Huzur(suz)

Yasemin KAYA

<<Önceki :: Ana Menü :: Sonraki>>


 

Çok değil, daha iki üç dakika önce tüm masayı anlattıklarıyla kırıp geçiren bu adamın, herkesler dağıldıktan sonra yüzünü yüzüme yaklaştırıp, alt dudağı her an titremeye hazır bir şekilde konuşmasına şaşırıyorum. Bu olası felaketi engelleyecek bir yol bulmaya çalışıyorum, zekice kurulmuş bir cümle arıyorum hemen. Titreyen alt dudaklara dayanamıyorum çünkü. Ne kadar uğraşsam da söyleyecek uygun bir şeyler bulamıyorum ama.

Birkaç gün sonra, yine kalabalık bir mekanda, etraftakiler onu büyülenmiş bir şekilde dinlerken, bu çok şey bilen ve dolayısıyla imrenilen adamın kolunu beline sardığı güzel kadın olarak, gözbebeklerine ölçülü gülücükler gönderirken buluyorum kendimi. Taksiyle eve dönerken kuralları açıklıyorum, kalabalık mekanları her ikimize de yasaklıyorum. Dördüncü günün akşamı buna daha fazla dayanamayacağını açıklayıp en yakın bara koştururken o, tüm masayı anlattıklarıyla kırıp geçiren adamlardan sakınmamı söyleyenlere hak veriyorum.

Para biriktirmeye karar veriyorum. Para biriktirip Kadıköy'e inmek ve birkaç zamanlık huzur almak istiyorum.

Şimdi bildiğim tek şey, şimdi olmak istemediğim. Tüm şimdileri kessem diyorum, bütün hepsini yırtsam, çöpe atsam, uzayın derinliklerine fırlatsam, ağza alınmayacak küfürler etsem, dilimi çıkarsam, orta parmağımla hareket çeksem ya da sağ kolumla hareket çeksem, alay etsem, çok çirkinsin desem, ağlatsam, saçını çeksem, suratına tükürsem, bir tokat atsam, bir yumruk atsam, karnına bir tekme atsam ve yere sersem, üstüne çıkıp tepinsem ve bağırsaklarını çıkarsam ve çıkardığım bağırsaklarını boynuna dolasam, sonra hiçbir şey olmamış gibi “Hey! Sana ne oldu, niye ağlıyorsun?” diye sorsam saf saf. Sonra çıngıraklı bir kahkaha atsam. Hadi para biriktireyim. Hadi para biriktireyim ve Kadıköy'e ineyim. Hadi para biriktireyim ve Kadıköy'e ineyim ve birkaç zamanlık huzur alayım.

Ben, bir peri padişahının kızı olmak istiyorum. Yüzü hiç gülmeyen, çünkü gülümsemeyi bilmeyen bir kız olmayı istiyorum. Gülümsemeyi beceremeyen bir padişah kızı olduğu için kendisine yüzlerce şaklaban izletilen bir kız olmak istiyorum. Şu reklamdaki kız olmayı istiyorum bir de: Uzun saçlı, kollarını geriye doğru uzatarak ağacı saran ve denize karşı yaylanıp duran kız. Ya da, o kızın tüm huzurunu çalmak istiyorum. Çalıp bir kavanozun içine kapatmak ve sürekli çantamda taşımak istiyorum. Ben o kızın huzurunu alıp, üzerime giyinmeyi beceremeyeceğimi biliyorum, ama yine de onu çantamda taşımak istiyorum.

Her şeyin her zamanki gibi sürüp gittiği bir akşamüstü, üç beş arkadaşım bana uğruyorlar iş çıkışı. Benim için endişelendikleri lafta, odamın manzarası hoşlarına gidiyor, biliyorum. Görüşülemeyen günlerde neler olmuş neler bitmiş hızlıca bir anlatılıyor, kim kiminle hangi kıvama gelmiş şöyle bir özetleniyor. Kahveler içildikten sonra sıra kehanetlere geliyor. Falımda uzun boylu, yeşil gözlü bir boyacı çıkıyor. Aslında bir fincana biraz zor sığıyoruz ikimiz, ama soygun planımızı yapmaktan da geri durmuyoruz. Reklamlardaki kızın huzurunu çalıp, bir kavanozun içine dolduruyor, sonra koşarak karşıki dağa çıkıyoruz. Avaz avaz bağırıyoruz. “Huzurun artık bizde.” diye çığırıyoruz. Kavanozu alıp aşağı fırlatıyoruz. Kavanoz fincana çarpıp kırılıyor. Cam kırıkları huzura batıyor. Huzur, bir huzursuzluk olup çıkıyor. Fincan kırıldığı için fala devam edemiyoruz ne yazık ki. Ellerimizi yüzümüze kapatıp ağlama oyunu oynuyoruz. Saatler ilerlediği için arkadaşlar toplanıp gidiyorlar. Boyacıyla baş başa kalıyoruz. Televizyonu açıp kıza bakıyoruz tekrar. Kıs kıs gülüyoruz.

Ertesi sabah, hızlı hızlı kapı vuruluyor. Boyacıya sabahlığını giyip kapıyı açmasını söylüyorum. Dediğimi yapıyor. Büyük bir gürültü kopuyor kapının önünde; koşarak gidip baktığımda, huzursuzluğu üstü başı kan içinde boyacıya saldırırken buluyorum. İkimize de birer yumruk atıyor, gözümüze cam kırıkları batıyor ve gözlerimiz önümüzde sıvılaşıyor. Biz de gidip reklamlardaki kızın bir de gözlerini çalıyoruz, ama sadece iki gözü olduğu için aramızda bir türlü paylaşamıyoruz. Uzun uğraşlar sonucunda boyacıyı bir kahve fincanının içine tıkmayı başarıyorum. Kızın gözlerini alıp benimkilerin yerine takıyorum, sonra saçlarını da çalıyorum, hatta beyaz dişlerini de çalıyorum. Dantelli iç çamaşırlarını ve biçimli ayak tırnaklarını da çalıyorum. Sonra kız ağlarken “Hey! Sana ne oldu, niye ağlıyorsun?” diye soruyorum saf saf ve çıngıraklı bir kahkaha atıyorum.

Akşam olup da yeni gözlerim, saçlarım, dişlerim, ayak tırnaklarım ve iç çamaşırlarımla kalabalık bir yerlere gitmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. İnsanların beni bu yeni halimle tanıyıp tanımayacağını merak ediyorum. Esprileriyle herkesi gülmekten kırıp geçiren adamla tanıştırılıyorum yeniden. Beni tanımıyor. Az sonra herkes dağılıp da yüzünü yüzüme yaklaştırarak, alt dudağı her an titremeye hazır bir şekilde konuşmasına bir gram olsun şaşırmıyorum bu sefer.

Eve dönmek için bir taksi ararken, dilenci kılıklı biri yaklaşıyor yanıma. Dikkatlice bakınca onun huzurunu çaldığım kız olduğunu anlıyorum. “Nerede benim huzurum?” diye soruyor ağlayarak. Ona huzurunun artık başka bir kızda olduğunu, çünkü o kızın daha uzun saçları olduğunu söylüyorum. O da: “Mesele saçlarımsa peruk takabilirim.” diyor. Peruk taksa bile sonucun değişmeyeceğini, yine aynı günahın sol hanesine yazılacağını bildiriyorum. Üstelik gözetmenlerden birinin durumu fark etmesi halinde, sınavının iptal olabileceğini söylüyorum. “Onca yıllık çalışman iki saç teli uğruna boşa mı gitsin?” diyorum. Artık huzuru olmayan kız, bir kat daha huzursuz oluyor. “Çekil git yanımdan, bu huzursuzluğunu bana da bulaştıracaksın.” diye çıkışıyorum. O da bana: “İyi de sen benden daha huzursuzsun, bulaşsa bulaşsa senden bana bulaşır.” diye karşılık veriyor. Ağzından çıkanları daha fazla dinlemek istemiyorum. Onu alıp, koyu yeşil bir kabinin içine tıkıyorum. Kabinin içine bir boy aynası yerleştirmeyi de ihmal etmiyorum.

Artık çoluk çocuğa karıştığım yılların birinde korkunç bir rüya görüyorum. Daha doğrusu, korkunç bir gecede artık çoluk çocuğa karıştığım yılları görüyorum rüyamda. Terleyerek uyanıyorum uykumdan ve burnuma boya kokusu geliyor banyodan. Kapıyı açıp da ışığı yaktığımda küvetin ortasında huzursuz kızı tıktığım yeşil kabini görüyorum. Kızın ağlamalarına dayanamayan boyacının, fincanından çıkıp onu içerden çıkarmaya çalıştığını, beceremeyince de gönlünü almak için kabini turuncuya boyamak istediğini, ancak kutularca boya harcamasına rağmen bunu bir türlü başaramadığını, çaresiz onu buraya, tekrar bana getirdiğini anlatıyorlar nefes nefese. Biraz beklemelerini, gidip anahtarı bulmaya çalışacağımı söylüyorum. Geceler ve gündüzler boyu arıyorum anahtarı, ama bir türlü bulamıyorum. Nihayet bir gün uyandığımda onu aynalı dolabın içindeki çekmeceye koyduğumu hatırlıyorum. Hızla yatağımdan kalkıp dolaba yönelince çok çirkin bir kadınla karşılaşıyorum aynadan bana bakan. Bağırmama bile fırsat kalmadan, boyacıyla huzursuz kız içeri giriyorlar sarmaş dolaş ve beni görünce tiz bir kahkaha atıyorlar. Kahkahaları büyüyüp büyüyüp ikisini de içine alarak kaybolup gidiyor. Daha ne olduğunu tam olarak anlayamamışken telefon çalıyor. Açtığımda, güne kahveyle başlayan bir adamın sesi geliyor kulağıma. Yakınlarda bir yerde bir çeşme olup olmadığını soruyor bana. İki sokak aşağıdaki caminin bir şadırvanı olduğunu söylüyorum. Beraberce gidip üstümüzdeki tüm huzursuzlukları yıkamayı teklif ediyor. Kabul ediyorum. Yerdeki sulara karışan huzursuzluklara basmamak için terlik de alıyoruz yanımıza ve işimiz bittiğinde terliklerimizin altını bir kez daha yıkıyoruz. Yeniden eski halime dönüyorum böylece. Derken telefonun sesiyle uyanıyorum. Bir kez çaldıktan sonra bir daha çalmıyor ama. Kimin aradığını öğrenemiyorum. Bir gecede bu kadar fazla rüya görebilmiş olmama şaşıyorum. Hepsini hatırlıyorum sonra birer birer. Diğerleri tamam da, güne kahveyle başlayan adamı tanımadığımı fark ediyorum. Hayatımda daha önce hiç görmediğim, duymadığım, bilmediğim bu adamın nasıl olup da rüyama girdiğini bir türlü anlayamıyorum. 118'i arayıp tarif ediyorum onu santraldeki kadına. Pek ünlü bir şarkıcı olduğunu söylüyor bana. Telefonunu soruyorum. Önce vermek istemiyor, ama boyacının banyomda unuttuğu bir kutu turuncu boya karşılığında anlaşıyoruz sonunda.

Güne kahveyle başlayan adamı bulmak hiç de kolay olmuyor maalesef. Ne zaman arasam meşgul çalıyor telefonu. Yine meşgul çalacağından emin olarak numaraları çevirdiğim bir gün, telefonu düşürebiliyorum nihayet. Gerçekten de rüyamda gördüğüm adamın sesinin aynısını duyuyorum ama ne dediğini pek anlamıyorum. Galiba konuştuğu dili bilmiyorum. Aklıma söyleyecek bir şey de gelmiyor heyecandan. Gözüm aynalı dolabın kapağına yapıştırılmış kağıda kayıyor. Üzerinde yazanı okumaya başlıyorum yüksek sesle;

“Bir gün

Sizin uykularınızdan uyanıp

Kendi uykuma saçlarımı

Tarayarak

Bir çocuk gibi girersem

Nisanlar içinde

Denize başkaldırmış bir sokakta

Halkımı göreceğim.” *

Okumayı bitirince bana “Akıllım, ünlü olan benim, sen değilsin. O halk benim halkım.” diyor. Dilimi bildiğine şaşırıyorum, ama belli etmemeye çalışıyorum. Söylediklerine sinirlendiğimi sanması için bir tokat atıyorum suratına. Yüzünün tokatladığım kısmı elime yapışıyor sonra. Ben de elimi hep yüzünün o kısmında tutmak zorunda kalıyorum. Soranlara: “Eee şey, biz birbirimizden ayrı yaşayamıyoruz da...” diyoruz. Onların hep birden kahkaha atıp, kahkahalarının içinde kaybolarak defolup gitmelerini bekliyoruz. Ama onlar, bunda komik bir şey olmadığını, o yüzden gülmeyeceklerini söylüyorlar. Biz de, huzursuz kızla boyacının onlara her şeyi anlattığını anlıyoruz. Anlamamızla beraber yüzümüz kızarmaya başlıyor. Onun yüzü kızardıkça benim onun yüzüne yapışık olan elim de kızarmaya başlıyor. Sonra, ben yanmaya başlıyorum ve tahmin edilebileceği gibi birbirimize yapışık olduğumuz için o da yanmaya başlıyor. Sonra, bir anda yıllardır aramakta olduğumuz huzurun, yanmanın içinde olduğunu fark ediyoruz ve derin bir ‘oh!' çekiyoruz. Nasıl olsa öbür dünyada hep yanacağız, biliyoruz ve huzurlu bir gülümsemeyle bu sefer, geberip gidiyoruz, geberip gidiyoruz, geberip gidiyoruz…

*Mevlânâ İdris / iyi geceler bayım.


 
<<Önceki :: Ana Menü :: Sonraki>>