Yüzsüz Çocuk

Onur Çöçelli

  Ana Menü

Çocuk dişlerini fırçaladıktan sonra fırçayı yerine koydu. Ağzını diş macunu reklamlarındaki gibi yapıp aynada kendine gülümsedi. Gülümsemesi fazla uzun sürmedi. Gözleri, beynine yüzünde birçok tanımlanamayan cisim olduğunu iletti. Bir gökbilimcinin uzayda tanımlayamadığı bir cisme bakması gibi, yüzündeki kızıl çıkıntılara baktı. Kızıl çıkıntılar -bilimsel adı akne- yüzünün her yerindeydi: Alnında, yanağında, çenesinde, burnunda, iki kaşının ortasında... Hatta omuzlarında bile bu kızıl çıkıntılardan vardı. "Neden sivilce çıkar?", "Sivilce kalıtsal mıdır yoksa sadece şansız kişilerde mi çıkar?", "Acaba 'Sivilcelerden Kurtulmanın 101 Yolu' diye bir kitap var mıdır?" gibi saçma sorulara kafasını yorarken, annesi yanına geldi. "Saat kaç oldu, daha yatmıyor musun?" dedi. Çocuk ümitsizce, "Tamam anne, yatıyorum." dedi.


Çocuk yatağa girdiğinde, sivilcelerle ilgili düşünceler hâlâ peşini bırakmamıştı. 'Bir an önce uyuyayım da şu düşüncelerden kurtulayım.' diye bir düşünce balonu belirdi odanın tepesinde. Gözlerini sıkıca kapayarak, rüya alemine daldı. Sivilceler yüzünden çocuğun rüyaları birer kâbusa döndü. Kâbusun birinde, vücudunun her yerinde sivilceler çıkmış, ambulansla hastaneye yetiştirilmeye çalışılıyordu. Diğer bir kâbusta, iki büyük sivilce onu kelepçeleyerek, kodese kapatıyordu. Kâbuslar bir türlü sona ermiyordu. Terlemiş vücudu, birinin onu bu kâbuslardan kurtarmasını bekliyordu. Nihayet cansız kahraman büyük bir gürültüyle onu kâbuslarından kurtardı. Çocuk sağ eliyle çalar saati durdurdu, sol eliyle alnındaki teri sildi.
Aynanın karşısına geçen çocuk, sivilcelerin hâlâ yerlerinde olduklarını gördü. Ne kadar kocakarı ilacı varsa, hepsini denemişti. Ama sivilcelerinden bir türlü kurtulamamıştı. Yüzünü yıkayıp kurularken, havluda bir kan lekesi gördü. Aynaya baktığında, kan lekesinin sebebini anladı: Yanardağ gibi sık sık patlayan sivilcelerden birinin lâvıydı bu. Çocuk alelâcele kahvaltısını yiyip (yedikten sonar) okula yetişmek umuduyla evden çıktı.


Okulun son zilinin çalmasıyla, okul bahçesinde bir öğrenci kalabalığı belirdi. Çocuk okuldan ayrılırken, kalabalığın içinden birinin ona seslendiğini işitti. Sesin sahibini kalabalık içinden seçmeye çalıştı. Seslenen Ahmet'ti. Ahmet yanına gelerek "Dedemden kalan kemanımı satacağım. Biliyorsun babam yenisini aldı bana. Kemanı satmak için benimle aşağı sokaktaki antikacıya gelir misin?" dedi. Çocuk yolunu fazla uzatmak istemediği için başta kabul etmedi. Fakat arkadaşının ısrarlarına dayanamayak, gitmeye ikna oldu.


Antika dükkânında her şey -duvardaki dijital saat hariç- antikaydı: Vazolar, saatler, tablolar, aynalar ve anlam verilemeyen birçok nesne... Bunların içinden en çok aynalar çocuğun ilgisini çekmişti. Çünkü başka hiç bir şey yüzündeki ukûbeti ona gösteremezdi. Arkadaşı Ahmet dükkân sahibiyle konuşurken, aynalardan birinin yanına gitti. Yüzündeki sivilcelere bakarak 'Keşke şu kahrolası sivilceli yüzden kurtulabilseydim...' diye geçirdi içinden. Tüm dikkatini aynaya vermiş olan çocuk, arkadaşının "Kemanı saattım, hadi gidelim." sesiyle irkildi. Son bir kez daha aynaya baktıktan sonra antikacıdan ayrıldılar. Dükkân sahibi çocuğun baktığı aynanın yanına gelerek, üzerinden kayıp düşmüş olan "Dilek Aynası" yazan kâğıdı yerine iliştirdi.


Haftasonu olması nedeniyle o sabah çalar saat çalmamıştı. Rüya aleminden, gerçekliğe uzanan çocuk gözlerini açmak istedi. Ancak başaramadı. Uyanmasına rağmen, hâlâ gözleri kapalıydı. Birkaç denemenin ardından gözlerini açamayacağını anlayarak, elini yüzüne götürdü. Eli, çölde vaha arayan bir kervan gibi yüzünde gezindi. Gezinti bitiminde kervanın sahibi bir serap gördüğünü sandı. Yanıldığını anlaması fazla uzun sürmedi. Çocuğun başı ve kulakları yerindeydi, fakat yüzü yoktu. Yüzüyle beraber sivilceler de yok olmuştu. Bunu farkedince gülümsemek istedi. Bu çabası da, gözlerini açmaya çalışması gibi boşa gitti. Çünkü ağzı yoktu.


Her sabah olduğu gibi bu sabah da yüzünü yıkaması gerekiyordu. Yüzünün olmadığını hatırlayarak, bu fikirden vazgeçti. Yataktan kalktı ve yavaşça yürümeye başladı. Önünü göremediği için yürümekte zorlanıyordu. Ansızın sert bir objeye çarptı. Eliyle objeyi yokladığında, bunun bilgisayar masasının önündeki sandalye olduğunu anladı. Sandalyeyi iterek, yoluna devam etti. Sanki evdeki eşyalarla körebe oynuyordu. Bu oyunun tek farkı diğer oyuncuların cansız olması değildi, eşyalara ne kadar değerse değsin çocuğun hep ebe kalmasıydı.


Kapının çalınmasıyla oyun sona erdi. Çocuk önünü göremediği halde zihninde oluşan haritayı takip ederek, kapıyı buldu. Kapıyı açtığında, kırılan aynanın sesini duydu. Bu "Dilek Aynası"ydı. Aynanın kırılmasıyla çocuğun yüzü eski haline dönmüştü.
Ahmet "Kusura bakma. Birden nasıl olduysa, yüzünün olmadığını sandım ve korkudan sana doğum günü hediyesi olarak aldığım aynayı düşürdüm." dedi. Çocuk gülümsedi: Önemli değil. Aslında bana çok büyük bir hediye verdin.

 

    Ana Menü