|
Sevgili Melike Egemen İMRE |
||||||||||
|
Sevgili Melike, Bir süredir seni arayamadım. Endişelenmiş olduğunu biliyorum; ama, seninle ne konuşabileceğimi, son birkaç gündür olanları nasıl açıklayabileceğimi düşünüyordum. Ne yazık ki telefonun ahizesini dahi kaldıracak gücü bulamadım kendimde. Ben de, senin deyişinle “sığınağım” olan kağıt ve kaleme sarıldım. En azından neler yazacağımı düşünmeye fırsatım olacak ve seninle yüzleşmek gibi ağır bir yükün altında kalmayacağım. * * * Eski alışkanlıklarla yavaş ve dikkatlice yazmaya çalışıyorum. Melike'nin bu mektuptaki her kelimeyi bir grafolog hassasiyetiyle inceleyeceğini; hafif bir el titremesinin, bir zayıflığın, kararsızlığın izlerini arayacağını biliyorum. Ama asla gerçekten okumayacak yazdıklarımı. Asla inanmayacak belki de, bir kenara atacak. Herhalde hiç bakmadığı anı kutusunun içine bir yere... * * * Belki de olayları sırayla anlatırsam kafamı toparlamak kolaylaşır. Bunaldığım İstanbul'dan ve işimden kaçmak için, ne kadar uzak ve yabancı da olsa, kalabalık bir kente gelmek iyi bir fikir değildi. Bunu bana söylemedin, ama gidişimden kendine ve ilişkimize dair bir şeyler çıkardığını düşünüyorum. Oysaki aklımdaki tek şey iş ortamının baskısından kendimi biraz olsun kurtarabilmekti. Burada bulduğum ise bir başka insan kalabalığından başka bir şey olmadı. Yine de ilk gün, ellerinde pahalı fotoğraf makineleri ve kameralarıyla bu yabancı ülkenin her tarafını kayıt altına almaya çalışan uzak doğulu turistlerin peşine takılıp birkaç yeri gezmeyi ihmal etmedim. Gece olunca bu yakınları birazcık daha gezmek istedim; ama, şehrin bu kısımları saat altıdan sonra ölü bir akvaryumu andırıyor. İnsanın içinde dolaşmak için heves bırakmıyor. Ertesi sabah Sibel aradı. Hani eski işyerimdeki, iki buçuk yıl kadar önce birkaç ay birlikte olduğum kız. Bana, kısa süre önce test yaptırmak zorunda kaldığını ve sonucun HIV pozitif çıktığını söyledi. Bilmem gerektiğini düşünmüş. Gerçi henüz AIDS değilmiş, hem birkaç testin daha tamamlanması gerekiyormuş. Kısa bir konuşma oldu. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam (onun adına elbette). Kendim için fazla endişelenmiyordum o sırada; ama, benim de kan tahlili yaptırmam gerekiyordu. * * * O günü hatırladıkça garip bir gülme isteği duyuyorum. Bir yandan da içimdeki suçluluk buna engel oluyor. O telefon konuşmasını unutmak için çok şeyler verebilirdim; aksine, bir yerlerde duyduğum ve aklımdan çıkaramadığım kötü bir şarkı gibi başa sarıyor. Ben unutmaya çalıştıkça hafızama iyice salıyor köklerini. Eminim ki Melike olsaydı bunu “bir kayayı tekrar tekrar aynı tepeye çıkartmakla cezalandırılan” filanca mitoloji kişisine benzetirdi. “Doktorlar HIV pozitif olduğumu söylediler, malum sebeplerden dolayı da eskiden birlikte olduğum kişileri aramam gerekiyordu. Anlaşılan hayatımın kalanı telefon paramı ödemekle geçecek,” demişti Sibel, gülmeye çalışarak. Söyledikleri ağzından tek bir cümle gibi çıkmıştı. Uzunca bir sessizliğin ardından, “üzgünüm,” diyebilmiştim, sesimin kurbağa vıraklaması gibi çıkmasına engel olamayarak. “Ben de,” dedi sakin bir tonda. Yine sessizlik... Bir şeyler söylemek zorunda hissediyordum kendimi. “Başka neler yapıyorsun?” diyebildim ancak. Aptal durumuna düşmek istemiyordum ama beynim durmuştu, hissizleşmiştim. ”Çalışıyorum,” dedi. “Ben de çalışıyordum ama birkaç gün izin aldım,” diye karşılık verdim. Söyleyecek mantıklı bir şeyler arıyordum ama nafile, yine sessizlik... “Yurt dışıymış bu numara, fazla uzatmayayım; pek vaktim de yok.” diyerek kurtardı beni. “Tamam, görüşürüz o halde,” dedim. “Görüşürüz, kendine iyi bak,” dedi ve kapattı. Telefonunu bile almamıştım. * * * Bu ülkenin dilini bile doğru düzgün konuşamazken testi nerede ve nasıl yaptıracağımı bilemiyordum elbette. Epeyce telefon konuşması ve mahcubiyetten sonra (bu konuları yabancılarla konuşmaktan ne kadar çekindiğimi bilirsin) özel bir klinik bulmayı başardım. Ancak sonuçları ertesi günden önce veremeyeceklerini söylediler. O sırada moralim pek yerinde değildi ve seni de arayıp telaşlandırmak istemedim. Sesimden bir sorun olduğunu anlardın nasıl olsa. Yine de aklıma ölüm gelmiyordu. * * * Niye yalan söylüyorum ki? O sırada aklıma gelecek son kişi Melike'ydi ve arasam bile bunu hemen anlar ve beni köşeye sıkıştırırdı. Görev bilinciyle test yaptırmaya gittim. Eğer aklım yerinde olsaydı buna cesaret edebilir miydim, bilemiyorum. Ama yaptım işte. Herhalde o sırada kendimi kötü olasılıklarla yan yana getiremediğimden, ya da belki basit hayatta kalma içgüdüsü. Ama yazarken kendimi daha cesur, daha umursamaz göstermek istedim belki de. Şimdi bile başkaları için yaşıyorum değil mi? * * * Bu noktada belli şeyleri açıklığa kavuşturmam gerek. Herhalde artık bunu söylememde bir sakınca yok. Sibel ile birkaç kez korunmasız cinsel ilişkiye girmiştim. Bu konuda beni sorumsuzlukla suçlayacağını biliyorum; ama artık bunları tartışmak için çok geç. Senin de hap kullandığını düşününce risk altında olabileceğin aklıma gelmedi değil. Dedim ya, o sırada ne yapabileceğimi bilemiyordum. Ama seni arayıp telaşlandırmanın bir gereği yoktu, sonuçları alıncaya kadar bekleyecektim. Akşam oluyordu ve canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Ama otelde birkaç saat yatağıma uzanıp tavanı seyrettikten sonra daha da çok bunaldım ve dışarı çıktım. Amaçsızca geziniyordum. Nehrin diğer yakasında hayat biraz daha hareketliydi. Ben de bir bara girip oturdum. Oradayken biraz kafamı toparlamaya çalıştım. Hayatımı, ailemi, geçmişimi ve seni düşündüm (bilirsin, bolca alkol almadan böyle şeyler düşünülmez!). Neden sonra, çevreme daha dikkatli bakınca buranın bir “gay” barı olduğu dikkatimi çekti. Birkaç kişi de şüpheli gözlerle beni süzüyordu. Daha fazla rahat edemeyeceğimi düşündüğüm için oradan ayrıldım ve yolumu biraz uzatarak otele dönmeye karar verdim. * * * Melike bunların hiçbirine inanmayacak, inansa bile asla anlayamayacak. O sadece “alkol olmadan düşünemiyor olmamdaki” tutarsızlığa takılacak. Hayat onun için o kadar sade ve anlaşılabilir ki... Benim için de öyle olabilmesini çok isterdim. Ama değil işte. Bir yerlerde ‘bilmek lanetlenmektir' diye bir şey duymuştum, bence düşünmek bile lanetlenmek için yeterli. O gece yol beni o garip görünüşlü barlar sokağına getirene kadar düşünmemeyi başardığımı sanıyordum. Buradan gündüz de geçtiğimi anımsıyordum ama her şey gecenin karanlığı ve neonların mavili kırmızılı çiğ ışıkları altında farklı görünüyordu. Gün içinde açık olan sanat galerilerinin sakinliği yerini barların gürültüsüne ve hareketliliğine bırakmıştı. Kabul etmeliyim ki beni buraya getiren yol değil, merakımdı. Kim bilir, belki de bastırılmış eşcinsel eğilimlerim. Bir süredir o uzun boylu delikanlı ile, saçlarını bolca jöleyle arkaya yatırmış, çevresini şüpheli gözlerle süzen sevgilisinin peşinden yürüyordum. Hayatımı büyük şehirlerde geçirmiş olmama rağmen böyle bir şeyi daha önce hiç görmediğimi düşünüp garipsedim. Girdikleri bara peşlerinden dalacak kadar ilgilenmiştim onlarla ama içeri girince loş ışıklar ve kalabalıkta izlerini kaybettim. Sonra alkol ve bir yığın düşünce... Sibel kaç kişiyi aramak zorundaydı acaba, bunun için bir liste yapmış mıydı? Bazılarının yanına yıldız koymuş muydu, benim adımın yanında herhangi bir işaret var mıydı? Sonra hayatım... Buraya kafamı toparlamak için gelmiştim. Sözüm ona kariyerimin geleceğini düşünüp karara bağlayacak, bunun için uğraşacaktım. Küçüklükten beri hayalim mimar olmaktı ve bunu başarmıştım; ama, İstanbul'da sıkıcı uydukentler tasarlayan orta çaplı bir mimarlık bürosuna tıkılıp kalarak ilerleyemezdim. Bir sıçrama yapmalıydım, belki de iç mimari alanında çalışabilirdim. O işlerde iyi para vardı... Peki ya Melike? Buraya onunla ilgili bir şeyleri de düşünmek için gelmemiş miydim? Bir yıldır birlikteydik ve birbirimize epey uyum sağlamıştık (yoksa alışmıştık mı demeliyim?). Evlenme meselesinin adı, şakacıktan da olsa anılmaya başlanır olmuştu. Ama bunu cidden istiyor muydum? Onunla bir hayatı paylaşmak; ama hangisiyle, gündüz kimya laboratuarında çalışan Melike'yle mi, yoksa her gece dışarı çıkmak isteyen, dans pistinden inmeyen Maya ile mi? (gece hayatında niye başka bir isim kullandığını hiç bilemedim) Herhalde o aralardaydı, kafamı kaldırıp da çevreme bakındığımda sigara dumanını ve yarı aydınlıkta çevrelerine aldırmadan sevişen çiftleri gördüm. Sonra da arka arkaya birkaç kişiyle göz göze geldim. Dar sayılabilecek çevrelerinde daha önce hiç görmedikleri bu yabancının kim olduğunu merak ediyorlardı herhalde. Belki de av ya da avcıdan hangisi olduğumu anlamaya çalışıyorlardı. Belki de ben de böyle bakıyordum geçmişte göz göze gelip de yanına oturduğum kadınlara. Her şey geçmişimdeki olayların garip bir ayna görüntüsü halini almadan kaçmalıydım. Ailem? Onlar aklıma bile gelmedi doğrusu. * * * Nehrin üstündeki sayısız köprülerin birinden karşıya geçtim. Kızacağını biliyorum ama açık bir yerler bulup biraz içki ve sigara almıştım. O sırada ne kadar depresif bir halde olduğumu anlatamam. Gün boyunca ölüm düşüncesi yavaş ama kararlı bir şekilde aklımdaki her şeyi bir kenara itmiş, başka bir şeye yer bırakmamıştı. Gece o barda düşündüklerimin temelinde –bunu kendime şimdi itiraf edebiliyorum- hep ölüm vardı. AIDS hakkında ne kadar az şey bildiğimi düşündüm. Peki ya oradakiler? Onlar ne biliyorlardı, herhalde benden daha çok; ne de olsa AIDS eşcinseller arasında çok yaygın. Acaba onlar da bunu bu kadar çok düşünüyorlar mıydı?.. * * * Kendi günlüğüme yazarken de olaylarda küçük oynamalar yapardım. Köşeler kaybolur ve yumuşar, kimseye batmazlardı. Şimdi de Melike'ye olayları tüm dürüstlüğümle anlatmak istediğim mektupta her şeyi eğip büktüğümü görüyorum. Belki yaratıcı bir psikolog o an barda düşündüklerimin altında ölümün olduğunu söyleyebilirdi. Ama oradakilerin ölüme yakınlığı, orada belki de ölümle göz göze geldiğim ancak çok sonra aklıma geldi. Kimse umursamıyordu görünüşe göre AIDS olasılığını. Neler saçmalıyorum, sanki hastalık sadece onlara özgü! Oysa Sibel'de de var. Yıllar önce tanıdığım, sevdiğim, seviştiğim ama simdi ölümünü dahi umursamadığım Sibel... * * * Her neyse, bunları daha çok uzatıp senin de canını sıkmanın bir gereği yok. Yarı sarhoş bir şekilde nehrin üstündeki büyük köprülerin birinden geçtim ve alt geçitlere yöneldim. Bütün büyük şehirlerde gece yarısından sonra alt geçitler tehlikeli oluyordur herhalde; ama benim umurumda değildi işte. Yumruklarımı sıkmayı da ihmal etmiyordum, sanki bir işe yarayacakmış gibi. Ama karşıma sadece benden bozuk para isteyen evsiz bir kadın çıktı. Kendimi daha fazla ilerleyebilecek gibi hissetmiyordum ve konuşmaya ihtiyacım vardı. Bundan sonrasını anlatmaya pek istekli (ya da cesaretli) değilim. Ama sana yalan söylemeyi de istemem. Bu noktadan sonra kaybedecek bir şeyim de yok zaten. O nedenle olayları kısaca özetleyeceğim. O kadınla otele gittik. Hayır, yatmadık, sadece ikimiz de yalnızlıktan korkuyorduk herhalde. Zaten fazlasıyla sarhoştum, yapabileceklerimi kontrol edebilecek halde de değildim. Sabah çok erken saatte uyandım. Orada kalıp onunla yüzleşemeyecektim, o uyanmadan kendimi dışarıya attım. * * * Gerçekten istesem bile nasıl anlatabilirim ki Ann-Marie'yi ve Angel'ı Melike'ye? O alt geçide en kötüsünü bekleyerek, belki de umarak girmiştim. Düzgün yürüyemeyecek kadar sarhoştum. Duvara işerken onunla göz göze geldim. Kırmızı bir uyku tulumunun altına sığınmıştı. Sakince küçük bir köpeğin başını okşuyor ve bana bakıyordu.O anı unutacak kadar sarhoş olmayı da çok isterdim ama değildim ve her hatırladığımda kulaklarıma kadar kızarıyorum. O alt geçit onun eviydi ve ben onun evine işiyordum. Alelacele fermuarımı çektim, o sırada gülümseyerek bana bir şeyler söyledi. Ne dediğini anlamamıştım, sarsak birkaç adımda yanına gittim ve yanına çöktüm. Sigara ve içki ikram ettim, ikisini de neşeyle kabul etti. Sonra sohbet etmeye başladık, saçma sapan konulardan konuşuyorduk. Onun beni anlayabildiğinden de şüpheliyim, ayıkken iyi konuşamadığım bir dilde sarhoşken ne kadar başarılı olabilirdim ki?! Ama önemli değildi, konuşmaya ihtiyacımız vardı. Daha da çok içip iyice konuşamayacak hale gelince şarkılar ve türküler söylemeye başladım. O, kırılgan gülümsemesiyle beni dinlemekle yetindi. Bir süre sonra ayaz iyiden iyiye kendini belli etmeye başladı. “İstersen benim odama gidebiliriz,” dedim. İtiraz edebilecek durumda da değildi zaten. Otele ona yaslanarak da olsa varabildim. Resepsiyondaki genç uykulu gözlerle beni ve Ann-Marie'yi süzdükten sonra anahtarı verdi. Zar zor yukarı çıktık ve ben yatağa yıkıldım, sızmışım. Sabah çok erken bir saatte gözlerimi açtım. Yanımda, dizlerini içine çekmiş, kollarını başının altına koymuş uyuyordu. Başım dönüyordu ama yine de onu uyandırmadan toparlanmayı başardım. Yastığın üzerine kısa bir not ve biraz para bıraktım, resepsiyondaki görevliye de yüklüce bir bahşiş verdim ve odadaki kadına iyi davranmalarını tembihleyip ayrıldım. Dışarıda gri bir sabah beni bekliyordu. * * * Hep cesur olduğumu söylerdin ya, (onca iş değiştirmelerim, sonra onca bilinmeze rağmen İstanbul'a taşınmam, eski bürodaki patronuma çektiğim rest...) tümünde şansım yaver gitmişti (biliyorum, “şans diye bir şey yok, hepsini kendin elde ettin,” diyeceksin). O sırada değil sana, kendime bile itiraf etmekte zorlanıyordum aslında bir yerde uzun süre kalmaktan korktuğumu. Bir şeyleri cidden başarmaktan, tüketmekten, bitirmekten korkuyordum. ‘Başarmaya çalışmak' daha güvenliydi, hedefime varınca korkunç bir mutsuzluğa kapılacağımı düşünüyordum. O sabah, yanımda valizimle büyük parkta otururken korkularıma tümden yenildiğimi hissettim. Bir şeylerin sonu olabilecek bir hastalığı taşıyorsam yolun sonu görünmüş demektir; bunu bildiğim halde mutlu olamam, hatta yaşayabileceğimi de sanmıyorum. Her şeyi yıktığım ve olduğumu sandığın kişi olamadığım için çok üzgünüm. Ama ne yazık ki en iyi bildiğim şey kaçmak, en azından bu konuda kötü değilim. Ve işte hikayemin sonuna geldim. Az önce uçağım için anons yapıldı, acele etmeliyim. Bankadaki hesabımızın yarısını çektim, bunun dışında hiçbir şeye ihtiyacım olacağını sanmıyorum. HIV testi konusunda seni zor durumda bıraktığımı biliyorum ama benden daha güçlü olduğunu ve bunu ihmal etmeyeceğini biliyorum. Bu seni ne kadar rahatlatır ya da kızdırır bilemiyorum, ama şu an çok huzurluyum. Bu kez hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bunu biliyorum. Beni affet. Sevgimle, A.K. |
||||||||||