17 Nisan

Burcu İkizer

  Ana Menü

Yaşadığım o kabus gecenin sadece bir rüyadan ibaret olduğunu sanıyordum, ta ki deniz kıyısında gözlerimi açtığımda iri, yeşil gözlere sahip ihtiyarı yanımda görene dek...

Üniversite sınavına iki aylık bir zaman dilimi kalmıştı. Hayatımızın yönünü yalnızca bu iki saat belirlediğinden dolayı çok çalışmak zorundaydım. Biraz ev ortamından uzaklaşıp daha sakin bir kafa ile derslere konsantre olmak için bir haftalığına, evimizin kırk kilometre ötesinde bulunan, ufak ama çok şirin bir yer olan Yalıköy’de ki yazlığımıza gitmeye karar verdim. Babamdan ödünç aldığım arabanın içine son zamanlarda hayatımın ayrılmaz bir parçası olan ders kitapları, testler, müsvedde defterler, kısacası bilgimi pekiştirmeye yarayacak her türlü aracı koydum. Yazlığımızda yer alan tek bakkalın kapalı olduğunu bildiğim için bir hafta yetecek kadar sebze, et, meyve, çikolata tarzı yiyecekleri de yanıma alarak yola koyuldum.

Kırk kilometrelik yolu, ormanın içerisinden geçen toprak yoldan tedirgin bir şekilde giderek çabucak yazlık evimize varmanın hesabını yapıyordum. Başka seçeneğim yoktu. Yalıköy, pek bilinmeyen bir mekanda olduğu için ne yazık ki doğru düzgün bir yola bile sahip değildi.

Yalıköy aslında dağ ve denizin bir arada bulunduğu eşsiz doğa güzelliğinin ender yerlerinden biriydi. Bir kilometrelik yol üzerine adeta serpiştirilmiş gibi duran sekiz adet dubleks evden ibaretti. Dağ ve deniz arasındaki mesafe sadece yüz elli metre kadardı. Bu yüz elli metrelik alan içerisinde bahsettiğim sekiz ev ve yıllar öncesinde üstünkörü yapılmış ama üzeri kum ve toprakla kaplanmış asfalt da bulunmaktaydı.

Aylardan Nisan olmasına rağmen yazdan kalma bir hava vardı, her zaman dalgalı ve lacivert görünümüne alışkın olduğum deniz, aksine bu sefer çarşaf gibi dümdüz ve masmaviydi. Eşyaları arabadan indirmeden önce çocukluğumdan beri alışkanlık haline getirdiğim suyun sıcaklığını kontrol etmeyi hemen ayakkabı ve çoraplarımı çıkarıp ayaklarımı denize sokarak gerçekleştirdim. Buz gibiydi, denizin soğukluğundan bir anda tüm bedenim ürperdi. Kimsecikler yoktu, burası sadece yazları dolardı. Duyabildiğim tek ses ağaçların hışırtısı ve denizin sahile usulca temasıydı.

Günlerim ders çalışarak ve doğanın keyfini çıkararak geçiyordu. Bir akşam evde oturup radyo kanallarını karıştırıp zevkime göre müzik bulmaya çalışırken dışarıda bir ses duydum. Baştan bu ses uzaklardan gelir gibiydi ama bir uçağın yaklaşması gibi ses giderek şiddetini artırıyordu. Korkmaya başlamıştım, kalbim ritmini şaşırmış bir şekilde çarpıyor, dizlerim titriyordu. Ayaklarım geri adım atmaya çalışsa da neler olup bittiğini anlayabilmek amacıyla kapıya doğru yaklaştım. Kapının kolunu tutarak duraksadım ve derin bir nefes alarak dua ettim.

Kapıyı açtığımda gördüğüm manzara karşısında önce delirdiğimi düşündüm. Hiç kimselerin olmadığı bu yer bir anda yüzlerce insanın çığlıkları ile yankılanıyordu, Yalıköy’de bulunan o sekiz ev gitmiş yerine dörder, beşer katlı onlarca ev gelmişti. Evler bir depremdeki gibi sallanıyor, sonra yıkılıyordu. Her yer enkaz yığını gibiydi. Etrafımda yüzlerce insanın ölümden önceki feryatları kulaklarımı tırmalıyor, taşların birbirine çarparken meydana getirdiği gürültüye karışıyordu. Bir bebek cesedi ayaklarımın önüne düştüğü anda o sakin deniz delirerek dalga boyları on metre civarında kıyıya vurarak hem enkazları hem de cesetleri alabora edip içine çekiyordu. Ağzım açık, hissiz bir şekilde olanları izliyordum. Duvarlar kafama düşüyor ama garip bir şekilde bana hiçbir şey olmuyor, deniz beni o şiddetine rağmen alıp götürmüyordu. Cehennemden farksızdı olanlar, sanki bir korku filminin baş karakteriydim. Kendimi yüzükoyun bir şekilde kuma atarak gözlerimi kapayıp haykırırcasına ağlamaya başladım. Gözlerimi açmaya korkuyordum. Öyle bir ağlama buhranına tutulmuştum ki kendime engel olmam imkansız görünüyordu. Bakmadım uzunca bir müddet, bakamadım olanlara... Uyuyup kalmışım sonra...

Sabah gözlerimi açtığımda bunun bir rüya olduğunu umarak korku dolu ani bir hareketle yerden fırladım. Deniz kıyısında yatıyordum. Dünkü cehennem akşamından eser yoktu ortalıkta. Sekiz ev yine olduğu yerde duruyor, deniz yine dümdüz ve ortam yine sessizliğini koruyordu. Arkama baktığımda yanımda yaşlı bir adamın olduğunu gördüm. Onu görünce birden korkudan sıçradım. Yeşil gözlü, pamuk gibi beyaz sakalları olan yaşlı bir adamdı.
“Şşşşt sakin ol... Korkma... Geçti hepsi” .
“Siz... siz kimsiniz?”
“Korkma benden ben de şu ilerideki evde oturuyorum.”
“Dün... Dün olanları siz de gördünüz mü?”
“Evet gördüm.”
“Yani gerçek miydi onlar?”
“Gel, benim evime gidelim kızım. Bu olay seni çok etkilemiş belli. Sana bunun neden olduğunu ve hikayesini anlatayım”

İkimizde yavaş adımlarla ihtiyarın evine doğru ilerledik.Burada bir evin dolu olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim. Gayet modern eşyalarla dayanıp döşenmiş evin oturma odasına geçtik. Kalbimin çarpıntısı hala devam ediyordu. Yaşlı adam yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa gittiğinde ben ise dünkü yaşadığım kabusu düşünmekten başka bir iş yapamıyordum. Masanın üzerine güzel bir kahvaltı sofrası hazırlayarak beni çağardı. Aslında iştahım falan yoktu hiç, bir an önce hikayeyi dinleyip bu lanet olası Yalıköy’den uzaklaşmak istiyordum.

“Hazır mısın hikayeyi dinlemeye”
“Evet hazırım” dedim.

Sandalyesine yaslanarak anlatmaya başladı.

“Bundan tam yetmiş sene evveldi. Doğru hatırlıyorsam ya dokuz ya da on yaşlarında olmalıydım. İyi para kazandığımız bir bakkal dükkanımız vardı. Okuldan arta kalan zamanlarda babama yardım eder, harçlığımı çıkarırdım. Haftanın üç günü babam, her türlü besinleri, gazeteleri, temizlik maddelerini kamyonetin arkasına istifler ve Yalıköy’de bulunan arkadaşının bakkal dükkanına götürür, Yalıköy’ün nefis doğasının havasını içine doldurup, parasını alıp dönerdi yeniden şehre...

Kendimi bildim bileli giderdi babam oraya, kimi zaman annem, ablam ve ben de takılırdık babamın peşine. Güzel havalarda ızgara yapar, denize girer hayatın tadını çıkarırdık. Bir akşam evde, pilli bir radyodan temsil dinlerken evin şiddetle sarsıldığını hissettim. Annem, babam ve ablam panik halindeydiler, ben deprem nedir o zamana kadar bilmediğim için onların korkulu hallerine anlam veremiyordum. Sarsıntının dinmesinin ardından mahalleden de tıpkı bizimkilerin davranışlarına benzer aceleci konuşmalar ve telaş hali hakimdi. O zamanlar şimdiki gibi deprem ölçme aygıtları yoktu, olsa bile onun şiddetinin haberi buraya gelene kadar aradan günler geçerdi.

Ertesi gün babam yine malzemelerini alarak Yalıköy’e doğru yola çıktı ancak aradan yirmi dakika geçmeden geri döndü. Ne olduğunu sorduğumda bana ‘galiba geçen gün olan depremden dolayı Yalıköy yolu kapanmış, şimdi belediyeye gidip yetkililerle konuşup yolu açtıracağım’ diye cevap verdi. Belediyeden ekipler tam bir hafta yolu açmak için uğraştılar, babam da, bende endişe duymaya başlamıştık. Çünkü Yalıköy’ün besin ihtiyaçlarının bir çoğu bizim dükkan tarafından sağlanıyor ve hemen hemen on gündür oraya yiyecek ulaştıramıyorduk.

Yollar açılır açılmaz babam her zamankinden çok daha fazla yiyecek alarak yeniden yola koyuldu. Akşam döndüğünde rengi benzi atmış, gözleri ağlamaktan şişmişti. Kötü bir şey olduğunu tahmin ediyordum. İlk aklıma gelen insanların açlıktan öldüğüydü ama bu imkansız olmalıydı. Çünkü Yalıköy Halkı bahçelerinde her çeşit meyve ve sebzeyi yetiştirip, hayvanları da besliyordu.

‘Ne oldu baba, neyin var senin?’
‘Oğlum... Yalıköy diye bir yer yok artık’
‘....’
‘Deprem bir canavar misali yıkmış evleri o da yetmezmiş gibi deniz de esir almış Tüm Yalıköyü. Akşama kadar belki sağ birini bulurum diye aranıp durdum, kimseyi kurtaramadım oğlum herkes ölmüştü. Belli ki depremin merkez üssü Yalıköy’dü...’

Bu haber beni derinden sarsmıştı. Babam, önemli bir ekmek kapısının yittiğine değil yüzlerce insanın ölümüne kahroluyordu, o eşsiz cennet adeta cehenneme dönmüştü. Tıpkı senin dün gece gördüğün manzara gibi. Belediye ekipleri iki sene boyunca enkazları kaldırmakla uğraştılar. Babam bu arada Yalıköy’de bu evin temellerini atıp inşaata başlatmıştı.

Dört yılın ardından arkadaşlarla birlikte gelmiştik Yalıköy’e... Tıpkı senin geldiğin gibi 17 Nisan’da... Burada sadece bizim evimiz ve inşaat halinde bulunan üç ev daha vardı. Gece bir anda acayip çığlıklar duymaya başladık, dışarı çıktığımızda gördüğümüz manzara karşısında şoke olmuştuk. Tekrardan olanları anlatmama gerek yok çünkü sen aynısını yaşadın. Yıllarca bunun nedenini merak edip durdum ama bir cevap alamadım.

Annem ve babamı kaybettikten sonra bakkal dükkanımızı ve evimizi kiraya verip Yalıköy’e taşındım. Arada bir arkadaşlarım gelir eğlenir dururduk. Her 17 Nisan gecesi aynı manzara ile karşılaşıyor, ölüm çığlıklarını, taşların dövüşünü, denizin feryadını duyuyordum.

Bir gün gördüğüm bir rüya sayesinde bu vahşetin sırrını çözdüm. Rüyamda yine bu 17 Nisan gecesi kabusunu yaşarken kızın birinin kolundan çekip, neler olup bittiğini, neden cennetin bir anda cehenneme dönüştüğünü soğukkanlı bir şekilde sordum. Kızın cevabı ise hikayemizin konusunu, bu olayın esrarının en açık yanıtıydı.

‘Bizler burada yüzlerce insan, o deprem yüzünden acılar içerisinde taşların arasına sıkışıp son nefesimizi vermeye çalışırken, bizler sevdiklerimizin gözlerimizin önünde ölüm feryatlarını beynimizde yankısını duyarken, bizler canavar dalgaların arasında ölürken bir insanoğlu duymadı bu sesleri... Ölürken kimsenin haberinin olmaması ne demek sen bilir misin? Ya ardından bir gözyaşı dökenin olmamasını, ya da bir mezarının bile olmaması ne demektir bilir misin? Yılda bir kez bu isyanımızı sana yaşattıysak, duymanı istediysek kötü mü yaptık?’

Evet... Aynen bunları söylemişti o genç kız rüyamda bana. Bir kelimesi bile aklımdan çıkmadı. Gece uyandığımda göz yaşlarımdan dolayı yastığım sırılsıklam olmuştu. Anlıyorsun beni değil mi güzel kızım? Anlıyorsun değil mi dün gece yaşadığın olayın sebebini?”

Yaşlı adam sözlerini bitirdiğinde ikimizde ağlıyorduk. Dün gece ve hatta on dakika öncesine kadar hissettiğim korkunun yerini bir duygu yoğunluğu devralmıştı. Yaşadığım o gerçekten korkmuyordum artık. Biz her yaz Yalıköy’de günümüzü gün ederken oranın bahtsız tarihini bu yaşlı amcadan öğrenmiştim.

Birkaç saat daha yaşlı amcanın yanında oturup Yalıköy İnsanları hakkında bilgi edindikten sonra eve gidip eşyalarımı toplayıp Yalıköy’ü terk etme hazırlıklarına başladım. Kalsam da bir yararı olmazdı zaten. Ne ders çalışabilecek bir konsantrasyona sahiptim ne de yaşlı amcanın söylediklerini unutacak kadar vicdana...

Yine gideceğim Yalıköy’e... Önümüzdeki sene 17 Nisan’da. Artık korkmuyorum yaşadıklarımdan. O insanlara vicdan borcum varsa bunu yılda bir kez de olsa acılarını paylaşarak ödeyeceğim.

  Ana Menü