana bir faydası olur diye gördüğüm herşeyi ve herkesi en ince ayrıntılarına kadar inceliyorum. Yeniden ve yeniden inceliyorum. Dokunamıyorum ama. Bu insanlar benden farklı mı sanki? Onlar da etrafı kim bilir kaç kez baştan sona gözden geçirdiler; tıpkı benim gibi hemen hiçbir şeye de dokunamıyorlar ayrıca. Bu anlamda eşit durumdayız. Bir yandan da ciddi bir fark var aramızda. Onlar, bu evin dışında da pek çok bilgi edinebiliyorlar. Bense sadece bu evde konuşulanlarla yetinmek zorundayım. Emin değilim ama şu anda benden korkmadığını düşünüyorum nedense. Umarım yavaş yavaş alışıyorsundur sesime. Bir dakika, mutfağa geçiyorlar galiba. İzninle. Tam tahmin ettiğim gibi, yine masanın üzerinde duran tepsinin başında toplandılar ve hep yaptıkları gibi tepsinin içinde duran üç tabaktan dolu olan ikisiyle değil de boş olanıyla ilgileniyorlar. Biliyor musun, bu tepsinin buraya nasıl geldiği hakkında en ufak bir fikrim yok. Dur bir dakika, bir gelişme olmuş bu sabah. Kafalarının karıştığından bahsediyor gözlüklü olanları. Hey, ne olduğunu söyleyin de ben de öğreneyim. Hayır, söylemiyorlar. Doğruca salona geçiyorlar. Ne kadar telaşlılar bugün. Yine o güzelim koltuğumun önüne dikildiler. Ona oturabilmek için can attıklarına bahse girerim. Ama olmaz, eşyalara dokunmak yasak. Oysa öyle yumuşak, öyle rahat görünüyor ki bir kez oturabilseler kalkmak istemeyecekler. Canım koltuğum benim. Az aramamıştım onu. Nereden bilebilirdim ki onun üzerinde öleceğimi. Daha doğrusu öldürüleceğimi. Üç gece önce öldürüldüm. Sen istersen buna cinayete kurban gitmek de diyebilirsin ama ben “cinayet” kelimesinden hoşlanmıyorum. Sevgili koltuğumda oturmuş, gözlerim kapalı hayallere dalmışken bir anda veda ettim hayata. Beni kimin öldürdüğünü bilmiyorum. Gerçi polisler daha çok intihar ihtimali üzerinde duruyorlar ama ben kendimi öldürmedim. İnan bana. Zor bir dönem geçirdiğim doğru, fakat yaşamayı severim. Daha doğrusu severdim, ancak bilmediğim biri beynime sıktığı bir kurşunla hayatıma son verdi. Kimse duymadı silahın sesini. Sadece ben. Tam beynimin içinde. Temiz iş çıkardı katilim. Ne zaman ve nasıl girdi eve ve ben neden yanıma yaklaştığını duymadım bilemiyorum açıkçası. Bilmediğim öyle çok şey var ki! Mesela kurşunun ne kadar uzaklıktan sıkıldığını tespit edebildiler mi? Bu tespit, benim intihar etmemiş olduğuma karar vermelerini sağlayabilecek mi ve elbette uzaktan öldürüldüysem eğer, olaya intihar süsü veren katilim bunu düşünemeyecek kadar gözleri kapalı mıydı? Ne yazık ki öldüğüm andan belirli bir süre sonrasına kadar hiçbir şey hatırlayamıyorum. O süre boyunca hiçbir boyutta var olmadım sanki. Kendimi hissettiğimde gördüğüm ilk görüntüyse duvar saatimdi. Sekiz buçuğu gösteriyordu. Sabah sekiz buçuk. Sonra kitaplığımı gördüm, kitaplarımın önünde duran karımın resmini ve kardeşimle ben henüz çocukken çekilmiş olan aile resmimizi, kitaplığın yanındaki yemek masasını, hemen ilerisindeki güzelim koltuğumu ve koltuğumda kendimi. Son gördüğüm görüntüye takılıp kaldım. Bedenim oradaysa ben neredeydim? Ben buradaysam o kimdi? Beynimde çınlayan o sesi hatırladım ve hemen ardından hissettiğim büyük acıyı. O soğuk gerçeği fark ettiğimde ne avazım çıktığınca bağırdım ne de ağladım. Sadece baktım. Dehşet yok, üzüntü yok. İnan bana ölünce ölümü daha sessiz kabul ediyor insan. Hala buradayım ve katilimin kim olduğunu öğreninceye kadar da bu dünyayı terk etmeye hiç niyetim yok. Bu sadece bana özel bir durum değil. Öldürülen ve kendisini kimin öldürdüğünü bilmeyen herkese tanınan bir hak bu. Kullanıp kullanmamaksa kendi elinde. Ben, katilimin kim olduğunu bilmediğim sürece huzura kavuşamayacağıma emin olduğum için kalmayı tercih ettim, fakat ne yalan söyleyeyim bu kadar zorlanacağımı ummuyordum. Şu anda kendi evimde, yabancıların arasında yapayalnızım; başıma gelenleri çözemiyorum bir türlü ve tüm bunlar sinirlerimi bozuyor. Delirecek gibi oluyorum. Seni de teklifsizce bu duruma dahil ettiğim için kızmıyorsundur umarım. Özellikle sana ulaşmak istememiştim aslında. Bir insan, kim olursa olsun fark etmez, beni dinleyecek bir insana sesimi duyurabilmeyi dilemiştim. Bir başkasını yanımda hissetmek, kendi kendime konuştuğum düşüncesi yüzünden aklımı kaçırmama engel olur diye düşünmüştüm. Şu anda evimde bulunan bu insanlara ulaşmayı denemediğimi sanma sakın. Çok uğraştım ama bir tekine bile sesimi duyuramadım. Bir saniye, gözlüklü olanları sokak kapısına yöneldi. Gidiyor mu yoksa? Hayır, kapıyı ardına kadar açık bıraktığına göre fazla uzağa gitmiyor olsa gerek. Ne yaptığını anlayabilmek için onu takip edemiyorum, çünkü filmlerdekinin aksine ruhumu istediğim her yere sürükleyemiyorum. Tek hareket alanım burası, evim. Hoş yaşarken de hareketli bir insan sayılmazdım. Sevmezdim koşuşturmalı hayatları. Çocukken bile, kardeşimin aksine, çoğu zaman evde oyalanırdım. Büyüdüğümde de hiçbir şey değişmedi. Hatta işimi bile eve taşımıştım. Babamın şu son isteği olmasaydı, işin kapısından bile geçmezdim inan. Biliyor musun, hayatım boyunca evim hep yetti bana ve belki de bu yüzden karıma hiçbir zaman yetemedim. Daha doğrusu ölmeseydim yakında eski karım olacak olan karıma. Ona haber verdiler mi acaba? Vermişlerdir kesin. Perişandır şimdi. Kardeşim onlara bunalımda olduğumu söylemiş. Dün aralarında konuşurlarken duydum. Bunalımda değildim oysa. Hiç bir zaman olmadım. Dedim ya, sadece zor bir dönemdeydim; karımla boşanmak üzereydik. Kısa süre önce de annemin hemen ardından babamı kaybetmiştik. Babamın son isteğini yerine getirebilmek için işlerin başına geçmek zorunda kaldığımdan bahsetmek bile istemiyorum, çünkü benim gibi gözlerden uzak, sessiz bir hayat sürmenin yollarını arayan bir insan için ürkütücü büyüklükteki bir işin tüm sorumluluğunu üstlenmek hiç de iç açıcı bir olay değildi. Tüm bunlara rağmen sakinliği ölümde aramak aklımın ucundan bile geçmemişti. Ne kadar yavaşsınız beyler, ne kadar yavaşsınız. Neden daha pratik değilsiniz sanki! Neyse neyse, onların bu işi çözeceklerine güvenmek zorundayım. Başka çarem yok. Kapı mı kapandı? Evet, geri geldi gözlüklü olanları. Komşumun henüz evde olmadığını söylüyor arkadaşlarına. Demek ki az önce komşumla konuşmaya gitmiş. Neden onu bulmaya çalışıyorlar ki? Dur biraz, anladığım kadarıyla az önce mutfakta bahsettikleri yeni gelişmelerde komşumun payı çok büyük, çünkü öldüğümü öğrendiğinden beri ortalarda görünmeyen bu yaşlı kadına sabah bir şekilde telefonla ulaşabilmişler. Polislerin sordukları bazı sorulara verdiği cevaplarsa bir anda akıllarındaki cinayet ihtimalini kuvvetlendirivermiş. “Cinayet” onların lafı. Benim bu lafı tercih etmediğimi biliyorsun. Eee sonra? Neden üstü kapalı konuşuyorlar sanki, hiçbir şey anlamıyorum söylediklerinden. Tamam, komşum birazdan evine dönecekmiş. Daha detaylı konuşabilmek için onu bekliyorlarmış şu anda. Bir de, şüpheliler listesinde karım ve kardeşim varmış. Ayrı ayrı ya da birlikte. Peki, bu ne demek şimdi? Ne söylediklerinin farkındalar mı bunlar? Karım veya kardeşim; hatta belki de birlikte. Hayır hayır, öldürüldüm dediysem, onlardan şüphelenmenizi de söylemedim size. Hem böyle bir ihtimale inanacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Suçu elinizin altındaki birisine yükleyip bu işten sıyrılmaya mı çalışıyorsunuz yoksa? Katilimin kim olduğunu öğrenmek falan istemiyorum artık. Terk edin evimi. Hepiniz! Hemen şimdi! Sakin olmalıyım. Sakin olmalıyım. Duygusallığa yer yok. Sırası değil bunun. Bu sadece bir ihtimal. Bunun bir intihar olmadığını anlamalarını isteyen ben değil miydim? Eğer öldürülmüş olmam ihtimalini araştıracaklarsa, benimle bir bağı olan herkesten şüphelenmek zorundalar. Bu şüphelilerin gerçekten beni öldürmüş olacakları anlamına gelmez. Haksız mıyım? Ah keşke cevap verebilseydin bana. Birisinin benimle konuşmasına çok ihtiyacım var. Kendi sesim beni sakinleştirmeye yetmiyor. Dayanıklı olmalıyım. Çok dayanıklı. Öldüm zaten. Zor olan kısım geride kaldı. Bundan sonrası sadece huzura kavuşmak için. Ne huzur ama! Biliyor musun, onlar ihtimal veriyor olsalar da ben karım ve kardeşimin birlikte hareket edebileceklerine inanmıyorum. Ölseler birlikte birisini öldürmezler. Onlar birlikte hiçbir şey yapmazlar; birbirlerinin en korkulası düşmanıdırlar. Tekrar sessizleştiler. Düşünüyorlar. Burada olduğumu bilmiyorlar elbette ama sanki duyduklarım karşısında beynimden vurulmam için bana zaman tanıyorlarmuş gibi bir halleri var. Ben üç gün önce beynimden vuruldum zaten beyler. Sağolun. Siz konuşmanıza devam edin. Şu anda tek ihtiyacım olan daha fazla bilgi! Yok, konuşmayacaklar. Tekrar mutfağa yöneldiler. Orada da konuşmayacaklarına eminim. Ben burada kalacağım. Başımı döndürüyor bu gel gitler. Hem senin vaktini de sadece evin içinde sağa sola gittiğimi anlatarak çalmak istemem. Keşke biraz oturabilseydim. Öldükten sonraki o sabah, kendimi koltuğumda gördüğüm anı anlatmıştım ya, işte o zaman katilimin hiç tanımadığım adi bir hırsız olmasını dilemiştim içimden. Oysa şimdi karşıma çıkan şu duruma bak! Ne bekliyordum ki? Hırsızlığa dair en ufak bir ipucu yok ortada. Ne olur sanki katilimi hiç tanımıyor olsam. Bir yakınım tarafından öldürülmüş olmayı istemiyorum. Yine de mantıklı düşünmek zorundayım. Evet evet, kocaman bir şehirde meçhul bir katili aranmalarındansa, iki kişi üzerinde yoğunlaşmalarını kesinlikle sevinçle karşılamam gerekir. Bir şeyler mi konuşuyor bunlar? Mutfaktan sesleri geliyor. Karım ve kardeşimden bahsediyorlar galiba. Yanlarına gitsem iyi olacak. Biraz kenara çekilin de girebileyim aranıza. Neyse, burada da durabilirim. Evimin anahtarı benden başka yalnızca karımda ve kardeşimde varmış. Gözlüklü olan sanki çok önemli bir şeymiş gibi bunu anlatıyor arkadaşlarına. Aferin, çok iyi. Peki bu bilgi sevdiğim iki insanı suçlamak için yeterli mi sizce? Kime soruyorum ki ben? Hiç biri duymuyor sesimi. Boyuna aralarında konuşup duruyorlar. Konuşsunlar bakalım. Kardeşimde anahtar olduğunu ben de biliyorum, fakat karımda olduğunu unutmuştum. Daha doğrusu şimdiye kadar üzerinde bile düşünmemiştim bu konunun. Birkaç ay önce ayrı yaşamaya başlamıştık ve bu süreçte aklımı kurcalayan daha önemli konular vardı. Anahtarının hala kendisinde olduğunu onlara karım mı söylemiş acaba? Hayır, şimdi anlaşıldı. Bildiği hiç bir şeyi unutmayan sevgili komşum, bunu da unutmamış anlaşılan. Her ikisinde de evin anahtarı olduğunu o söylemiş polislere. En genç olanları mutfaktaki balkonun kapısını inceliyor şu anda. Diğerleri de daha önce incelemişlerdi aslında. Olsun, her şeyi tekrar tekrar incelemeden içleri rahat etmiyor. Diğer ikisi salona geçiyorlar. Onlarla gidiyorum. Belki aralarında bir şeyler konuşurlar. Evin pencerelerine bakıyorlar bir kez daha. Oysa beşinci kattaki bir eve kapıdan başka bir giriş yolu olmayacağını gözü kapalı bilmeleri gerek. Sokak kapısından başka giriş yolu yok. Buna rağmen, tek başına bir anahtar yüzünden karım ve kardeşime yüklenmeleri hiç doğru gelmiyor bana. İnsanları bu şekilde itham edebilmek için başka nedenleri de olmalı. Gerçi büyük ihtimalle ölümüm hakkında benden daha fazla bilgiye sahiptirler. Benim elimde bu dört duvar arasında edindiğim azıcık kuru bilgiden başka ne var ki? O gece kapıyı açık unutmuş olabilir miyim acaba? Hayır, kapıyı güzelce kapattığıma eminim. Eve geldikten sonra da hiç kapı sesi duymadım. Belki de koltuğuma oturup hayallere daldığımda bu dünyadan fazlaca kopmuş olabilirim. Bilemiyorum. Ne kadar bereketsiz bir gün. Laf cımbızla alınıyor ağızlarından. Fena halde sıkıcılar. Aferin onlara. Öldürüldüğüm gece evin pencerelerinin ve balkon kapısının kullanılmadığına bir kez daha karar verdiler. Çok zekice! Belki de onlara güvenmekle hata ediyorum. Gidip arka odada içime mi kapansam acaba? Hayır, iyi bir fikir değil bu. Nasıl olsa hangi odaya gidersem gideyim, oraya da gelip huzurumu kaçıracaklar. Şu hale bak, kendi evimde misafir gibiyim. Bu duygu bana çok yabancı değil aslında ya neyse. Karımla birlikte yaşadığımız yıllar hep bu duyguyla geçti ne yazık ki. O evin sahibi, bense misafiri oldum her zaman. Hem de pek istenmeyen bir misafir. Bu şartlar altında boşanma kararı almak için neden bu kadar çok beklediğimizi merak etmişsindir belki. Seviyordum onu. Hala da seviyorum. Eğer beni öldüren oysa, bu sevgiyi belki yeniden gözden geçirebilirim, fakat varacağım karardan emin değilim. Her şeye rağmen, onun da beni hala sevdiğini biliyorum. Gerçi ayrılmayı isteyen oydu. Olsun, biz sevgisizlikten değil, geçimsizlikten ayrılacaktık. “Geçimsizlik” karımın lafı. Biraz abartılı bir tanımlama bana sorarsan. Eğer katilim oysa, neden boşanıncaya kadar beklemedi acaba? O zaman “kocasını öldüren kadın” demezlerdi; “eski kocasını öldüren kadın” derlerdi. “Eski” kelimesi bazen çok işe yarayabilir. Bak sen şunlara! “Para” diyorlar utanmadan. Karım beni mirasıma sahip olmak için öldürmüş olabilirmişmiş. Yok daha neler. Gözlüklü olanları az önce aynen böyle söyledi. Saçları dökülmüş olan da başıyla onayladı arkadaşını. Nasıl bu kadar acımasız olabiliyorlar? Hey beyler, öldüm ama henüz gitmedim ve bu sözleriniz incitiyor beni. O resmin önünden de çekil bakalım gözlüklü beyefendi. Karımın resmine baka baka onu paragözlülükle suçlayamazsın. Mirasım içinmiş. Siz karımın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz anlaşılan. O benden nafaka bile istemeyeceğini söylemişti. Hem boşandıktan sonra da onu hiç darda bırakmayacağımı biliyordu. Bunu kendisine söylemiştim. O da gözlerimin içine bakıp, “senden dostluğundan başka hiçbir şey istemiyorum” demişti. Mirasım içinmiş. Yok artık. Evet zenginim. Her ne kadar varlıklı biri gibi yaşamıyor olsam da öyleyim, fakat benim karımın parada gözü yoktur. Duyuyor musunuz beni? O para için kimseyi öldürmez. Yapmaz bunu. Kapı çalıyor. Geldi işte. Yıllardır yan dairede yaşayan komşum, bir dedektif edasıyla salonumun ortasında dikiliyor şimdi. İyi ki onun dairesine geçmek yerine burada konuşmayı tercih ettiler. Yoksa yine laf artıklarıyla yetinmek zorunda kalacaktık. “Merhaba, hoşgeldiniz, nasıl oldu hala inanamıyorum, ya çok yazık gençmiş de, sormayın evladım gibiydi....”hadi hadi girin çabuk asıl konuya. Hah hep birlikte mutfağa geçiyoruz. “Çilek” diyor komşum; mutfaktaki tepside duran boş tabakta çilek varmış. Çok iyi hatırlıyormuş. Hepsi birden düşünceli gözlerle tabağa bakıyorlar. Bir tek komşum düşünmüyor. Anlatıyor durmaksızın. Neler söylediğini boşver; olayı çözmeye yarayacak cinsten şeyler değiller. Öldüğüm gecenin sabahında haberi kardeşimden duyduğundan beri evinde değil kızında kalıyormuş, ayrılırken kendisine ulaşabilecekleri bir telefon bırakmayı düşünemediği için çok üzgünmüş, diğer komşuların nerede olabileceğini nasıl bu kadar geç akıl edebildiklerine hayret ediyormuş, falan filan. Bıraksalar sabaha kadar konuşacağını anladıklarından mıdır nedir kibarca yolcu ediyorlar kadıncağızı. Çok ciddiyim iki dakikada başımı şişirdi. Konuşmadığı tek dakikası yoktur sağolsun. Eminim burada olduğu şu kısacık sürede de evin her köşesini radar gibi taramıştır gözleriyle. Kadıncağız hakkında böyle konuşmam hiç hoş değil aslında. Bana çok iyiliği dokunmuş bir insanın arkasından söylenecek sözler değil bunlar. Karımla ayrı yaşamaya başladığımızdan beri bana göz kulak olmuştur hep. Arada bana yemek gönderir, halimi hatrımı sorardı. İyi insandır, iyi insandır da ben çok gerginim şu anda. Konuşsalar da şu çilek işinin iç yüzünü öğrensem. Bak ne diyor gözlüklü olan, sabah telefonda o konuşmuş da komşumla, neyse diyor ki üç gece önce kadıncağız eve geldiğimi görünce bana bir tepside yemek yollamış torunuyla. Torunu tatillerde onda kalır. İşte o gece, saat dokuz gibi torunu çalmış kapımı, ama açmamışım. Çocuk da ne yapacağını bilememiş ve artık ne düşündüyse tepsiyi öylece kapıma bırakıp evine dönmüş. Belki meşgul olduğumu, birazdan açacağımı düşünmüştür, kimbilir. Komşum da, torununun bu yaptığından hoşlanmamış olsa gerek, tepsiyi olduğu yerden almak için dışarı çıkmış, fakat ortada tepsi falan yokmuş. Almış olacağımı düşünüp geri girmiş içeriye. Bu duruma pek anlam verememiş ama üzerinde de fazla durmamış. Kesin televizyonda kaçırmak istemediği bir program vardır. Neyse, ertesi sabah da öldüğüm haberini almış. Tepsideki boş tabakta da çilek varmış. Bunu biliyoruz. Demek benim mutfak masasında duran tepsi komşumun ikramıymış ve demek sevgili katilim bu ikramın “çilek” kısmını kaçırmamış. Kahretsin! Karım çileğe bayılır. En sevdiği meyvedir ama kardeşim de bayılır. Çok şükür, çok şükür kardeşim de bayılır. Ne diyorum ben? Katil kardeşim olsa daha mı çok sevineceğim sanki! Acaba kardeşim beni ölü olarak bulduğu o sabah, apartmanı velveleye vermeden önce çilekleri yemiş olabilir mi? Yapar mı sahiden böyle bir şey? Yok canım yapmaz. İşe gitmediğimi, telefonlara da cevap vermediğimi görünce telaşlanıp evime geldiğini ve beni o halde görünce yıkıldığını söylemiş polislere. O şokun üzerine oturup da çilek yiyecek hali yok sanırım. Aman canım, o sabah beni bulduğu zaman kendi gözlerimle gördüm ya onu. Beni o halde bulur bulmaz dışarı fırlamıştı. Öldükten sonra beni nasıl bulduklarını, nasıl götürdüklerini sana hiç anlatmadım değil mi? Boşver, tatsız detaylar bunlar. İnan aklım çok karıştı. Karım da kardeşim de çileği çok severler ama beni de çok severler. Katil kesinlikle başka biri olmalı. Bırak bu düşünceleri şimdi. Sadece ipuçlarını düşün, sadece ipuçlarını. Anahtar, karım, kardeşim, çilek. Anahtar, karım, kardeşim, çilek. Bu kadar bilgiyle de nereye varacaksak artık! Baksana iki kere üst üste söylediğimde bile parmakla sayılabilecek kadarlar. Biliyor musun, bir ara deli gibi polisiye roman okurdum. O zamanlarda da “cinayet” kelimesinden ve fikrinden hoşlanmazdım ama olayları yazardan önce çözebilmek için kendi kendime ipuçları üzerinde kafa yormaya bayılırdım, fakat ne yalan söyleyeyim o romanlarda bu kadar saçma sapan ve az ipucu olan bir olayla hiç karşılaşmamıştım. Hem daha renkli konuları vardı onların. Yalnızca dört duvar arasında geçmiyorlardı. O zamanlar dedektifliğe öyle özenirdim ki sorma. Yine de bu değildi istediğim. Giderayak dedektiflik yapmak, hem de kendi ölümümle ilgili olarak. Hayır kesinlikle bu değildi. Ona bakarsan, isteklerimin arasında babamın işinde çalışmak ve o öldükten sonra işin başına geçmek de yoktu ama oldu işte. Neyi istemiyorsam o oluyor anlaşılan. Babamın vasiyeti benim için kelimenin tam anlamıyla bir yıkımdı, çünkü onun son isteğini yerine getirmek zorunda olmak, hayallerimin de ölmesiyle aynı şeydi. Üstelik de işin başına geçmek kardeşimin en çok istediği şeyken. İlk gençlik yıllarımızda bile iki lafından biri buydu. Babamın işinin başına geçmek! Aman tanrım. Olabilir mi? Yok canım. Bunun için beni öldürmesine gerek yok ki. Benim hiç gözüm yoktu bu işte. Babamın ruhunu rahat ettirmeye, daha doğrusu benim vicdan azabı çekmemi engellemeye, yetecek kadar bir süre daha durduktan sonra herşeyi ona devredecektim. Biliyordu bunu. Söylemiştim ona. O da gözlerimin içine bakıp, “babam iki oğlunun arasında seni seçtiyse saygı göstermeliyiz buna” demişti ama ben ısrarlıydım kararımda. Rahatlıkla sahip olabileceği bir şey için katil olmayı seçmiş olabilir mi? Hangi insan yapar bunu? Yavaş. Biraz sakin. Sinirlenmenin alemi yok. Yaşıyordum ve öldüm. Kısa süre sonra da ruhum özgürlüğüne kavuşacak. Anahtar, karım, kardeşim, çilek. Anahtar, karım, kardeşim, çilek. Dur biraz, dün parmak izi hakkında bir sürü şey konuşuyorlardı. Tepsinin de boş tabağın da bu açıdan temiz olduğunu söylediklerini duymuştum. Aklım başka bir şeyle mi meşguldü neydi çok önem vermemiştim bu konuya, fakat bugün işler değişti. Eee, karımın da kardeşimin de zaten bu evin her yerinde yüzlerce parmak izi olmalı. O halde nasıl bilecekler ki beni öldürenin onlardan biri olup olmadığını? Ayrıca parmak izi denen şey için de bir “son kullanma tarihi” olabilir mi acaba? Hiç bir şey anlamıyorum ki bu konudan. Polisler, ben, komşum ve sen biraraya gelip tüm bildiklerimizi ve düşüncelerimizi birleştirebilseydik keşke. Daha çabuk çıkardık belki işin içinden. Tamam çok saçma bir fikirdi kabul. Doğru düşünemiyorum artık. Garip bir gevşeklik geldi üzerime. Öldüğümden beri ilk defa oluyor bu. Belki beynim iyiden iyiye uyuştuğu içindir. Onun için de kolay değil elbette. Önce kocaman bir kurşunu ye, sonra da kendini toparlayıp düşünmek zorunda kal. Nereye gidiyorlar bunlar şimdi? Üçü birden sokak kapısını arkalarından açık bırakıp dışarı çıktılar. Kesin komşuma gidiyorlar. Gidin gidin, siz dışarıda konuşun bütün detayları biz de burada boş çilek tabağından mucizeler yaratmaya çalışalım. Dur biraz. TOZ ŞEKER! Evet ya, toz şeker. Neden daha önce aklıma gelmedi bu? Karım da kardeşim de çileği toz şekersiz yiyemezler. Şekerlikte veya içindeki kaşıkta parmak izi olabilir mi ki? Bakılacak ilk yer olduğu için tepsideki izleri silmeyi akıl etmiş olan birisi şekerliği temizlemekle uğraşmamış olabilir mi? Neden olmasın? Pekala da dalgınlık yapmış veya bakılacağına ihtimal vermediği için boşvermiş olabilir. Katiller yakayı nasıl ele veriyor zannediyorsun? İyi güzel de polisler kendi başlarına düşünemezler ki bunu. Heey, girin çabuk içeri. Şekerliğe bakın biriniz. Size diyorum. Bunu akıl etmek zorundasınız. Sonsuza kadar bu halde kalamam. Biri bana yardım etsin lütfen. Heey! Hiçbiri duymuyor beni. Ne yapacağım ben? Sen, sen yardım edebilir misin bana? Ah nerede yaşıyorsun acaba? Evimin adresini versem gidip söyleyebilir misin onlara? Nasıl yapacaksın ki? Heey biri yardım etsin lütfen. Şekerliğe baksın biri. Onu bir hafta önce almıştım ve o günden beri ne karım ne de kardeşim evime uğramadılar. Kardeşimin öldüğüm gecenin ertesi sabahındaki kısacık ziyaretini saymıyorum, çünkü o gün değil şekerliği kullanmak, polisi aramak için telefonuma bile dokunmadı. Yaşasın! Canım komşum benim. Onlarla birlikte içeriye giriyor işte. Beni kurtarsan kurtarsan sen kurtarırsın. Toz şekeeer! Nasıl ulaşabilirim onlara, nasıl? Evet evet, mutfağa doğru gidiyorlar. Hadi ne olur çilekle toz şeker arasında bir ilişki kurun. Sevgili komşum, lütfen söyle onlara. Sen bilirsin karımla kardeşimin bu huyunu. Sen hiçbir şeyi unutmazsın. Hani karımla beni geçtiğimiz yaz bir akşam yemeğe davet etmiştin. Kardeşim de bizdeydi de o da gelmişti hani. Yemekten sonra çilek getirmiştin masaya da onlar da senden toz şeker istemişlerdi. Bak, dara düşünce ben de senin gibi her detayı hatırlayabiliyorum. Yalvarırım sen de hatırla. Beni daha fazla bu halde kalmaktan ancak sen kurtarırsın. Nasıl intihar etmediğimi düşünmelerine neden olduysan, bunu da yapabilirsin. Aferin, demek sen de o geceyi hatırladığın için geldin mutfağa. Şeker kavanozunu işaret ettiğin için seni öpmek istiyorum. O kavanozu da yeni aldığımı biliyorsun değil mi? Hani o kavanozu aldığım akşamüstü kapıda durdurup elimdeki paket hakkında uzun uzun sorgulamıştın beni. Senin o çevrendekilere dair her türlü bilgiye sahip olma huyuna bayılıyorum. Tam şu anda bayılıyorum bu huyuna. Bak görüyor musun polisler de ciddiye aldılar komşumun söylediklerini. Nasıl göreceksin ki? Bağışla, heyecan kapladı işimi. Bak bak, şekerlikten parmak izi almaktan bahsediyorlar. Ne kadar hızlılar. Saçları dökülmüş olanla en genç olanları bu ihtimali değerlendirmek için evden çıkıyorlar bile. Gözlüklü olanla komşum kalıyorlar. Komşum hala konuşuyor. Varsın konuşsun. Onun ağzından çıkan her kelimeye saygı duyuyorum artık. Dinlemeyeceğim orası ayrı. Enerjim kalmadı. Ruhum yoruldu. Artık gitmelerini ve biraz sessizliği dinlemeyi istiyorum. Hah neyse salona geçiyorlar. İnan bana, şu çilek tabağı kadar boş şu anda beynim. Kelimeleri bile toparlayamıyorum. Gözlüklüye neler anlatıyor acaba komşum? Zavallı adamcağız. O da benim kadar çaresiz sayılır. Neyse, o bulur kurtulmanın yolunu. Benim gibi eli kolu bağlı değil nasıl olsa. Çıt yok mutfakta. Huzurevinde gibiyim. İzninle bu sessizliği kaçırmak istemiyorum. Biraz susarsam kusuruma bakmazsın umarım. Senin de başın dinlenir biraz. Eee, böyle hiç konuşmadan bekleyecek miyiz? Yok, olmaz. Vazgeçtim. Onlar gelinceye kadar susup da olacakları düşünerek geçiremem ama sana söz veriyorum, kısa süre sonra benden kurtulacaksın. Bu iş daha fazla uzayacak olsa bile çekip gideceğim hayatından. Varsın delireyim. Ben de istemem sesimin henüz hayattaki bir insanın kulaklarında uzun süre çınlamasını. Haksızlık olur bu. Ne kadar bencillik şu benim yaptığım! Düşününce utanıverdim birden. Huzursuzluğumu zorla paylaştırıyorum sana da. Bu böyle olmayacak. Sessizce durmayı acilen öğrenmem gerekiyor. Hayattayken severek yaptığım bir şeyi şu anda neden yapamadığıma hayret ediyorum. Bak bir karar aldım; bir süreliğine sesimi duymayacaksın. Evet evet, kesinlikle konuşmayı bırakıyorum. Şimdi susuyorum ki şu sesimle ne seni rahatsız edeyim, ne de kendi kendimi delirteyim. Biraz bu olanların üzerinde düşünme fırsatı da bulmuş olurum belki. Aslına bakarsan tamamen bu dünyadan çekip gitmeyi istiyorum ya neyse. Sabır sabır. Eğer bu aşamada gerçekleri öğrenmekten vazgeçersem, sonsuza dek şüphe içinde bir ölüm yaşayabilirim. Bu kadar, sustum işte. Şimdilik ...... Orada mısın? Yine ben. Yokluğumda biraz başını dinleyebilmişsindir umarım. Ne kadar oldu seninle konuşmayı bıraktığımdan beri? Ben gecemi gündüzümü şaşırdım. Boşver boşver, nasıl olsa söylesen de duyamam. Hem sana anlatacak öyle çok şey var ki. Sessiz sessiz olanları seyredip, düşündüklerimi kafamın içinde evirip çevirmekten patlayacaktım neredeyse. Şu halimle hiç durmadan üç gün boyunca konuşabilirim sanırım. Nasıl ama daha enerjik duruyor muyum? İnanma sakın. Olsa olsa, çıldırmasına ramak kalmış olan ruhumun hayata tutunmak için son çabalarıdır bunlar. Uzatmadan söyleyeyim, sonunda katilimi tespit ettiler. Henüz hangisi olduğunu öğrenemedim, fakat bugün buraya getireceklerini söylediklerini duydum. Büyük gün anlayacağın. Ben de deminden beri kendimi katilimle karşılaşmaya ve ardından da bu dünyayla vedalaşmaya hazırlıyorum. Ne yazık ki pek başarılı sayılmam. Seninle tekrar konuşmaya başladığım iyi oldu. Güç veriyorsun bana. Şu anda evde yapayalnızım. Bir konuya takıldım kaldım ve katilimin kim olduğunu öğrensem bile bu konunun içinden çıkabileceğimi sanmıyorum. Sence karım veya kardeşim beni neden öldürmüş olabilir? Aklımdan atamıyorum bu soruyu. Benden isteyebilecekleri her şeyi ikisine de vermeye hazırdım zaten. Biliyorlardı bunu. Söylemiştim. Ben inanırım insanların sözlerine. Onlar inanmıyorlarmış demek. En azından içlerinden biri inanmıyormuş. Yazık, galiba kendi gözlerimizle görmüşüz birbirimizi. Hayatım boyunca yalan söylediğimi veya geçiştirmek amacıyla konuştuğumu hatırlamıyorum derken birden hatırladım; kardeşime karşı bir yalanım olmuştu geçenlerde. Ömrüm boyunca ilk defa! Karımla boşanma işlemlerimizin tamamlandığını söylemiştim. Oysa başlamamıştı bile. Sırf bu konuda konuşmak istemediğim için; yani konu uzamasın, sorularıyla beni bunaltmasın diye. Diğer sözlerime inanmazken bu yegane yalanıma inanmış olabilir mi? Bilemiyorum, bilemiyorum. Ben hala onların bana söyledikleri her söze güveniyorum. Sürekli insanlardan şüphelenerek yaşayamam. Yaşamıyorsun zaten diyeceksin biliyorum. Haklısın. Koltuğumdaki kırmızı lekeleri görmesem öldüğümü unutuyorum bazen. O koltuğu aldığım günü hatırlıyorum da, bit pazarının altını üstüne getirmiştik kardeşimle birlikte. Karım da amma sinirlenmişti bana. Kardeşim de bu yüzden karıma söylenmişti. Böyleydiler zaten. Birbirlerine çıkışabilecekleri hiçbir fırsatı kaçırmazlardı. Kardeşim sürekli karımın benimle param için evlendiğini söylerdi. Hem de yüzüne karşı. Karımsa kardeşimin beni çekemediğinden dem vururdu. İşin kötü tarafı ben yanlarındayken konuşurlardı bütün bunları. Bana yokmuşum gibi davranmalarına çok kızardım. Sevdiğim iki insanın beni üzebileceklerini düşünmeksizin tartışmaları canımı yakardı. Yine de ses etmezdim. Konuyu kapatmak için havadan sudan meseleler atardım ortaya ama onlar ne yapar eder yine itişecek bir bahane bulurlardı. Hiç sevmezlerdi birbirlerini hiç! Beni sevdikleri için katlanırlardı birbirlerine. Baksana, beni çok sevdikleri için öldürmüş olamazlar değil mi? Olamazlar, olamazlar. Benim ölümüm sevgiden veya nefretten kaynaklanmıyor bence. Hatta belki de onlar öldürmediler beni; kimse öldürmedi. Kim bilir belki de başlarda şüphelendikleri gibi intihar etmişimdir gerçekten. Fark etmeden aklımı kaçırıp öldürüvermişimdir kendimi. Ailede hiç biranda deliren var mıydı ki? Deliren olmadığı gibi silahı olan da yoktu. Babam dışında. O da rahmetli garibim. Zaman da geçmek bilmiyor bir türlü. Nerede kaldı bunlar? Göreceğim şeye hazırlıklıyım artık. Gelin, gelin de bitsin bu çile. Karım veya kardeşim, hiç fark etmez. Gerçeği öğrenip, bu dünyaya veda etmekten başka bir şey düşünmüyorum şu anda. Öğreneceklerimin karşısında canımın yanmayacağına eminim. Bundan sonrası önemli artık. Nasıl olacak? Nasıl karışacağım diğer ruhların arasına? Esas düşünmem gerekenler bunlar işte. Korkayım veya korkmayayım, eninde sonunda başıma gelecek nasılsa. Hatta şanslı bile sayılırım. Öldükten sonra biraz olsun fazladan zaman tanındı bana. Bu zamanı çok hoş geçirdiğimi söyleyemem elbette. Böyle konuştuğum için alınmıyorsun değil mi? Senin varlığın olmasaydı bu süreyi çok daha kötü geçirirdim. Bu gerçek. Bundan sonrasında sen yanımda olmayacaksın. Yalnız başıma. Tek başına bir yolculuk olacak bu. Ürpertici bir duygu. Hatırlıyorum da, küçücük bir çocukken bir keresinde evde yalnız başıma bırakmışlardı beni. Kardeşim daha doğmamıştı o zaman. Çok korkmuştum. Uzun süre hiç kımıldamadan birisinin gelmesini beklemiştim. Bu evden daha ufak bir evdi. Beklediğim oda, buradan koltuğuma kadar bir yerdi. Ah ne kadar isterdim bir kerecik daha güzelim koltuğuma gömülüp sessizliği dinleyebilmeyi. Ev ne kadar tozlanmış böyle. Şimdi dikkatimi çekti. Kesinlikle pislik içindeyiz. Birisinin bile aklına gelmiyor mu bu evi süpürmek! Ama olmaz. Tozlara bile dokunmak yasak. Bakın ben dokunmaya çalışıyorum ama olmuyor. Saate de pil takmak lazım. Durmuş yine. Karım almıştı onu bit pazarından. Ben ona hiç kızmamıştım ama. İnsana bit pazarından eşya aldı diye kızılır mı hiç? Herkes alıyor. Neden gelmiyor kimse? Beni öldüren her hangisiyse öğrenmek istiyorum. Hemen şimdi öğrenmeliyim. Bu sıkışmışlık çekilir gibi değil. Kapı açılıp da karşıma dikildiğinde tam gözlerinin içine bakacağım. Biraz olsun pişmanlık görürüm belki. Ya getirmezlerse buraya? Ya her şeyi bu evin dışında hallederlerse? Hayır hayır, getirecekler. Öyle söylediler. Televizyonda seyredilecek iyi bir şeyler var mıdır acaba? Sanki açabilecekmişim gibi. Nasıl geçer ki bu zaman? Eee sen ne yapacaksın bundan sonra? Benim sesim duyulmaz olup da yine kendi iç sesinle başbaşa kalınca? Sana tavsiyem gidip bir şeyler atıştır. Sonra da gez biraz. Nerede yaşadığını bilmiyorum ama civarında sakin bir yerler vardır herhalde. Belki de insanların bol olduğu bir yere gidersin. Aralarına karışıp yürürsün biraz. Olur da bir sigara yakarsan, benim için de bir nefes çekmeyi unutma sakın. Nerde kaldılar bunlar? Ne diyordum? Hiçbir şey demiyordum değil mi? Neyse, böyle işte. Az kaldı zaten. Bitecek bu işkence. Son dakikalar da geçmek bilmiyor bir türlü. Bak ne anlatacağım; bir keresinde bir tren istasyonunda bekliyordum. Hava nasıl sıcak, nasıl nemli. Gözlerim etrafta bir saat arıyor. Kol saatimi evde unutmuşum. Derken karşıdaki bir yazıya takıldı gözüm. Geldiler. Kapının sesini duydum. Eğer sana veda edecek fırsatım olmazsa şimdiden hoşçakal. Beni öldürenin kim olduğunu görür görmez sonsuz yolculuğuma başlamam gerekebilir. Heyecandan aklım kaçacak şimdi. Bakamıyorum. Doğrudan yüzlerine bakamıyorum. Hepsi teker teker giriyorlar içeriye. Arkalarından da o geliyor. Yanında polisler. Biraz ilerimde dikiliyor. Gördüm onu. Bir saniyede bitti işte. Her şey bitti artık. Sessizce bekliyor karşımda. Söylesene, neden öldürdün beni? Neden silahla? Silahlardan hoşlanmadığımı bilmiyor musun? KALDIR BAŞINI DA BAK ŞU GÖZLERİME! Bakamıyorsun değil mi? Yazık, katilimin sen olduğunu dostuma söylemeye bile dilim varmıyor. Anlıyor musun beni, dilim varmıyor. Başını kaldırmanı da istemiyorum artık. Gözlerinin içine bakmak gelmiyor içimden. Küçücük bir çocukken gözlerinde gördüğüm o kör hırsla karşılaşırsam bunu kaldıramam. Son saniyelerimi senin gözlerinden pişmanlık dilenerek geçirmeye hiç niyetim yok. Şu haline bak! Saçlarını bile taramamışsın. Öyle komik görünüyorsun ki gülmek geliyor içimden ama gülemiyorum. Tıpkı ağlayamadığım gibi.
|
|||||||||||