|
Dönüş Esnasında Seran DEMİRAL |
||||||||||
|
“Hayır! Hayır, bunların hiçbirinin cinayetle falan ilgisi yok.” “Peki ya?..” “İlki, bariz trafik canavarı tarafından işlenmiş, ortada cinayet varsa şayet. Adamın solunumunu engelleyen, omurilikteki kırılmış bir kemik. Koltuk yüzünden. Otomobil ise bariyerlere çarpmış, ön tarafı gitmiş sadece.” “Diğerleri?” “Bir diğeri yangın sonucu meydana gelmiş. Aman Allahım! Belden aşağısı yanmış adamın, üst taraf kurtulmuş. Yanmayan kısmı çıplak. Giysileri yanı başında duruyor. Yangının çıkış sebebi gaz kaçağı mevzusuymuş galiba. Sonuncu cesedin ölüm sebebindeyse hiçbir dış etken mevcut değil, bu da cinayet olasılığını tamamen yok ediyor. Herif kalp hastasıymış. İkinci krizde kavuşmuş hakkın rahmetine. Yatağında kızı bulmuş sabah. Hastalığı yüzünden kızının yanında kalıyormuş, yaşlı bir şey zaten. Kız, yorganı kaldırdığı an ömründe ilk kez babasının çıplak bedeniyle karşılaşmış.” “Çok tuhaf.” “Kesinlikle.” *** Kız kardeşimin akli dengesi bozuktu biraz. Çok zekiydi, ama dengesizdi sanki. Ne yaptığının ayrımına güç varıyordu, yaşadıklarını anımsamakta zorluk çekiyordu. Daha evvel birkaç kez intihara kalkışmıştı. Kendine geldiğindeyse, böyle bir şey olmadığını iddia ediyordu. İlaçların nerede olduğunu bilmiyormuş bile. Hangi akla hizmet nerede olduğunu bile bilmediği ilaçtan 27 tane yutmayı dener ki insan? Doktorların şaşkınlık dozları da artmakta gün be gün. Bir boka yaramayan psikiyatri masraflarını karşılamaktan da bıktım. Ne olursa olsun! Kardeşimin başına bir şey gelmesinin düşüncesi bile tüyler ürpertici… Ya onun birilerinin başına bir şeyler getiriyor olma ihtimali… Eşim bir gazetenin genel müdürüydü. İnsanın herkesten önce her şeyden haberinin olması berbat bir şey! Çünkü hiçbir haber gülümsetir niteliğe sahip olamıyor son dönemlerde. Ve son dönem olaylarının en delilerini de ilk duyanlar bizdik hep olduğu üzere. Sevgili kocam her gece –ya da gündüz- çıkıp geliyor ve çıplak cesetlerin cazibesinden, bunun nasıl bir ölü-sevicilik olabileceğinden bahsediyor, sürekli olarak yeni teoriler üretiyor, yorumlarda bulunuyordu. Güle oynaya tartışmaya başlıyorduk çıplak cesetler üzerine. Ölüyorsun ve biri gelip seni soyuyor. Bir şekilde öldürüyor olabilir miydi yoksa? Doktorların otopsi sonuçları belliydi. Hiçbiri cinayet değildi bu ölümlerin, lakin cesetler kesinlikle “bir başkası” tarafından soyulmaktaydı. Tüm ölülerin yakınları arasında saçma sapan ilişkiler ve insanları dumur etme niyetleri yoksa, en azından herkes kafayı yememişse işin içinde bir şey vardı kesinlikle. Kız kardeşim bu olaylar başladığından beri sessizleşmişti. Daha bir sakin, daha bir itaatkar olmuştu. Sinir krizleri geçirmiyor, bilinçli davranıyordu. Esasında olaylarla arasında bir bağ kurmak imkansız ve anlamsızdı. Fakat sanki bir alaka mevcuttu. Paranoya bize mahsus değildiyse şayet, hatun kendi kendini ele vermişti. Ölenlerin yakınları haricinde kimsenin henüz bir şeyden haberi olmadığı sırada eşim gelip vaziyeti bize aktarmıştı. O da durumu diğer medya organlarından önce öğrenmişti. Çünkü ilk cesedin sahibi çok yakın bir arkadaşıydı. O konuşurken, ben şaşkınlık ve hüzün içerisinde olanları sindirmeye çalışıyordum, Anı ise sürekli olarak kafasını sallıyor, belli belirsiz tebessüm ediyordu. Onun dudaklarında oluşan ve kolay kolay yok olmak konusunda başarısızlığa uğrayan tebessüm sadece benim değil, Barış'ın da dikkatini çekmişti. Ayrıntıları sever, Anı'dan ve yapabileceklerinden endişe duyardı zaten; fırsat çıkmıştı adeta, hayatı zehir edecekti bana. Ölüm sayılarıyla beraber, Barış'ın tedirginliği, benimse şüphelerim artıyordu. Anı pek bir uysaldı. Pek bir masum. Ve sık sık evden uzaklaşmaya, yeni arkadaşlar edinmeye, yeni ortamlarda yer almaya başlamıştı. Bu durumda artan şüphelerim oldukça yerindeydi. Asıl önemli olan bu noktadan itibaren neler yapmamızın gerektiğiydi. Barış'ın önerisi gayet açık ve netti. Doktoruyla konuşalım ve hastaneye yatıralım diyordu. Ancak elimizde bu ölü-sevicinin bizimki olduğuna dair kanıt yoktu. Bu sebepten, önce karakol faslı yapmaktı gereken. *** “Hayır, hayır. Elbiseler üzerinde tek bir parmak izi bile yok. Kıyafetlerin sahipleri dışında tabii. Ev ahalisinden elleri de saymıyoruz.” “Bu durumda, iki ihtimal var. Ya Hakkın rahmetine kavuşmadan çıkarıyor giysilerini şimdiki vaktin ölüleri -ki açıkçası, ben buna ihtimal verememekteyim- Veyahut, sözünü ettiğiniz ev ahalilerinin filan bir katkısı var. Lakin bu da çok mantıksız. Çünkü ölüler alakasız kimseler. Çok farklı sebeplerle, başka başka mekanlarda canlarını yitirmişler. Bence, Anı sandığımızdan çok daha profesyonel. Tüm delilleri ortadan kaldırmayı başarıyor. Tek şey dışında!” “Nedir?” “Yüzündeki anlamlı olduğuna inandığımız tebessüm.” “Bu mu sadece, kuşkulanmanıza yol açan?” “Yeterli değil mi?” *** Anı'yla konuşmalıydım galiba. Anlayışlı, iyi niyetli abla maskemle gidip konuşmalıydım. Ama korkuyordum. Ona çıplak beden hayranı bir deli değil de, bir seri katilmiş gibi davranmamak elimde değildi. Hep ölüm saatlerinde dışarıdaydı. Hep uysaldı, hep düşünceli. Bunca tesadüfün birlikte vuku bulmakta oluşu saçmaydı kelimenin tam anlamıyla. Cesetleri soymak da son derece saçmaydı zaten. Bunu neden yapıyor olabilirdi? Evet, en iyisi cesaretimi toplamak, önyargılarımdan arınarak ve ona ablalığımı göstererek onunla konuşabilmekti. ‘Rahat ve içten ol Sıla, en azından çaba göster bunun için. Olgun ve aklı başında olan sensin çünkü. Kat'i suretle masumiyet sahibi olan da! ‘ Odasına girdiğimde yatağında yatıyordu. Gidip çekine çekine saçlarını okşamaya koyuldum. Elim saçıyla temas ettiği anda korkuyla yerinden sıçradı. Beni görünce yüzünde oluşan ilk ifade şaşkınlıktı, sanki bir başkasını bekliyordu. Akabinde bir rahatlama ifadesi gördüm gözlerinde. Güldü bana. Basbayağı güldü, kahkaha attı. Korkuyordum. Bana öz kardeşimin bir şey yapacak olmasından korkuyordum. Bu kadar delirmiş olabilir miydi? “Anıcığım, niçin gülmektesin? Şey… ııı- biraz konuşsak?” Birden ciddileşti. “Tabii,” dedi, “istediğin ne varsa konuşalım ablacığım.” Cümlesinde ve ifadesinde bir anormallik yoktu artık. Ama ‘ablacığım' üzerindeki vurgu o kadar ima yüklüydü ki… Bir de anlayabilseydim! “Anı,” diyerek başlamaya çalıştım cümleme, derin bir nefes alarak devam edebildim ancak, “düşüncen nedir şu cesetlerin soyulması hakkında?” Yine şüphemizi kamçılayan tebessümünü yarattı güzel ve dolgun dudaklarında. Bunu yapmak zorunda mıydı? Henüz yatıştırdığım korkum da kamçılanıyordu güvensizliğimle beraber. “Ölüm Meleği çok zekidir Sıla,” diye cevapladı sorumu, “senin anlayamayacağın denli zeki.” Haklı olabilirdi. Neticede, Anı'nın cümlesini bile algılayamamıştım. Karşımdaki iyiden iyiye kardeşim Anı olmaktan çıkıyor, yükseliyor, bilge kişi oluyor, düşüyor, sapık cani katil kişi halini alıyordu. Ortaya koyamıyordum onu. Sığmıyor, taşıyordu. “Ölüm Meleği de kim?” “Ölüm Meleği işte. Seninle irtibat kursa sen de gülerdin, çıplak cesetlerin ardından araştırmalar yapan, olaylar yaratan insanlara. Kahkahalarla hem de! Hala göremiyorsunuz siz. Hala anlayamıyorsunuz. Ölüm Meleği sırrını açacak bir gün ama, merak etme. Dilerim benim aracılığımla yapar bunu. Zaten ona yardım edecek pek kimse de yok.” Bu zırvalara biraz daha tahammül edecek halim kalmamıştı. Dumura uğramış, adeta yıkılmış halde çıktım odadan. Arkamdan sırıtıyor olduğunu hissediyordum. Salona giden koridorda Barış'a çarptım. Eve yeni gelmiş olmalıydı. Beni tuttu, ne olduğunu sormaya dili varmadı belli ki. Koltuğa sürükledi ve oturttu. Sakinleştikten sonra konuşmak istedim, izin vermedi. Uzun uzun süzdük birbirimizi, telaş dolu ifadelerimiz eşliğinde. Susuyor olmak daha kolaydı belki de. Ama bakmak da zordu, bakışlarımı kaçırdım. Sonrasında yatıp uyuduk, fazlasına mecali kalan yoktu zannediyorum. Esas sürpriz sabaha bekliyordu bizi. Yatağında cansız ve çıplak bir beden olarak yatan Anı'nın görüntüsü karşısında düşüp bayılmışım. Barış, intihar olduğunu zannettiğimiz ölümün sebebinin bulunamayışı sonucu, ‘doğal ölüm' adının verildiğini söyledi ayıldığımda. Ve daha kötüsü de vardı. Daha saçması. Komidinin üzerinde İbranice bir not bulunmuştu. İbranice çok alakasız bir dildi kesinlikle. Ve yazanlar da bir o kadar anlamsız ve buz gibi bir trajikomedi yüklü: “Geldiğiniz yere dönüşünüz, geldiğiniz gibi olmalı, olabildiğince, Çıplak olmalısınız en azından, çırılçıplak.” Ölüm Meleği.
|
||||||||||