Salyangozun Oyunu

Banu AKAR

<<Önceki :: Ana Menü :: Sonraki>>


 

Yorgunluğun sinsice bedenine ilişmesiyle evinin yolunu tutmaya karar verdi. Sessiz ve boş sokaklarda ayak seslerinin anlamsız vuruşlarını ve bazen de sürüyüşlerini dinledi amaçsızca. Sıra, evine ulaşmak için yapması gereken son hamleye geldiğinde, ayak sesleri karanlığın içinde yutulmuşçasına işitilmez oldu bir anda. O ise önünde uzanan sokak lambalarının soluk ve umursamaz ışığıyla aydınlatılma zahmetinde bulunulmamış köprüyü geçecekti.

Her zaman yaptığı gibi önce ileriye, köprünün sonuna doğru bir bakış attı durduğu yerden; sonra adımlamaya başladı köprüyü. İlerledikçe adımlarının ağırlaştığını ve havanın giderek azaldığını hissetti. Bir boşlukta uzanıyordu sanki köprü, ayaklarının yere bastığını hissetmiyordu artık. Her gece yüreğini inceden işleyen dalgaların sesi kesilmişti, deniz artık yosun kokuları salmıyordu etrafa. Bütün bu anlam veremediği şeyleri içten içe bir panikle yaşıyordu, ama ne bir ses çıkarabiliyor ne de onlardan kurtulup geri dönebiliyordu. Sanki limandan ayrılan son ve en gizemli gemiye binmişti ve dönüş yoktu. Kendini tüm bunları düşünmemeye zorlarken derinden bir ses çalındı kulağına, çekiç-örs-üzengi irkildi o anda, salyangoz titredi ve dengesini yitirip olduğu yere çökmesine neden oldu. Salyangoz çıldırmışçasına titriyordu, etrafındaki her şey ona cevap verip dönüyordu. Durdurmak, dindirmek istiyordu her şeyi, ama bedenini sarsan ses bir türlü susmak bilmiyordu. Tarif etmek bir yana, hayal bile edemeyeceği bir derinlikten gelip etrafında hükmeder bir güçle çınlıyordu ses. Yine de direnmeyi başardı ve sakinleşip dinlemeye çalıştı.

Oldukça etkileyici bir kadın sesinden bir arya idi duyduğu. Ne olduğunu daha iyi anlamaya çalıştıkça salyangoz dinginleşti, sonunda bedeni durgunlaşmaya başladı.

Köprünün başında durup gözlediği sona ulaşmıştı artık. Evine sadece birkaç adım vardı. Usulca adımladı kalan yolu ve kendini yatağına atıp uykuya daldı.

...

Beyninde bir kıvrımdan diğerine iletilen sinyallerle ve feryat edercesine çınlayan kulaklarının acısıyla açtı birden gözlerini. Tavan durup dinlenmeden dönüyordu yine. Gözlerini kapadı sıkıca, işe yaramadı. Bu sefer de bedeni dönüyordu sanki. Yeniden açtı gözlerini ve zıplayıp yatağının ortasına oturmaya çalıştı, ama olmuyordu. Duramıyordu olduğu yerde, oturup oturmadığından bile emin değildi. Karşı duvardaki kitaplık yatağına yıkılacaktı sanki, sanki baş aşağı düşecekti şimdi yataktan. Tavanla yer ise önünde birleşiyor sonra dağılıp dönmeye başlıyordu. Bütün bunları anlamaya çalışırken yine aynı çığlıkla salyangoz titredi. Kadının sesini fark edip, derinden gelen o aryayı yeniden duymaya başlayınca biraz olsun sakinleşebildi.

Hızlı adımlarla kadının sesinin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Seslerin içinde sokaklarca yürüdü sanki; bazen koşturdu onların cazibesine karşı koyamayarak. Çıkmaz bir sokağa girmişti sonunda. Karşısında, sokağın akacak yerinin bir duvarla kapatıldığı yerde, beyazlar içinde bir kadın ayakta durmuş, rüzgarın savurduğu saçlarına sesini katarak “Gel!” diyordu. Orada kollarını açmış, insanın içini eriten, derinden sarsan ve çıldırtan güzellikteki sesiyle “Gel!” diyordu ona söylediği şarkının içinde. Bir an dikkat kesildi şarkının sözlerine; ölüme yazılmıştı bu şarkı, onun ne kadar soğuk, ama bir o kadar da karşı konulmaz olduğundan bahsediyordu. Ölümün güzel ama acı olduğunu, siyah ama beyaza sarıldığını ve her şeye rağmen, ölümün korkunç bir güzelliğinin olduğunu söylüyordu aslında kadın, onu kendine çağırırken.

Salyangozun son bir titreyişiyle çevresindeki dünyanın tüm netliği ve sakinliği de kaybolup gitti.

Gözlerini açtığında uykuda bile tahammül edemediği bir öfke içindeydi, dışarıdan gelen siren sesinden rahatsız olmuş ve uyanmıştı. Günlerdir aynı siren sesi ve onun sebep olduğu öfkeyle uyanıyordu. Kendini çok yorgun hissediyordu, son birkaç haftadır olduğu gibi. “Oysa deliksiz bir uykunun içinde sabahki ambulansın çıkardığı siren sesine kadar uyuyordum. Nedir bu bitmek bilmeyen yorgunluk? Sanki uyumuyorum da tüm gece koşturuyorum.” diye söylenirken bir yandan da yatağını düzeltiyordu. İşe gitmek üzere hazırlanıp evden çıktı usulca.

Geçen günlerin aynılığından yakındı yine kendi kendine. Gazetesini aldı köşedeki büfeden, içinden “Bu sefer satır satır okuyacağım.” derken dürüp çantasına koydu. Günün sonunda ise her zamanki gibi çantasında unutmuştu. Ancak eve dönerken otobüste hatırlayıp, inatla okumaya koyuldu.

Dünya'ya yakın geçmekte olan bir kuyruklu yıldızı gözleyebilmek için o gecenin ne kadar uygun olduğuna dair bir haberi ilgisizce okuduktan sonra ikinci sayfada gördüğü bir kadın resmiyle irkildi. Kızıl lekelerle kaplı olmasına rağmen, beyaz gece elbisesinin içindeki kadını tanıması pek zor olmadı. Uzun bir süre gözlerini resimdeki kadının gözlerinden koparıp alamadı, bu arada geçen gece yaşadıklarını parça parça hatırlamasıyla salyangozu derinden bir titreyişle sarsıldı.

Otobüsten inip heyecanla köprünün başına geldiğinde karşıya bakmak için durakladı. Beyazlar içindeki kadın ona doğru ilerliyordu. Bakışlarını yere çevirmiş olan kadının gözlerine bakmamak için durduğu yere çakılmış bir halde, iradesinin kalan son kırıntılarını da zorlarken kadın köprüyü geçip, yanından usulca uzaklaştı. Kendini toparlayabildiğinde ise, saatlerdir aynı yerde durduğunu düşündü. Başını kaldırıp da baktığında ise kimsecikler yoktu. Koşar adım ilerledi köprüye doğru. Birkaç metre ilerledikten sonra kendini bir tür fanusun içinde duyumsamaya başladı: Hava yoktu, ses yoktu, sürtünen hiçbir şey yoktu tenine. Koşmaya çalışıyordu, ama yerinde sayıyordu sanki. Salyangoz sarsılıyordu, titriyordu çıldırmışçasına...

Nefes nefese açtı evinin kapısını, mutfağa koşturup bir bardak su doldurdu. Bir yudum aldı, ılıktı. Buzluğun kapağını açtı, birkaç parça buz yeterli olacaktı suyunu soğutmaya. Henüz buzluğun içine uzanırken ona ait olmadığından emin olduğu ve daha önce görmediği bir saklama kabı gördü buzlukta. Korkuyla karışık bir merakla kabı alıp yemek masasının üzerine koydu titreyen elleriyle.

Evde yalnız yaşıyordu ve günlerdir eve temizlikçi kadın bile girmemişti. Heyecanlanmıştı, ama sonunda merakı baskın çıktı ve bir anda umursamazlık içinde kapağı açıverdi. Elinde tuttuğu kapakla beraber hayretler içinde kalakalmıştı öylece, gördüklerine inanamıyordu. Kalbi, yerinden fırlayacakmış gibi zorluyordu göğüs kafesini. Bütün bedeni titriyordu şimdi. Salyangozu çığlık çığlığaydı, kendini bir oraya bir buraya çarpıyordu. Midesi bulandı, lavaboya koşup kusmaya başladı, ama arkasında duran kutunun içindekiler gözünün önünden gitmiyordu bir türlü.

Tekrar doğrulabildiğinde, beyninin içinde dolanıp duran fısıltıları işitti. Anlayabilmek için odaklanmaya çalıştı: Şeytani bir şevk içinde, ıslak, yapış yapış bir kıkırdamaydı tek duyabildiği ve onun ardındaki histerik sayıklamalar. Bununla birlikte, sesin sahibi salyangozun tek amacının kaçmak olduğunu da biliyordu bir şekilde.

Gözleri, saklama kabının içine özenle yerleştirilmiş insan kulaklarına odaklanmış bir halde, aklıysa salyangozun çıldırtan sayıklamalarında öylece durdu bir süre. Ardından, tüm mantık bağlarından kurtulmuş, kararlı ve intikam dolu bir bakış takındı yüzüne ve “Demek bana oyun oynarsın!” diyerek yakındaki bir çekmeceye atıldı. Elindeki uzun ve ince bıçaktan memnun, sert ve hızlı adımlarla banyoya doğru yöneldi. Salyangoz ne olduğunu anlayamamıştı tam olarak; ne fısıltı ne de titreme. Sadece, bir köşeye sinip usulca beklemeye başladı.

Başka bir zaman olsa, aynanın karşısında ter içinde seğiren kendi yüzünü gördüğünde şaşırabilirdi, ama düşünmeyi bırakalı çok olmuştu. Tereddüt etmeden kulak kepçesini kesip bir kenara fırlattı, sonra salyangozu sindiği köşeden bulup çıkardı ve kendisi işitemese de “Oyun bitti.” dedi.

Köprünün başında acı acı inleyen bir ambulansın belirmesi çok sürmedi ve köprüyü bir çırpıda geçen araç, Salyangoz Apartmanı'nın önünde durdu. Cesedi bulduklarında endişeli ve yorgun ifadesiyle ambulans görevlisi, diğerine dönüp “Son bir haftadır iç organlarını görmek isteyen on dördüncü deli. Ne oluyor bu lanet insanlara?” dedi.

“Bilmiyorum, ama bu gece altıncı oldu. Ama bana sorarsan, bu seferki kendini kullanarak o garip heykeli yapmaya çalışan genç heykeltıraş kadar etkileyici değil.”

“Hatırlamak istediğimi sanmıyorum.”

“Belki de şu kuyruklu yıldız yüzündendir, ne dersin?”

“Evet, tabii. Sesini kes de şunu kaldırmama yardım et hadi. Bu boktan geceyi hemen bitirmek istiyorum sadece.”


 
<<Önceki :: Ana Menü :: Sonraki>>