|
Arkadaş Ahmet A. |
|||||||||
| Ana Menü | ||||||||||
Kampüsün içinde, yerdeki adımlarını sayar bir halde, durağa doğru yürüyordu. Ellerini cebine atmış, düşünceli ve yorgun bir ruhla üstüne basıp geçtiği taş zemine bakıyordu. Dudakları bir üniversite öğrencisinden beklenmeyecek şekilde, küskün bir çocuk edasıyla bükülmüştü. Gayet olağan geçen hayatı hesaba katıldığında çok anlamsız gelen bir yalnızlık ve tedirginlik duygusu içindeydi. Bunlara sebep olacak hiçbir deneyim yaşamamıştı. Ailesi vardı. Kendisini çok takdir eden arkadaşları vardı ve fakir de olsa kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gittiği bir hayata sahipti. Belki de O'nu yalnızlığa iten asıl şey, buydu. Gözlerini etrafına çevirdi. Sağ tarafında, neşeyle yürüyen iki kız arkadaş vardı. Önündeyse, bir kız ve bir erkek kol kola yürüyorlardı. Kız çok güzeldi. Fakülteden çıkan bir yığın öğrenci; hepsi rengarenk duygular içindeydi ve neredeyse hepsinin bir sevgilisi vardı. Kendi haline baktı. Her zamanki gibi, okuldan eve gidiyordu ve her zamanki gibi yine yalnızdı. Aslında isteseydi, çoğu zaman yapabileceği kadar kolaylıkla, sınıf içindeki arkadaşlarına katılabilirdi. Ama, yine çoğu zaman olduğu kadar yalnızlık içinde, bunu istemedi. Yalnız kalmayı sevdiğini de hiç sanmıyordu. "Öyleyse neden... Neden böyleyim?" diye sordu, kendi kendine. "Keşke biri olsaydı yanımda" diye içinden geçirdi. Bu ani düşüncesine kendisi de şaşmıştı. Yoksa bir sevgili mi istiyordu? Yanına bir kız alıp, sevgili olma oyunu oynamayı mı istiyordu? Etrafında kol kola ilerleyen insanların birlikte neler yaptıklarını düşündükçe, içi daralıyordu; Ya sinemaya ya cafeye ya da küçük bir gezintiye gidebilirlerdi. Yapabilecekleri ne vardı ki? Bütün bunlar ne kadar da sıradan geliyordu ve sıradanlaştıkça ne kadar da gözünden düşüyordu. İki yıldır biyoloji bölümünde okuyordu. Dersleri normaldi ve ailesi dar gelirli de olsa, aldığı kredi ve burslarla, harcama konusunda pek bir sıkıntısı olmamıştı. Aktif sayılmayacak kadar durgun bir yaşam sürmüştü. Hayatında, lafını etmeye değer bir kötü anı yaşamamıştı hiç. Buna rağmen, kabına sığmaz bir kalple, sürekli sıradanlığın acısını çekiyordu. Yıllar geçtikçe, kendisi de fark etmeden, tek düze bir biçimde akan hayatından ve sahip olduklarından giderek kopuyordu. Lisedeyken, bir kızla birlikteydi. O'na açılmayı ve iç dünyasını anlatmayı denemişti. Olağanüstü hayatların varlığına inandığını, insanların her gün yapıp da bıktıkları şeyleri denemek bile istemediğini, farklı ve yaratıcı deneyimler yaşamak istediğini ve yaşayamasa da, günlük hayatını buna göre şekillendirmek istediğini söyledi. Fantastik öyküler okumayı sevdiğini, fantastik kurgular yapmayı sevdiğini anlattı ona. Bütün bunlar, önceleri kızın hoşuna gitmişti. Fakat sonra, kız kendisinden bıkmış olsa gerek, düşüncelerini çok aptalca, tavırlarını da çocukça bulmuştu. Bu olaydan sonra, tahmin ettiği kadarıyla, edinebileceği diğer sevgilileri de ondan farklı olmayacaktı. Kendisi, zaten düşünce dünyası ve zevkleriyle sıradan bir arkadaş bulmakta zorlanıyordu. Kızların ondan çabuk bıkması da gayet doğaldı. Farklılık, kendisini derslerini çalışmaya itmiş ve yapacak başka bir şey bulamayınca, bir iş sahibi olmayı ve daha çeşitli insanlarla tanışmayı düşünmüştü. Bu bakımdan, üniversite en önde gelen yoldu. Oraya girdiğinde çok şey daha kolay ve kendisine uygun olacaktı. Daha sosyal olacaktı ve kendisini anlayan daha çok insanla beraber olabilecekti. Ama olmadı... Üniversite farklı karşılamıştı O'nu. Liseden ve ÖSS'den daha yorucu bir çalışma içinde buldu kendini. Üstelik, ne çevresinde ne de üniversite içinde, iç dünyasını açabileceği bir arkadaş bulamamıştı. "Gençlik ne güzel..." dedi kendi kendine. "... ama eğer genç hislerin kalbinde sıkışıp kalmışsa ne kadar kötü!" Haklı bir istek mi yoksa bir inat mı, ara sıra kendisi de şüphe duyuyordu. Belki de sıradanlığa karşı direnmek istemesi, çocukça bir isyandı. Ya kendisi ya da toplum... Hayatı birileri tarafından elinden çalınıyor gibi hissetti. Okul anlamsızlaşıyordu. İş, meslek, para gözünde küçülüyordu. Zaman... zaman süratle ellerinden kayan bir cevher gibi parlıyordu önünde. Belki de okulunu asan, işini gücünü bırakan ve kadın-kız peşinde koşan insanların asıl amacı bunu yapmaktı. Kendisi neden her şeyi, her işi bırakıp gönlündekini aramaya koşmuyordu. Az mı güzel olurdu, kendisini anlayan, aynı duyguları ve heyecanları yaşayan ve yaşatacak olan birinin yanında olması... "Sıradan elbiseler giysin, sıradan bir fiziği olsun ama uzak dünyaların ruhunu taşısın üzerinde!" Birden yine, bir kızdan bahsettiğini fark etti ve güldü kendine. Belki de tek açlığı cinsellikti ve fanteziler kuruyordu. Ama ne olursa olsun, içinde bir yerlerde "O kadar da haksız değilsin!" diyen bir ses vardı. O sesi duydukça arayışı ve özlemi artıyordu. Durakta, herkesle birlikte sıraya geçmiş otobüsün gelmesini bekliyordu. Ön tarafına baktı; kendisi gibi sürekli geceleri ders çalışmakla geçiren birkaç inek vardı. Asık yüzlerinden ve açan güneşe rağmen asla kaybolmayan bir korku ifadesinden tanıyordu onları. Arkasına döndü; kıpır kıpır kız arkadaşlar ve konuşan erkekli kızlı gruplar vardı. Kimisi birbirine aşık, kimisi sadece arkadaş... En bedbahtını bile kıskanıyordu. Bir otomobil geldi o sırada. İçinde bir genç çocuk vardı. Kendisinden yaşça daha büyük görünmüyordu ama araba yepyeniydi. Çok lüks olmasa da içi oldukça konforlu görünüyordu. Duraktan üç-beş tanıdık öğrenciyi arabasına çağırdı. Belki evlerine bırakacak belki de çılgınca eğlenmeye götürecekti. Ne olursa olsun, sahip olmak istediklerine çok yakındılar. Oysa kendisi ne kadarına sahip olursa olsun, tatmin olabilecek gibi değildi. Çünkü alışılmışın dışında bir şeylerin düşüncesi hariç, hiçbir şey O'nu mutlu etmeye yetmiyordu. "Ne olurdu, yani..." diye içini çekti, "bir sevgilim olsaydı, bir arabanın içinde, tam şu yoldan durağa doğru gelseydi. Yavaşça, durakta bekleyen insanların arasına süzülseydi, başını dikkatle bana çevirip gözleriyle süzseydi, uzun uzun. Sonra, hem heyecan hem de istekle, yanına çağırsaydı beni..." Bütün bunları düşünmek bile heyecan veriyordu ona. Sevişmek ya da bir sevgili olma oyumu oynamak pek önemli değildi. Yeter ki var olsun; ötesindeki her şey kendiliğinden gelirdi. Yine sadece bir hayaldi bütün gördükleri ve yine isteksizlik içinde uyanıvermişti. Otobüs gelmiş, öğrenciler sırayla içeri girmeye başlamıştı. Sırada yürürken -aralarında epey mesafe olmasına rağmen- adeta bir koyun gibi sürüklendiğini hissediyordu. Toplum, ister ciddi olsun isterse zevk için olsun, sürekli kuyruk halinde bir yerlere gidiyordu. Ve kendisi ne kadar isteksiz olursa olsun, ne kadar çıkmak isterse istesin, sürekli toplumun oluşturduğu kuyruklarda yürürken buluyordu kendini. Ne felsefe ne sürgün ne de mutsuzluk hissi... Sadece istemiyordu. Kendisini zorlasa bile isteyemiyordu. Otobüsün içinde iki kişilik bir koltukta yer kapabilmişti. Hayret, niye umursuyordu ki... Otobüs yol almaya başladığında, her zamanki gibi başını pencere kenarına çevirip yolu seyretmeyi ve hayallerinde özleyip durduğu arkadaşını gözlerinin önüne getirmeyi tercih etti. İşte orada... Kanatlanmış uçan bir melek kılığında, pencereye yaklaşıyor, el sallıyor kendisine. İnsanlar hayretler içinde onu seyredip şaşkın bakışlarla cama doğru eğiliyorlar ama o sadece kendisine merhaba demek için gelmiş... kurduğu bu kısa hayalden sonra kendi kendisine gülüp başını salladı. Bu kadar fantastik olmasına gerek yoktu ki. Yani, şu ötede ayakta bekleyen insanların arasından çıkıp gelebilirdi. Gözlerinin içine bakıp gülümsediğinde onu tanırdı. Hiçbir şey söylemeden yanına otursa, başını usulca çevirip yüzüne baksa, yine o heyecanlı yüz ifadesini yansıtsa, ne güzel olurdu. Yanında oturan adama baktı; Keçi sakal, sivri bir favori, ağzında çiklet ve kirpi gibi jöle bombardımanına uğramış diken diken bir saç... Kendi kendine "bu kız milleti de bunu seviyorsa, bana sevgili bulmak haram" dedi. Kendi haline baktı; normal taranmış bir saç, klasik bir giyim tarzı, gömlek, kumaş pantolon ve ne hareketlenme belirtisi ne de imaj... Kendisi içinde dışarıya çıkarabileceği tek şey, kurduğu hayallerdi. Ve görünüşüyle kendisini tanıtabileceği tek insan da, bir perinin kalbini taşıyan o kızdı. O kadar mı imkansızdı peki... Hayır! Kendisi de tabiatın sınırlarına yolculuk eden bir kalbe sahipti. Beklediği arkadaşın sadece buna sahip olması yeterliydi. Belki cinsiyetin hiç önemi yoktu. Tabii, eğer bir kız olsaydı ne kadar güzel olurdu, ne kadar heyecan verici olurdu, ne kadar olağanüstü olurdu. Ama olması da ne kadar zordu. Eve saat yedi buçuk civarı ulaştı. Güneşin batmasına az bir zaman kalmıştı. Fazla vakit kaybetmeyip hemen yemek yedi ve ders çalıştığı, sakin, boş odaya geçti. Kitaplarını ve karaladığı teksir kağıtlarını yığarak ders notlarının arasına gömüldü. Yarım saat kadar başını kaldırmadan çalıştıktan sonra, beş dakika dinlenme ihtiyacı hissetmişti. Nedense her zamankinden daha yorgundu ve devam etmeyi hiç istemiyordu. Elinde tuttuğu kalem ister istemez güçsüzleşen parmaklarının arasından kaydı, teksir kağıdının üzerine düştü. Yüzünde dalgın bir bakış, gözlerinde hayata dair bir bıkkınlık, kalbinde içine attığı şeylerin ağırlığından gelen bir acı vardı. Başını ağır ağır duvardaki saate çevirdi ve göz ucuyla okudu. Sekiz on beş... Daha fazla dayanacağını sanmıyordu. Yerinden kalkarak kanepeye kadar yürüdü. Dizlerini, romatizmalı bir ihtiyar dede edasıyla, kırarak oturdu ve eğilerek başını mindere yasladı. O yorgunluk içinde çok geçmeden uykuya dalmıştı. Küçük bir çocukken rüyalarında görürdü, hayal ettiği kız arkadaşını. O zamanlar da bile rüyaları görmek istediği gibi zihninde oluşmazdı. Daha uyanmadan evvel, rüyanın içinde o mutsuzluğu yaşardı. Kız, kendisiyle ilgilenmezdi bile. Hep kendi istediği yöne döner, onun yaptıklarına aldırmazdı. Bir defasında, rüyasında yine onu görmüştü. Uzak bir yerden kendisini görmeye geliyordu. Çok zengin ve çok yetenekliydi. Fakat ne var ki; cebinden çıkan bir çikolatayı bile onunla paylaşmaya eriniyordu. O zamanlarda çok güzel başlayan o rüyalar, her nasılsa böyle kalp kırıklığı içinde bitiyordu. Anlamsız bir şekilde, kız, diğer insanlara davrandığı kadar bile sıcak davranmıyordu kendisine. İçinden hep bağırmak geçiyordu. "Sen benim hayallerimin perisisin! Seni ben hayal ettim, bana bak! Benimle konuş! Benden sahip olduğun şeyleri esirgeme!" Ama asla bunu yapamıyordu. O gece, kanepe üstündeyken, yine rüyasında bir kız gördü. Okulun kantinine yakın bir yerde ayakta duruyordu. Çok farklı biriydi. Ne kadar alımlı ve çekici görünüyordu. Kusursuz bir cilde ve fiziğe sahipti. Bakışları olgunluk ve heyecanı iç içe yansıtıyordu. Siyah parlak bir deri pantolon ve yine siyah, üzerinde mavi-beyaz işlemeler bulunan bir bluz vardı. Saçları adeta fantastik bir filmden çıkmış gibi, kısa, belirgin bir koyu mavi renkteydi ve ön kısmı hareketlendirilmişti. Ela renkteki göz irisinden, nasıl oluyorduysa, kızıl renk seçilebiliyordu. adeta genç bir dişi ejderha gibi, alev renginde parlıyordu. Fakat o kadar doğal ve o kadar çekiciydi ki... Kısacık bir an, kalbinin çarptığını hissetti ve sonra tekrar aşina olduğu kırıklığı yaşadı. Çünkü kız, çocukluğunda tekrar tekrar gördüğü diğer kız gibi, çevresindeki insanlarla koyu bir sohbete dalmıştı. Bu kez kendisi onlara uzaktan bakıyordu ve yanına yaklaşmak istemiyordu. Çok sürmemişti ki, başının altındaki yastığı hissediverdi. İrkildi. Hala kanepenin üstünde yatıyordu. Hemen başını kaldırıp saate baktı; dört buçuk olmak üzereydi. Demek ki, epey uzun bir süre yatmıştı kanepede. Aniden, gördüğü bu tuhaf rüya aklına takılıverdi. Kız, insanlar, okul... Şöyle bir düşündü. Hayretler içinde, kendi kendine gülmeye başladı: "Aptal, koca bebek! Çocukluğunu mu özledin?" dedi. Kendi kendine gülmeye devam ederken, yerinden kalktı ve soyunup yatağına girdi. İkinci kez dalıncaya kadar, hayreti ve tebessümü geçmemişti. Kendisine "Salaksın, çocuksun" diyordu ama rüyasını aklına getirdikçe içine doğan buruk heyecana da hakim olamıyordu. Ertesi sabah, geç uyanabilmişti. Saat dokuz buçuk olduğunda, zar zor yetişebildiği otobüs kampüse vardı. Derse girmeden önce bir şeyler içip rahatlamak istedi. Kantine girdi ve bir kahve aldı kendine. Boş masalardan birine oturarak ağır ağır yudumlamaya başladı. Dün geceki yorgunluğun etkisi hala üzerindeydi. Aslında yarım saatten fazla ders çalışmamıştı fakat kanepede yatmış olmasından olsa gerek, her herinden yorgunluk akıyordu. Sıcak kahveyi yudumlarken, mümkün olduğu kadar midesini yakmaya gayret ediyordu. Başka türlü uyanacağı yok gibiydi. Plastik bardak yarıya geldiğinde, eliyle ağzına götürüp dudaklarına değdirdi; dudaklarını aralayarak bardağı ağzının içine doğru eğdi ve o pozisyonda durdu. Gözlerini önüne ilişen bir şekille beraber, donup kaldı. Bir insan görüntüsüydü o... Genç bir insan görüntüsü... Yüzü kilitlenmişçesine dondu, gözleri sabitlendi ve vücudu kaskatı kesildi. Tam önündeki küçük yuvarlak masada, oturmuş gazete okuyan öğrenciye bakıyordu. Öne doğru biçimlendirilmiş ve koyu mavi renge boyanmış saçları, kızıla çalan garip ela gözleri, siyah bluzu ve siyah deri pantolonu, alımlı ve kendinden emin bakışları... Bozulmuş bir robot gibi, vücudu çalışmaz halde, kalıvermişti. Gözlerini, tam hizasında duran ve gazete okuyan genç kızdan kaçıramıyordu. Hayal mi gerçek mi, onu anlamak için bile bir harekette bulunamıyordu. İçinden çıkamadığı şoku atlatabilmek için kilitlenen yüzünü ve kaskatı kesilen vücudunu salladı iki kez. Elindeki plastik bardak çoktan masaya devrilmiş, içindeki koyu sıvı çoktan süzülüp yere boşalmıştı. Saatlerce koşmuş gibi derin derin nefes alıyordu. Heyecandan kalbi duracak gibiydi ve göğüs kafesinin kendisine yetmediğini hissediyordu. Kendini silkeledi. Toparlanmaya çalıştı. Başını tekrar tekrar sallayıp durdu. Korkmuştu... Öyle korkmuştu ki; teni bembeyaz kesmiş yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bu durum biraz daha sürerse, iyi görüp görmediğinden bile emin olmadığı bir şey yüzünden baygınlık geçirecekti. Acaba tanıdık biri gelse, bu halini bir görse; ne söyler, ne düşünür, ne sorardı; dahası kendisi ne cevap verirdi... Etrafına korkuyla baktı. Tanıdık birisi yoktu. Birazcık daha rahatlayıp, öylece kafasını yere eğdi. Galiba yavaş yavaş sakinleşiyordu. Sonra tekrardan ağır ağır başını kaldırdı. İkinci kez yüz yüze gelmeden önce, "Acaba hayal mi gördüm?" diyerek tereddüt etti. Sonrasında, kız berrak bir şekilde gözlerinin önüne geldi. Kızı görmesiyle, kalbinin tekrar hareketlenmesi bir oldu. Gözlerine, beynine, aklına, mantığına, inanacak halde değildi. Bu o kızdı; rüyasında gördüğü o kız... Sadece dudaklarındaki ifadeye dikkat etmesiyle bile yüreği yerinden fırlayabiliyordu. Yansıttığı, ortaya çıkardığı, gizlediği, ima ettiği her ifade onu heyecanlandırıyordu. Görünüşü ne kadar sıradan ve ifadeleri ne kadar doğaüstü geliyordu insana. Ya bir hayaldiyse... Etrafındaki diğer insanlar da onu görebiliyor muydu? Çok saçma bir soruydu ama yine de denemek, enim olmak istiyordu. Gözlerini tekrar etrafına çevirdi. Ders saati yakın olduğu için, tanıdıklarından biriyle karşılaşmayı umdu. Çok geçmeden, kendi sınıfından, biri kız ikisi erkek, üç kişi masasına yaklaştı. "Tam beklediğim şey!" diye içinden geçirmişti. Erkeklerden birisine sessizce eğilip yan masadaki kızı sorabilirdi. Eğer gördüğü bir halüsinasyon değilse, arkadaşı cevap verebilirdi; eğer öyleyse o zaman da aval aval yüzüne bakardı. Sınıf arkadaşları selamlaşıp yanına oturduktan sonra da, aralıklarla başını yan masaya çevirmeye devam ediyordu. Sanki kız bir suymuş da buhar olup uçacakmış gibi, korkuyla kafasını oraya çeviriyordu. O'nun bu halini gören arkadaşı, kendisi mevzuyu açmadan, dürtüp kolundan çekti, "N'oluyor lan?" diyerek sessizce kulağına fısıldadı. "Ne?" dedi, dalgınlıkla. "Ne iki de bir kafanı o bir o yana bir bu yana dönderip duruyorsun. Ne var orda?" Bunları duyduğunda, bir korku kapladı içini. Acaba o görmüyor muydu? Başını tekrar kıza çevirdi ve tam ümitsizlik içindeydi ki, kız başını kaldırdı. Göz göze geldiler... Hiçbir şey düşünemiyordu; ne yanındakileri ne de çevresindeki diğer insanları... Hakkında ne düşündükleri de umurunda değildi artık. Kız, ta gözlerinin içine doğru hayat dolu bir bakış atmıştı. Gayet sağlıklı ve ruhsal denge içinde dikkatle bakıyordu. Gözlerindeki heyecan artmaya, ela renkteki kızıllık giderek parlamaya başlamıştı. Kendisini görüyordu. Hem de gördüğüne o kadar sevinmiş bir hali vardı ki; elindeki gazeteyi masaya bırakırken bakışlarını ondan hiç ayırmadı. Sadece dört beş saniye süren bakışmanın sonunda, kızın dudakları ani bir sevinçle açıldı. Kız, büyük bir istek ve bir o kadar da kendine özgü bir endamla ayağa kalktı. Doğrularak, masasını ve üstüne bıraktığı her şeyi terk etti ve yanına doğru gelmeye başladı. Göğsünün tekrar hareketlendiğini duyuyordu, damarlarındaki oynama hayra alamet değildi. Kendisine hakim olmalıydı. "Tut kalbini n'olur!" diye kendine yalvardı. Bir hayal uğruna ölebileceğini düşünürken, kızın berrak mı berrak sesini duydu. "Burak!" Sesinde, tarifsiz bir heyecan ve mutluluk belirtisi ortaya çıkmıştı. Sınıf arkadaşları da duymuştu sesini. Hepsi, aynı anda merakla yüzünü O'na çevirdi ve masaya doğru gelen kızı gördü. Genç çocuk, donuk bir tavırla ayağa kalkarken, kız heyecan içinde koşup onu kollarıyla sardı. Sanki, yıllar öncesinde tanıdığı, bütün sırlarını paylaştığı, en küçük hislerine kadar kendisini tanıyan bir can dostuydu onu kucaklayan, sevinçten attığı gülücükler ve gözlerindeki neşeyle, daha önceden tattığı mutluluk dolu dünyaya ikinci kez giriş yapıyor gibiydi. Sesindeki samimiyetle, nefesindeki sıcak hareketlilikle, yıllardır sadece kendisine anlatmak için biriktirdiği anıların izini taşıyan dudaklarıyla, bu o kızdı. Kız, O'nun karşısına geçip iki kolunu sıkıca tuttu. "Nerelerdeydin sen?" "Ben mi?" dedi, kısa ve ani bir refleksle. "Evet, ne kadar uzun zaman oldu biliyor musun? Hayatımda bir daha asla seni görmeyeceğimi sanıyordum. Eski güzel günlerimi bir daha yaşayamayacağım diye öyle korkuyordum ki... Seni burada, bu okulda görmek ne kadar güzel!" "Sen... sen bu okulda mı okuyorsun?" "Evet! Bu yıl geldim, edebiyat bölümünde okuyorum ben. Peki ya sen?" "Ben? Ben... ben biyoloji bölümü." Neşeli ve muzip bir kahkaha attı. "Bizim çılgın hayalperest Burak demek bir biyolog olmaya karar vermiş, harika!" O an arkadaşları kendilerine bakıyordu. Yüzlerinde, gerçekten ama gerçekten, belirgin bir biçimde yansıyan şaşkınlık ve kıskançlık vardı. Özellikle de erkeklerde... İşte, o anı yaşıyordu; uzaklardan gelen gizemli ve hayat dolu bir yüz, kalabalığı aşarak kendisine gelmişti. Kızın O'na duyduğu derin hayranlık ve samimiyet, arkadaşlarının imrenmesine sebep olmuştu. Öyle ki, sınıfındakiler onu yanlarına davet ederek onunla tanışmak bile istedi. Kızı tanıştırmak için dönüp ismini söyleyecekti ki, tam o anda farkına vardı: ismi neydi? Telaşa kapıldığı sırada kız elini sınıf arkadaşlarına uzattı ve "Merhaba. ben Gizem!" dedi. Öyle ya, başka ne türlü bir isim olabilirdi ki. Gizem olabilirdi. Ne kadar da kendisine yakışan bir ismi vardı. Az önce, canlı canlı yaşadığı rüya... Bu mümkün müydü? Yoksa hala gece uzandığı kanepede miydi? Yo, hayır... Rüyaları asla böyle olmazdı. Rüyalarında hep hayal kırıklığı yaşardı. Oysaki şimdi, kalbi heyecanla çarpıyordu ve yanında duran arkadaşı kendisine umursamazlık göstermek bir yana, en az kendisi kadar heyecanlıydı. O'nun varlığına alışmaya ve gerçek olduğuna kanaat getirmeye başladığı sırada, derse girme vakti gelmişti. İçinde O'nu kaybetmek üzere bir korku belirtisi uyandı. Gizem ismindeki büyülü kız, eliyle omzuna dokundu ve "Bir buçuk saat sonra yine buradayım, unutma!" dedi gözlerinin içine bakarak. İstemeye istemeye derse girdi arkadaşlarıyla. Bu düşünce ve duygu fırtınası içinde nasıl derse konsantre olacağını bilmiyordu. Galiba boşuna derse giriyordu. Belki de hiç girmemeli, Gizem'in peşinden gitmeliydi. Gözü arkada kalmıştı ve O'nu düşünmeden edemiyordu. Derste, kantinde oturdukları iki erkek de iki yanına geçmişti. Arka sıralarda oturuyorlardı. Sol tarafındaki, ara sıra yandan bakışlar atarak muzip bir şekilde gülüyordu. Çünkü gerçekten gülünecek bir halde, baygın bakışlarıyla tahtayı delip geçiyordu. Omzuyla onu iterek girdiği rüyadan çıkardı. "N’oluyorsun yine? O'nu mu düşünüyorsun?" "O mu?" "Hani şu senin kız. Ah be, sen de ne malın gözüymüşsün. Senin hiç böyle şeyler yapmadığını bilirdik. Meğersem saman altından neler yürütüyormuşsun!" Kızgın bir halde "Ne diyorsun lan sen! Durum sandığın gibi değil" diye sesini yükseltti. Sınıftakiler duymuştu. Utana sıkıla eğildi sırasına. Arkadaşı bu kez ciddi bir tavır içinde ona eğilerek "Tamam be oğlum, bir şey demedik!" dedi. "Ama ne yalan söyleyeyim, öyle kıskandım ki" Yüzünü dikkatle O'na çevirdi ve "Nesini kıskandın?" diye merakla sordu. "Galiba gözlerini." dedi, "ama kıskanılacak öyle çok şeyi var ki... Hani bir de sana olan samimiyeti yok mu? eskiden çok çok iyi anlaştığınız belli oluyor. Sevgilindi öyle değil mi?" Sustu. Nesi olduğunu kendisi de bilmiyordu. Küçüklüğünden beri onu tam hayal etmemişti. Küçüklüğündeyse sadece bir oyun arkadaşı olarak düşünüyordu O'nu. Şimdi durum değişmişti. Genç bir erkek olmuştu. O'nunla paylaşmayı beklediği şeyler biraz daha farklı olacaktı. Uzun bir süre arkadaşının sorusuna cevap verememişti. Sonra ne var ki dudağından "Çok küçüktük..." sözü geçti. Arkadaşı kısık kısık güldü bu sözüne. "Demek küçüktünüz ha! Ne yapıyordunuz, doktorculuk mu oynuyordunuz? Hah ha ha..." "Yo..." "Ah!" dedi içini çekerek, arkadaşı. "Peki bu kızı bu şekilde etkileyecek ne yaptın, be oğlum? Kızın sana bakışlarını bütün kantindekiler gördü." "Herkes mi?" "Evet, herkes" dedi. Bu sözleriyle içindeki volkanı yeniden alevlendirmişti. "Hele de yeni başlamış okumaya Tam dört yıl onun gibi bir sevgiliyle beraber üniversitede okumak... İnsan başka ne ister. Eğer yerine olsaydım bütün derslerimi asar sadece onunla ilgilenirdim." "Abartma be oğlum!" dedi öteki yanında oturan çocuk da, "Bir kız için derslerini asmaya değer mi? Adamı işinden gücünden mi edeceksin?" "Hayır, böyle olmaz!" dedi başını şiddetle iki yana sallayarak "O öyle biri değil. O düşündüğünüzden biraz farklı biri. O'nunla ilişkilerimiz beni hayatımdan koparacak şekilde olamaz. Benim tanıdığım Gizem..." dedi ve kaldı. "Evet?" dedi solundaki. "O'nunla..." diyerek durakladı bir müddet, "...her şeyi paylaşıyoruz. Yaşadığımız her şeyi; Ben O'nunla, O da benimle. Birimizin yaptığı her şeyden diğeri de haberdar olacak şekilde..." farkında değildi ama yine kurgu yapıyordu. Gizem'i olmasını istediği şekle doğru yavaşa yavaş sokuyordu. Gözlerinin önüne götürerek O'nun ruh halini davranışlarını bir bir tasarlıyordu. Ellerini, parmaklarını, bileklerini hafif hafif oynatarak ona biçim veriyor, zihninde bir heykeltıraş edasıyla hayalindeki kızı şekillendiriyordu. "Eee... diye sordu arkadaşı, "Ya sonra?" "Sonra ne?" "Sonrası mahrem meseleler" diyerek güldü diğeri. Bunu duyduğunda, gözleri uzaklara daldı. Mahremiyet... Gerçekten bu noktaya varacak mıydı? Varması gerekiyor muydu? O belki bir insan bile değildi. Bu denli mucizevi bir şekilde ortaya çıkıvermesinin de başka izahı olamazdı. Evet, o normal bir insan olamazdı. Mutlaka farklı bir doğadan geliyor olmalıydı. İyi ama böyle biriyle birlikte olmak... Sadece hislerini dinlemeye kalksa, işi O'nunla evlenmeye kadar götürecekti. Aklındaysa, bunun ağır bir bedele yol açabileceğine dair düşünce dolanıp duruyordu. Şimdi bu ikilem içinde kısacık bir an bocalaması, kalbindeki büyüyü bozuyordu. Aklıyla kalbinin daha fazla çatışmasına engel olarak kendini topladı. Derse konsantre olmaya çalıştı ve hiçbir şeyi düşünmemeye gayret etti. Ders süresinin bitmesini beklemek en doğru karardı. O'nu tekrar gördüğünde bunları O'nunla yüz yüze konuşmak daha doğru olacaktı. Ders saatinin dolması günlerce sürmüştü sanki. Nihayet, öğretmen notlarını toplayarak dersi bitirmişti. Süratle ayağa kalkarak yıldırım hızıyla koştu kapıya. Çıkarken az daha sınıfındaki kızlardan birini de eziyordu. İki sıra arkadaşı arkasından bakakalırken, soldaki "Seni bilmem ama ben şu hergeleye bakmaya gidiyorum" dedi ve peşinden koştu. Öteki de, tereddüdüne rağmen, merakına yenik düşerek O'nu takip etti. Dışarı çıktıklarında, Burak ve Gizem birbirlerine doğru yürüyordu. Fazla bir şey kaçırmamışlardı. Gizem isimli bu doğaüstü insan, heyecan ve hayranlık dolu bir ifadeyle Burak'a ellerini uzattı. Boşlukta güçsüzce duran ellerini yumuşak bir hareketle tutup zarif bir şekilde kendine çekti. Parmaklarının arasından kavrayıp sıkıca tutmasıyla, içine akıttığı sıcaklık Burak'ı titretmişti. Öyle ki, sınıf arkadaşları fakülte kapısının önünde bunu anlayabilmişti. Genç adamın kalbi henüz sakinleşmemişken, kız kendisini göğsüne doğru çekti. Kızın gözlerine inen perdeden anlayabildiği kadarıyla yapmaya çalıştığı şey, damarlarına güçlü bir baskı yapıyordu. Adeta yıllardır aşina olduğu bir bedene sarılırcasına, alışkın, korkusuzca ve arzuyla dudaklarını öptü. Bir saniye süren öpücüktü ve Burak'ın içinde kopardığı fırtınalara rağmen, kendisi hiçbir şey olmamış gibi sakin ve sevinçliydi. Ne planlanmış bir öpücük gibi ne de anlık bir heves gibiydi. Sanki, olması gereken bir zamanda, olması gerektiği kadar bir sıcaklık içinde, arkadaşına karşı yapması gereken ve yapmaktan çok hoşlandığı bir görevi yerine getirmiş gibiydi. Sonra, Burak'ı kolundan yavaşça çekerek kampüsün uzak bir yerine götürdü. İki sınıf arkadaşı da, hayretten ve kıskançlıktan altüst olan beyinleriyle oldukları yerde kalakaldılar. Saatlerce kampüste yürüdüler ve sonra nedense kampüsün dışına çıkıp, uzak ve tenha bir yere doğru yol aldılar. Ne Burak sözü bir yerden başlayıp açabilmişti ne de Gizem ağzından tek bir kelime çıkarmıştı. Dayanılacak gibi değildi. Belirsizlik daha fazla devam etseydi, içindeki mutlu heyecan zamanla acıya dönecekti. Çünkü yıllardır kurduğu bir hayal gerçeğe dönüşmüştü ve şimdi bu önemli hayal üzerindeki belirsizlik canını acıtmaya başlıyordu. Kampüsten epey uzaklaşmışlardı ki, Burak, daha fazla dayanamayarak aklındaki soruyu sordu: "Nesin sen?" Gizem soruyu bekler gibiydi. Gözlerine bir parça hüzün düşmüştü. Başını yere eğdi ve cevap vermeden önce ruhsal halini toparlayıp uygun hale getirmeye çalıştı. Durdu. Burak'ı karşısına alarak, aralarında birkaç adım mesafe bıraktı ve konuştu: "Benim bir insan olmadığımı biliyorsun" dedi, olgunlukla. "Evet, bunu fark edebiliyorum" "Bu seni mutsuz eder mi?" Gülerek "Hayır!" dedi. "Aksine seninle gurur duyarım. Beni etkileyen şey de bu zaten. Senin bilinmezliğin, erişilmezliğin" Gizem neşeyle gülümseyerek elini ona doğru uzattı: "Öyleyse benim dünyama gel! Orada seninle birlikte yaşayalım. Benim için ne istersen olabilirsin; bir arkadaş, bir sevgili ya da bir erkek... Asla bir önemi yok. Seni her şekilde seviyorum! Sen benim için ne olmak istersen ol, sana her şeyimi vereceğim. Bütün varlığımla senin yanında olacağım!" Bununla birlikte elleri tekrar yana düşmüştü. Burak "Neden sen benim dünyama gelmiyorsun?" diye sordu. "Sen de benim için ne istersen olabilirsin; bir arkadaş, bir sevgili ya da bir kadın... Ben de..." Sözü yarım kalmıştı. Kız başını yere eğmişti üzüntüyle. Dudakları solmuş ve yüzüne gölge düşmüştü. "Ben gelemem" dedi. "Neden?" diye sordu, ağlarcasına. Kız mutsuzluk içinde, eğik başını kaldırmadan konuşmaya başladı: "Senin dünyanda uzun bir süre kalamam. Seni görmek için bile çok şey kaybettim. Sadece seni görmek, sana gerçek olduğumu göstermek ve hayalindeki mutlulukları sana tattırmak için buraya geldim. Uzun bir süre kalamam. Geri dönmem gerek" "Hayır..." diyerek kollarına koştu ve sarıldı O'na. Boynuna sıkı sıkı yapıştı ve bırakmamak için var gücüyle tutundu bedenine. "Asla bırakmam seni" dedi. Kız da O'na sımsıkı sarılmıştı. "Öyleyse bırakma beni, gel benimle" "Ne olacağını bilmiyorum. Bu beni korkutuyor. Bir daha asla eski hayatıma dönememekten korkuyorum" "Hala istiyor musun ki eski hayatını?" diye sordu boynuna sarılı haldeyken. Bu soru Burak'ın zihninde ve gönlünde geçenleri iyice açığa çıkarmıştı. Ne yapacaktı ki bu dünyada; okulu bitirecekti, sonra iş bulacaktı, sonra sıradan bir kadınla evlenip çocuk derdine düşecekti, sonra ekmek kavgası, sonra geçim derdi... Gerçekten istiyor muydu ki bunları? Ne istemesi; nefret ediyordu hayatındaki her şeyden? Peki ya dostları ve ailesi... Onlarla da çok mu iyi anlaşıyordu. Çok mu özel çok mu büyük bir yakınlık sunabilmişlerdi kendisine. Ailesi çok mu derdini biliyordu. Çok mu içten bir aile sıcaklığı vardı evinde... Daha da sıkı sarıldı ve "Korkuyorum ama beni yanına al, bana yol göster ve beni asla bırakma!" Kız, heyecan dolu keskin bir nefes verdi göğsünden dudaklarına ve çocuğun saçlarını kavrayarak "Korkma!" dedi. "Çok kısa sürecek. Tıpkı bir uykuya dalar gibi, hiçbir şey hissetmeyeceksin. Belki biraz canını yakacak, acı duyacaksın ama sonra hiçbir şey hissetmeyeceksin. Hiçbir şey hissetmeyeceksin..." Konuşmaya devam ederken, sesine, göğsündeki keskin hava karışıyordu. "Hiçbir şey hissetmeyeceksin... Hiçbir şey..." Cümlesini son kez tekrar ettiği sırada, gözlerindeki kızıl renk giderek daha çok parlamaya başladı. Dudakları bir çift ince hat halini almıştı. Göz bebekleri küçülmüş, teni donuklaşmıştı. Burak, kalbinin büyük bir boşluk içinde sarsıldığını duyuyordu. Kızın kollarından içine doğru, belli belirsiz bir kıvılcımlanma akıyordu. "Sakın korkma" dedi tekrar kız, "Çünkü seni alıp götüreceğim ve bir daha acı dolu hayatına geri dönmeyeceksin. Bir daha geri dönmeyeceksin. Asla geri dönmeyeceksin..." Yankılanan sesi, genç çocuğun bedenine çılgınca adrenalin salgılıyordu. Sebebi belirsiz bir başlangıçla, kalbi bir kuş gibi göğüs kafesinin içinde çırpınmaya başlamıştı. O an, sahip olduğu heyecanın kontrolünün dışına çıktığını fark edememişti. Olduğu yerde, sadece boynuna sarıldığı genç kızdan yoğun bir enerji akışı alıyordu. Bu apansız vücuduna giren elektriğe hakim olamıyor, tir tir titreyen bedeninin sadece O'nun kollarıyla ayakta durduğunu bilmiyordu. Adrenalin, bütün kan dolaşımına yayılmış, kanın akışıyla kılcal damarlar hücrelerin çeperlerinden kopmaya başlamıştı. Vücudunun içi kanıyordu... Kız, alev rengi gözlerinden demetler halinde ışık saçarken, hala kollarıyla bedenini sıkı sıkı tutup başını okşuyordu. Zamanla dokunuşundaki hassasiyet artıyor ve giderek büyü kıvamında bir temasa dönüşüyordu. Artık, Burak'ın bunları fark edebilecek kadar şuuru yoktu. Tamamen kızın kollarına kilitlenmiş ve dokunuşuna, nefesine yenik düşmüştü. Gözleri kayıyor ve baygınlaşıyordu. Bir et yığını haline gelinceye kadar şuuru yerine gelmedi ve kan rengine bürünen gözleri yükseklere kayarak göz kapaklarının içinde kayboluverdi. Kucağındaki cesedi boş bir çuval gibi yere bıraktı, genç kız. Ayakta onu seyrederken, aşağılayıcı bakışlarla parlayan kızıl gözlerinin rengi uçmuş ve bembeyaz kesilmişti. Masmavi saçları solmuş ve kararmıştı. Bembeyaz teni kabarmış ve çizgilerle dolmuştu. Çocuğun zihninin içinde dolanıp durduğu günlerden sonra, O'nu kendine çekmeyi ve bu noktaya getirmeyi ne kadar da kolay başarmıştı. Zayıf bir bünye, durmadan hayaller içinde yüzen bir beyin, yüksek beklentiler ve beklentilerin doğurduğu nefretle ortaya çıkan kaçış... Yalnız ve savunmasız beyinleri ele geçirmek ne kadar da kolaydı. Eğilerek genç çocuğun kızıllaşmış göz akını parmaklarıyla iyice açtı. Ölü vücudu uzun uzun seyretti ve keskin tırnaklarını soğumuş göğsünde gezdirdi. Yüzüne doğru eğildiği sırada soluk borusundan iğrenç bir koku yayılıverdi. "Artık bir daha geri dönmeyeceksin!" Artık bir daha geri dönmeyecekti. Ne eski hayatı ne arkadaşları ne de ailesi... Beğenmediği hayatı yaşamayacak ve sevmediği insanları görmeyecekti.
|
||||||||||
| Ana Menü | ||||||||||