Cennet

Nihal Engin VRANA

<<Önceki :: Ana Menü :: Sonraki>>


Bu yazıya ulaşanlar…

Sizlere bir anı anlatacağım; dünyanın yokolup cennete geldiğimiz anı. Biliyorum, herkes böyle bir anın yaşanmadığını söylüyor, ama inanın bana yalan söylüyorlar. Bunu sizlere kanıtlayacağım. Hem de tek başıma da değil, tanıklar kullanarak. Herşeyi en baştan anlatmam lazım. Öncelikle Dünya, Güneş meselesi; aşağıdaki kısım, Dünya ve Güneş'in hiçbir zaman varolmadığını söyleyenlere iyi bir cevap olur sanıyorum….

Görünüşe bakılırsa Tanrı'nın gazabı bir çok kulununkinin yanında sönük kalacak.

Şu günlerde Güneş'in altında yaşayan çok az canlı kaldı çünkü.

Güneş… Onsuz hiçbir şey olmuyor. Geceleri gözden kaybolduğunda buruk bir hüzün kaplıyor içimi. Bizi paramparça edeceğini bilmeme rağmen onu özlüyorum. Güneş… Yıllardır tüm hayatım ondan ibaret. Her an beynimde dönüp duruyor. Her kelimeme, her cümleme sızıyor bir şekilde, yakıp kavuruyor düşüncelerimi. Simgelerin babası… Giyotinin bıçağı gibi tepemizde parlıyor her gün. Canımızı almayarak bizlere hayatı bağışlayan bir bıçak o; hiç bir zaman yüzleşemediğimiz, hep gözardı ettiğimiz bir tehlike. Ama artık vakit geldi. Bitiş'e varmak üzereyiz. Giyotin inecek ve uğraşıp, didinip deforme ettiğimiz dünyamız sepetine, uzay boşluğuna, düşecek en sonunda. Hep şüphelendiğimiz Tanrı sözünün eri çıktı. Kıyamet yakın…

Yokolacağız. Yok olmak… Varolmamaktan bile kötü. Tarih boyunca hiç kimse şu anda yaşayanlar kadar iyi anlayamadı yokolmanın manasını. Yokoluş çağının insanlarıyız biz. İnsanlığın tevekkül abideleri… Binbir zorluğun içinde hiçbir şeyi umursamadan yaşıyoruz. Güneş'i takip etmekten sıkılan Kar kraliçesine benziyor halimiz; yaşlanacak zamanımızın kalmadığını öğrenince herşeyden bir anda vazgeçtik. Gülmüyor, ağlamıyor, konuşmuyoruz. Rüya görmeyi bile bıraktık artık. Yaptığımız tek şey talihsiz geleceğimize duygusuz ağıtlar yakmak…

Yaşamak üstüme üstüme geliyor… Böyle hissettiğim bazı geceler, soğuğa rağmen, yerleşim alanının sınırına kadar yürüyorum. Yere uzanıp, gecenin her geçen gün azalan seslerini dinliyorum tek başıma. Kulaklarım suyun hışırtısının, rüzgarın uğultusunun, kuşların ötüşlerinin arasında Tanrı'nın sesini arıyor. “Bir gemi yap!” demesini bekliyorum umutla “Herkesi içine alabilecek kadar büyük bir gemi.”

Tanrı susuyor…

Tanrı'dan hayır gelmeyeceğini anlayınca gözümü yıldızlara dikiyorum. Kollarımı soluk ışıklarına uzatıp sessizce yardım dileniyorum onlardan. Kimbilir, belki birileri burayı inceliyordur şu anda; Güneş sistemindeki değişimler dikkatle takip ediliyordur diye düşünüyorum gülümseyerek. Son anda ortaya çıkıp güçlü kollarıyla (ya da duyargaçlarıyla ya da … her neleri var ise) kurtararırlar bizi. “Korkma insanoğlu yalnız değilsin.” deyip, aralarına alırlar biz zavallı Dünyalı'ları…

Bazen rahatlatıyor bu düşünce beni, ama bugün değil. Yeni bir salgın başladı bu sabah. Şimdilik sadece 3 ölü var. Ama herkes panik içinde. Hepimiz kendi bölgelerimize kaçtık, diğer yerlerde ölenleri umursamadan. Yıldızlar da bulutların arkasına saklanmış bu gece, onlar da bizden kaçıyor sanki. Utanıyorlar; buralara ulaşamadıkları için. Tek yapabilecekleri: olanlar hakkında gecikmiş makaleler yazmak… Belki ölerek teoriler destekler ya da çürütürüz farkında olmadan. Yokoluşumuzla evrenin her köşesindeki öğrencileri de sevindiririz, tabii hiçbirinin bizden haberi olmaz. Sonuç olarak öğrenilecek şeylerde bir azalmayız sadece. Olsun varsın, birileri mutlu olur hiç değilse. Hem daha da kötüsü var; evrene zorunlu vedamıza yüklenebilecek sonsuz anlamlar. Bir toz parçasına dönüşürken aşkın, ululuğun, uğursuzluğun habercisi olmak. Unutulmak, unutulmak…

Tanrım, gerçekten bu kadar önemsiz miyiz?

“Topraktan geldik, toprağa gidiyoruz.” Belki de tek gerçek bu. Dünyamız milyarlarca yıl önce yine aynı noktada olan bir toz parçasının içinde saklıydı ve şimdi de oraya geri dönüyor. Merak ettiğim şey, acaba o tozun içinde biz insanlara yer var mı? O zerreye nasıl sığacak tüm benliğimiz? Daha da önemlisi, ben nasıl sığacağım?

Hiçbir sorunun cevabı yok.

“Topraktan geldik toprağa gidiyoruz.” Evet, galiba tek gerçek bu. Kimse uzanmayacak kollarıma. Tanrı da yardıma gelmeyecek. Evrende yapayalnızım.

Yapayalnız ve çaresiz….

Yukarıdakiler şu anda kayıp olan bir günlükten alıntı. Yazan adamın kendisi anlattı bunları bana. Neler yazdığını çok iyi hatırlıyor, çünkü günlüğünün son sayfasıymış bu. Ertesi gün bahsettiği salgında kendisi de ölmüş. Onunla geniş bir çayırlıkta tanıştım. Tek başınaydı. Gözlerini yukarı dikmiş, “Gri Kayışları” seyrediyordu suratında sert bir ifadeyle. Yanına yaklaştığımda soğuk gözlerle süzdü beni. Sonra da , hiç beklemediğim halde, oturmamı işaret etti. Konuşmasını bekledim, ama o sustu uzunca bir süre. Gözlerinin içine bakmama rağmen, sanki ben orada değilmişim gibi göğü incelemeye devam etti. Öylece oturduk yan yana. Tam ümidimi kesecekken bana döndü ve “Sence, sence onlar melekler mi?” dedi kısık, güvensiz sesiyle.

Ben “Evet” deyince de ilk defa gülümsedi ve “Dünya'ya inanıyor musun peki?” dedi. Sesi gürleşmişti.

Başımı salladım. Bu onu iyice heyecanlandırdı. Karar vermek istermiş gibi bir anlığına durdu. Sonra da hızlı hızlı bana Dünya'yı, bekleyişi ve ölümünü anlatmaya başladı. Ben de dinledim.

Dünya'nın varlığıyla ilgili daha birçok örnek verebilirim, fakat bir tanesinin yeterli olduğuna inanıyorum. Daha anlatılacak çok şey var. İçlerinde en önemlisi de; ilk an. Cennette ilk anı kendim de anlatabilirim; ancak tarafsızlık adına başka birisinin ağzından anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. Bu yüzden “1. Cennet İftirasını” kullanacağım. Tabii ki, şu anda bildiğiniz haliyle değil, özgün haliyle…

Cennette ilk an:

“Özellikle ilk parçalar oldukça bulanık… Başlangıçta hissettiğim tek şey sızıydı sanırım. Tüm vücudum, özellikle de başım, dayanılmaz bir biçimde ağrıyordu. Düşüncelerim darmadağınıktı. Kafamın içi bomboştu sanki. Ancak acılarım biraz hafiflediğinde kopuk kopuk anılar doldurmaya başladı beynimi. Ağrılarım iyice azalınca da birden öldüğümü hatırladım. Büyük bir paniğe itti bu beni. Çığlık atmamak için kendimi zor tutuyor, gözlerimi açmaya korkuyordum. Onları öylesine sıkı kapatmıştım ki başımın ağrısı artıyordu. Fakat zaman geçtikçe korkum bir nebze de olsa azaldı ve yavaş yavaş diğer duyularımla çevrenin farkına varmaya başladım. Bedenimi saran serinliği duyumsadım önce. O anda çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. Bu sonuca nasıl vardım anımsayamıyorum, ama cehennemde olmadığıma sevinmiştim… Düşününce, belki de sıcak olmadığı içindir… Neyse, ikinci farkettiğim şey sağır edici uğultu oldu. Hatta gözlerimi açmama sebep olanın bu uğultu olduğunu söyleyebilirim. Etrafıma bakınca gözlerimi tekrardan yummak istedim, fakat şaşkınlığım buna müsaade etmedi. Gerçekten de insanı kaskatı kesecek kadar korkunçtu önümdeki manzara; çevremde, her köşede insanlar vardı. Hepsi birbirinden farklı milyonlarca insan çırılçıplak oturuyordu. Görebildiğim en uzak noktaya kadar her yer insan kaynıyordu. Onların dışında gördüğüm tek şey ise ağaçlardı… Bir de şu garip hayvanlar; her yeri kıvırcık, gri tüylerle kaplı uzun bacaklı, suratı olmayan hayvanlar… (O zamanlar tek bir hayvan vardı tabii). Herkes yanındakilere şaşkın şaşkın bakıyor, bir şeyler söylüyordu. Ben de aynı şeyi yaptım, ama sonuçsuz bir çabaydı bu. Hepimiz panik içindeydik. Kimse kimseyi dinlemiyordu. Garip bir şey daha vardı; en yakınımda oturan herkese karşı bir şeyler hissediyordum. Gördüğüm herkes bir şeyler canlandırıyordu zihnimde. Kafam allakbullak olmuştu. Sanki yaşayabileceğim her türlü hissi aynı anda yaşıyordum. Korkunç bir duyguydu bu. Ağaçlardan bahsetmiş miydim? Her tarafta üzerinden değişik meyveler sarkan ağaçlar vardı. Tepemizde de masmavi bir gökyüzü. Bir şeylerin eksik olduğunu düşünmüş, fakat fazla üzerinde durmamıştım. Daha bir çok şey gibi Güneşi de ancak çok sonraları hatırlayabildim. Hepimiz büyülenmiş bir halde göğe bakıyorduk. Gördüğümüz ilk ‘Gri Kayışlar'dı. Değişik yollarda ilerleyen parlak gri bölgeler. Milyonlarca değişik şekle giriyorlardı. Ayağa kalkmaya çalıştım, ama hareket edemiyordum. Çevreme bakınca herkesin aynı durumda olduğunu farkettim. Panik geri döndü bu gözlemimle beraber. Bir anlığa hep bu şekilde kalmak durumunda olduğumuzu düşündüm. Sonsuza kadar aynı güzel manzaranın altında hareketsiz kalmak… O anda uğultu dayanılmaz bir boyuta ulaştı ve uyur gibi duranlar bile, hatta çevremde ağlayan bebekler bile, gözlerini göğe çevirdiler. Cennetteki ilk mucizeyi gördük o an.”

Yukarıdaki görüntü gördüğüm göreceğim en muhteşem manzaraydı. Tüm gri bölgeler birleşmiş, içeri doğru ilerleyen gri bir sarmal oluşturmuşlardı gökyüzünde. Bu görüntü de tanıdık gelmişti bana, ama halen ne olduğunu çıkarabilmiş değilim. Hepimiz korkuyla oturduğumuz yere büzüştük Hayvanlar da garip böğürtüler çıkarıyorlardı. O anda “sesi” duyduk; belirli bir yerden gelmiyor, insanın ta içine işliyordu ses. Benim dışımdaki herkes aynı kelimeleri söylüyormuş gibi bir his, galiba diğer tüm insanlar da aynı şeyleri hissediyorlardı. Her yerden, her yandan geliyor, vücudumuzu sıkıyordu sanki. Sonuçta hepimiz istesek de istemesek de duyduk söylenenleri. Kelimesi kelimesine hatılıyorum…

“Ey insanoğlu, beklediğin an geldi. İşte Ulu rabbimizin sana vaadettiği cennet, ölümsüzlük pınarı. Bu mekanda sonsuz yer, sonsuz kaynak var. İnsanoğlu, Rabbinin nimetleriyle dilediğince yaşasın diye yaratıldı bu diyar. Topraktan geldin toprakla besleneceksin, rabbinin tüm nimetleri topraktan tamamlanacak. Onun yarattığı vücudun dahil. Ey insanoğlu, ulular ulusu Rabbine şükret. O ki, bağışlayıcıdır; tüm kullarını affeder. O ki, hepsine cenneti mekan eylemiştir. İnsana insan suretini bahşetmiştir. Cenneti de dünyaya benzetmiştir. Ona şükret ve tapın insanoğlu. Sen inandıkça ışık hep tepende olacaktır. Ey insanoğlu, Rabbin seni zamanın zulmünden azletmiş, sana tek bir an bağışlamıştır. O anı iyi kullan.”

Evet, tam olarak böyleydi. Hepimiz şaşkındık. Her şeyi hem anlamış hem anlamamıştık herhalde. İçimde anlamlandıramadığım bir kızgınlık belirmişti o anda. Peki ya ceza? Ödüller? Her şey bunun için miydi? Ve bunun gibi daha bir çok soru. Sanırım herkes benimle aynı durumdaydı. Gökteki sarmal tekrardan dağılmış Gri Kayışlar geri gelmişti. Hepimiz hareket edebileceğimizi hissetmemize rağmen uzun süre hareket etmedik. O anda yer sarsılmaya başladı ve çok yakınımda bir yerde toprak ayrıldı büyük bir gürültüyle. Yine çığlık atmak istiyor ama atamıyordum. Sanki cennetin sonsuz sakinliğinde tüm duygularımı bastıran bir güç varmış gibi… Yerin yarıldığı yerlerdeki topraklar büyük bir gürültüyle dönüyor göğe yükseliyorlardı. Onların yarattığı tozdan çevremdekileri dahi göremez olmuştum. Sonra birdenbire su sesini duydum; binlerce çağlayanın gürültüsüne bedel bir ses… Havadaki toprak parçaları su damlarına dönüşmüş, çıktıkları yarıklara düşüyorlardı. Açıkçası, bu görüntünün üzerimdeki asıl etkisi kendi ağırlığımı hissetmem oldu. Gerçekten varolduğumu hissettim. Sular küçük büyük açıklıkları kapladı ve ünlü nehirler, sonsuz göller oluştu. Cennetin parçalanması böyle oldu işte.

Boşboş oturduğumuz süre içerisinde ölümümü düşündüm. Fazla acı vermemişti bana. Traf… Trafik kazası. Buna benzer bir şeyden ölmüştüm. Etrafımdaki insanlara tekrar baktım ve duygu seli yine geldi üzerime. Bölük pörçük anılar… Sonra birden herkes hareketlendi.

Seviştik… Uzunca bir süre seviştik. Hepimiz korkudan birbirimize yapışmıştık sanki. Yukarıdan bakılsa devasa bir adamla devasa bir kadının sevişmesi görülürdü herhalde. Sayamayacağım kadar çok adamla yattım. Upuzun, geniş sarışın bir adam, kısa, açık tenli bir çocuk, çekik gözlü, yaşlı biri… Bir sürü insan birbiriyle unutulmuş ya da keşfedilmemiş zevkleri tattı uzunca bir süre. Kısa süreliğine iki kişilik cennetler yaşıyor sonra da toplu cennetimize geri dönüyorduk. Sanıyorum sevişmenin en büyük yararı hepimizdeki kızgınlığı bastırmasıydı, fakat bu işlevini çok uzun bir süre yerine getiremedi açıkçası.

İnsanlar yavaş yavaş sevişmeden soğudular. Bunların bir kısmı uzaklara gitti sessizce, kafalarında ne olduğunu kimse anlayamadı. Bazıları göğe çevirdiler yüzlerini. Bazıları da yere. İşte duyduğumuz sesin gerçek manasını o zaman anladık; hayallerimiz toprağı şekillendiriyordu. Her taraftan bazıları tanıdık, bazıları da inanılmaz yabancı nesneler etrafımızı sarmaya başladı. Herkesin katkısı oluyordu bu işe.Kısa zamanda sevişmeyi unutup kendi yaşamlarımızı yaratmaya giriştik ve tek başına olmayınca yaratmanın ne kadar sancılı bir şey olduğunu zor yoldan öğrendik.

Kavgalar başladı. Vücut diliyle konuşurken fazla sorun yaşamıyorduk, ama düşüncelerimizi anlatmaya geçtiğimizde içimizde o ana kadar dizginlediğimiz sinirimiz bir anda patlayıverdi. Birbirimize bağırmaya, hatta vurmaya başladık. Kimse kimseyi anlamıyordu. Sorunlarda yok olmuyordu, çünkü kim yaralanırsa yaralansın toprak birden havalanıyor ve yaralanan yerleri iyileştiriyordu. Birbirimize zarar vermek için boşu boşuna uğraşıyorduk. Şimdi de yukarıdan görüntümüz birbirine bağıran bir erkekle bir kadındı büyük ihtimalle. Her taraftan her an bir şeyler fırlıyordu yepyeni yapılar, görüntüler. Herhangi bir görüntüden hoşlanmayanlar ona saldırıyor ve yok ediyorlardı. Böylece ilk gruplaşmalar oluşmaya başladı. Bu gruplaşmalar, aramızda anlaşamadığımız için, daha çok ortak hoşnutsuzlukların üzerine kuruluydu. Bu arada, bazen ilk anda etrafımda olan kişilerle karşılaşıyordum. Birbirimize sanki söyleyecek çok şeyimiz varmış gibi bakıyor, ama bir türlü konuşamıyorduk. Bir süre sonra onları diğer insanlardan ayıramamaya başladım.

Uykumun gelmeye başladığını hissetmiştim. İlk o anda hiç uyumadığımı farkettim. Etrafımdaki çoğu insanda uykulu gözlerle dolaşmaya başlamıştı. Bir gün insanlar teker teker yere yığılmaya başladı. Toplu uykunun ilk günleriydi o günler. Sanırım ben de çok uzun süre dayanamadım ve uykuya teslim oldum. Korkunç rüyalar gördüğümü anımsıyorum. Uzun korkunç kabuslar… Bir gün artık kabuslara dayanamadım ve gözlerimi araladım hafifçe. Hemen üzerimde birileri ağaçlardaki meyveleri topluyorlardı…”

Nöbetçi elindeki belgeyi okumayı bitirince bir anlığına durakladı.

“Devam et” dedi yönetici sabırsız bir el hareketiyle.

“Bu kadar efendim”

“Bu kadar mı?”

“Evet efendim”

“İlk söyledikleriyle arasında bir fark var mı?”

“Hemen hemen aynı ifadeler efendim.”

“Hımm,inadını kıramadık demek. Anlayamıyorum, insan kendi hayaline nasıl bu kadar fazla kapılabilir? Etrafındaki gerçeklerden nasıl bu kadar uzaklaşır?”

“….”

“Böylelerine esaslı cezalar vermek gerek.Herkese örnek olacak bir ceza. Mesela…”

“YAKMAK…” aynı anda bağırmışlardı. Birbirlerine şaşkın şaşkın baktılar.

“Şehrin hemen dışında bir ağaca bağlayıp yakarız. Herkese de örnek olur.” dedi yönetici heyecanla. Nöbetçi de heyecanla kafasını sallıyordu. Yönetici kararından çok memnun kalmıştı.

Ertesi gün kadın büyük bir grubun eşliğinde şehrin hemen dışındaki bir ağaçlığa götürüldü ve ağaçla beraber ateşe verildi….

Şehir sınırlarında yananların gerçek hikayesi… Nöbetçiden dinledim bu hikayeyi. İfadeyi hiç değiştirmedi. Sadece konuşmaları biraz düşündüğüm gibi düzenledim o kadar. İlk suçlama ve yakma olayı olarak bilinen bu vakayı dinlemek çok ilgi çekiciydi. Nöbetçi, kadını yanarken gördüğünden beri sürekli dolaşıyormuş. Karşılaştığımızda da ormanlık bir alanı geçmeye çalışıyordu. Sonradan öğrendiğime göre, olanları karşılaştığı herkese farklı ayrıntılarla anlatırmış. Bu ayrıntıların bir kısmını öğrendim, fakat kullanmayı doğru bulmuyorum. Ne ölçüde gerçek oldukları tartışma götürür.

3. önemli noktaya gelecek olursak… İnançsızlık devresini tartışmak gerekir bence. Havanın kararmaya başladığı dönemler. Bu dönemi çok iyi bir biçimde yansıtabilecek bir hikaye dinlemiştim uzun zaman önce. Küçük bir çocuğun hikayesi. Onunla Büyük orta şehirde karşılaşmıştık, dileniyordu. Buralarda ne aradığını sordum. O da…

  Arayış

“Gerçek anneyi arıyorum?”

“Yaa… Peki kim bu gerçek anne?

“Şeyy… Aslında ben… Bilmiyorum.”

“Burada olduğu nerden çıkardın o zaman?”

“Yolda karşılaştığım bir adam burada istediğim her türlü kadını bulabileceğimi söyledi.”

“Anlıyorum….Gerçek anneyi arıyorsun demek. Başka annelerin de var öyleyse, doğru mu?”

“Anneler değil, yalnızca bir tane. Yaşlı anne… Bir de yaşlı baba var tabii. Onları tanıyor musun?”

“Ne yazık ki hayır.”

“Tüh… Onlara iyi olduğumu söyleyebilirsin diye düşünmüştüm. Beni merak etmişlerdir. Yaşlı anne ve yaşlı babayla beraber yaşıyordum ben… Uyandıktan sonra. Beni uyurken bulmuşlar.”

“Öyle mi?”

“Evet. Yol kenarında uyuyormuşum. Ne garip, değil mi? Beni alıp yatağıma koymuşlar. Orada da uzunca bir süre uyumuşum. Uyandığımda yaşlı anne başımda bekliyordu.”

“Hımm. Peki onlar neredeler şimdi?”

“Çiftliktedirler herhalde, beni bulamayınca… Biliyor musun, çiftlikte bizim bir sürü hayvanımız vardı. Atlar, kuzular, eşekler... Onlarla ilgileniyorduk. Sonra yürüyüşlere çıkıyorduk. Yaşlı anne bana güzel güzel yemekler pişiriyordu. Orada çok mutluydum… Çok.”

“Madem mutluydun, neden bıraktın onları?”

“Söyledim ya, sen beni dinlemiyorsun galiba. Gerçek anneyi arıyorum ben.”

“Neye benziyor bu gerçek anne? Belki onu bir yerlerde görmüşümdür…”

“Bil..bilmiyorum. Yüzünü hiç görmedim. Onu sadece geceleri görüyorum. Gülümsüyor. Kollarını açmış, sanki beni bekliyor. Işıkların arasında. Rüyalarımda bana …fısıldıyor.”

“Umarım onu bulursun.”

“Umarım… Söylesene, hiç buranın dışına çıktın mı?”

“Evet. Uzun süre dolaştım”

“Ben de. Buraya gelmeden önce çok yer gezdim, bir sürü garip, ürkütücü yer… Hiçbiri birbirine benzemiyor. Bazılarında bizimkileri andıran kulübeler var, bazılarında ise sadece mağaralar… Bir çoğunu da daha önce hiç görmediğim şeylerle dolu; eğri büğrü evler, pırıl pırıl dik taşlar, ters çevrilmiş kaselere benzeyen garip yapılar… Sonra insanlar da çok farklı. Kimi açık renkli, kimi koyu… Boyları, saçları, bedenleri… Tek ortak yönleri sertlikleri, çok azı yardımcı oldu bana. Zaten ilk başta söylediklerini anlayamıyordum. Ancak dinledikçe bir şeyler ifade ediyordu dilleri. Bir çok yerde çatışmalar vardı bir de, oralarda da uzun süre kalamıyordum. Sonra bir kadın kayıp insanların çoğunun burada olduğunu söyledi bana. Ben de suyu geçtim…”

“Su… Korkunçtur!”

“Evet korkunçtu. Yüzemeyenler… Onların yanından geçtik. Ben onların sadece masal olduğunu sanıyordum. Meğerse gerçekten varlarmış. Bütün yol boyunca suya düşüp onlar gibi olacağım diye ödüm patladı. Neden kimse onları çıkarmıyor sence?”

“Bilmiyorum.”

“Ben de… Burada nasıl kalabiliyorsunuz? Her yer çok karanlık, sıcak… Hiçbir yerde bu kadar çok yanan ağaç görmemiştim. Burası o kaselerden bile daha acayip. Kimse yiyecekte dağıtmıyor. Diğer yerlerde kadınlar karnımı doyururdu benim. Buradakilerin umurunda bile değilim. Cennete en uzak yer burası olmalı…”

“Cennet mi?”

“Evet. Her köşede insanlar gizli gizli ondan bahsediyor. Onu bulmaya gidenler dahi varmış duyduğum kadarıyla. Herkesin mutlu olduğu, kimsenin acı çekmediği bir diyarmış cennet… Gerçek anneyi bulduktan sonra ben de arayacağım o yeri…”

“Aramana gerek yok. Ben cennetin nerede olduğunu biliyorum.”

“Sahiden mi? Nerede, söylesene…”

“Tam ayaklarının altında.”

“Demek yer altında. Ben de öyle düşünmüştüm. Bazı yerlerde kazı yapanlar da vardı hem. Gene de sağol… Şey bana verebileceğin yiyecek bir şeylerin var mı acaba? Çok açım da…”

  Hemen önündeki toprağı yemek ve suya dönüştürdüğümde çok şaşırdı. Büyücü zannetti herhalde beni. Çabucak teşekkür edip koşarak uzaklaştı. Sanıyorum korkmuştu. O zamanlardaki herkes gibi.

İnsanlar yapabileceklerini unuttuğu , umutsuzluk içinde sürüklendiği bir dönemdi. Artan karanlık ve sıcaklık dışında hiçbir şey değişmiyordu sanki. Herkes kendi küçük, ayrık dünyasını yaratmış, diğerlerinden kaçınıyor ya da saldırıyordu. Karanlıktan sonraki en belirgin şeyler duman ve kaynayan sulardı. “Gri Kayışlar” da nadiren görülebiliyordu artık. Tam işlerin daha kötüye gidemeyeceğini düşünürken en kötüsü oldu.

“Büyük Patlama”yı mutlaka hatırlıyorsunuzdur. Karanlıktan düşen kıpkırmızı bir nokta ve her yeri saran sarsıntı ve ateş… “O” geldikten sonra bir daha “ Gri kayışlar” gözükmedi. “O”, üzerimize çöktü acımasızca. “O”, şeytan, Lucifer…

 

Methiye

Ah Lucifer, tek efendim

Yaydığın sıcaklık dağlıyor yüreğimi;

Yakıyor, heyecanlandırıyor beni,

Beden yiyen bir zebani görüntüsü gibi.

 

Ah Lucifer, Karanlığın babası

Sensin varlığımın sebebi,

Görüntündür benliğimin eriyen aynası.

Ahh, neler vermezdim olmak için

Görkemli yanan tahtının bir parçası.

Lucifer, Lucifer

Bir an bile üzerimde olmasa

Ararım ulu karanlık bakışını.

Ne soğuk diyarlara gönderilme korkusu

Ne de zebanilerce yenme acısı.

Tek nedeni var hizmetinde oluşumun;

O da aşkımın sancısı.

Ah Lucifer, Ah yüce kurtarıcımız

Sayende basıyorum sağlam, taş zeminlere;

Hissediyorum karanlığın sıcak nefesini.

Ama yetmiyor bu bana, yüce Lordum, yetmiyor

Karanlığın kendisi olmak istiyorum artık,

Tıpkı zebaniler gibi.

Ne olur, efendim, ne olur kullarını dinle

Bizleri de götür vadettiğin yere.

Karanlığın yüreğine….

İşte son durum bu. İnsanlar karanlığa, Lucifer'e inanıyorlar. En çok acı çekenler bile zebani olmanın peşinde artık. Ağaçlar ateşlere köz, okyanuslar fokur fokur kaynayan kazanlara su oldu. Nehirlerden su yerine kan akıyor durmadan. Bizler de kaçışıyoruz panik içinde. Neden mi? Çünkü kabul etmek zor. Cennet'i Cehennem'e çevirip Lucifer'e teslim ettiğimizi…

Oysa sadece bir ışıktı Lucifer ilk geldiğinde; gri olmamakta direndiği için kovulmuş kıpkırmızı bir ışık. Biziz ona şu andaki şeklini veren, geldiği ilk andan itibaren toprağı üzerinde toplayan bizleriz. O yüzden bastığı her yeri taşlaştırıyor Lucifer. Verdiğimiz gücünü geri almayalım diye. Bize eziyet eden zebaniler, bedenlerimizi parçalayan canavarlar… Yanımızdaki insanların, yediğimiz hayvanların yeni şekilleri sadece bizim var ettiğimiz kabuslar.

Bu yazıya ulaşanlar…

Ben de sizler gibi cehennemden kaçtım, ama gördüğünüz gibi son vardığım nokta hala karanlık. Hala yananların çığlıkları duyuluyor burada. Ben de gördüğünüz kuleyi yarattım, Lucifer'in daha ayak basmadığı bu topraklardan. Kule karanlığı delerek yükseliyor göklere, fakat karanlığı geride bırakıyor mu? Bunu bilmiyorum. Ancak deneyerek anlayabilirsiniz ya da yolunuza devam edebilirsiniz. İlk anı hatırlayın; “Sonsuz yer, sonsuz kaynak” demişti ses, yeteri kadar uzağa giderseniz mutlaka aydınlığı ve cenneti bulursunuz. Kendi küçük bahçenizi yaratırsınız orada.

Ben bambaşka bir şey yapmaya gidiyorum. İlk anda önemli bir nokta daha vardı hatırlarsanız: “Sizi zamanın zulmünden kurtardı Yüce Tanrınız. Kullarına bir an bahşetti. ” Bir an… Aynı anı sürekli farklı şekillerde yaşıyoruz yani. Bu da demek oluyor ki, Cennet'in Cehennem'e dönüştüğü şu anda Cehennem de Cennet'e dönüşüyor aslında. Önemli olan yeterince kişinin inanması ve toprağa ulaşması… “İnandığınız sürece ışık üzerinizde olacaktır.” Ben Lucifer'in tahtına gidiyorum. Onu devirmek için.

İsterseniz peşimden gelin…

Ya da Cennetin olmadığını farzedin…

  Cennetteki Babil Kulelerinden birinin girişindeki yazı

 

 
<<Önceki :: Ana Menü :: Sonraki>>